5 Eylül 2015 Cumartesi

Üç ayın öyküsü: A'dan Z'ye Başarısızlık





 
Galatasaray’da Dursun Özbek başkanlığındaki yönetim, çifte kupa ve dördüncü yıldızı almış olmanın getirdiği olağanüstü moral avantajıyla görevi teslim aldığı halde, yalnızca üç ayda yaptıkları ve yapamadıkları ile yoğun tepkilere maruz kaldı. Bir Galatasaray taraftarı olarak üzülerek ifade etmek istiyorum ki, bu tepkilerin birçoğu da yerden göğe kadar haklıydı.

Tek parti döneminin Başbakanlarından Dr. Refik Saydam’a atfedilen bir söz vardır. “Bu memlekette işler, A’dan Z’ye bozuktur.” şeklinde… Biraz da bu sözden ilham alarak Galatasaray’da son üç ayda yaşananları A’dan Z’ye sıralamaya çalıştım.

 
A: Abdürrahim Albayrak &Ali Dürüst
Türk futbolunun kendine has özelliklerinden biri teknik heyet-yönetim ve futbolcular arasında köprü kuracak bir “ağabey” ihtiyacıdır. Futboldan teknik düzeyde anlaması gereken bir sportif direktörün ötesinde, problem çözen ve önemi kriz zamanlarında anlaşılan kişilerdir bunlar. Geçen yıl takım dibe vurmaya yakınken yönetime giren bu ikili bir yandan Hamza Hoca’nın tecrübesizliğinden dolayı gelebilecek sıkıntıların önünde kalkan olurken, futbolcuların da her ihtiyacını çözerek, geçen sezonki zaferlerin perde arkasındaki kahramanları olmuşlardı.

Yeni yönetimi ilk hatası daha henüz şampiyonluk kutlamalarında bu isimleri unutması oldu. Sadece vefasızlık denemeyecek kadar büyük bir hata ve belki de müteakip hataların habercisiydi.

B: Bruma
Yabancı sınırı varken kadro şişkinliğinden üste para verip oyuncu kiralamak zorunda kalırken, yabancı sınırı kalkınca tam tersine mevcut yabancıları elden çıkarma stratejisini anlamak zor. Üstelik kadro derinliği sıkıntısı varken, dikine adam geçebilen, hızlı ve mevcut kadroda muadili olmayan Bruma’nın bu kadar kolay elden çıkması da kuşkusuz bir yönetim yanlışı olarak sayılabilirdi.

C: Cüneyt Tanman
Galatasaray ve milli takımın kaptanı olarak taraflı tarafsız herkesin gözünde kazandığı saygınlığı yönetimdeki ve sonrasındaki performansıyla tehlikeye soktu. Futbol bilgisine güvenilerek getirildiği sportif direktörlük benzeri görevde yaptığı açıklamalarla bu konuda herkesi şüpheye düşürmesi bir yana, ortasında kaldığı polemik yüzünden görevden uzaklaşması, ardından köşe yazarlığına döndüğünde hem takım içine dair müzevirlik yapıp hem de yöneticiyken söylediklerine tezat teşkil eden yazılar yazması, en kötüsü de tüm bu süreçlerin kamuoyunun gözü önünde cereyan etmesi Galatasaray’a yakışmadı elbette.

Ç: Çay
Bu üç aylık süreçte belki de en başarılı PR çalışması, yüzleri güldüren tek hamle, Podolski’nin imza töreninde olanca sempatikliğiyle içtiği çaydı. Keşke tüm bu süreç o andaki kadar gülümsetici biçimde geçebilseydi.

D: Dzemaili
Orta sahada en önemli oyuncunun ayrılıp ayrılmayacağı haftalar süren bir tartışmaya malzeme olmuşken ve üstelik sorunları mevcut kadro içinde çözmeye yönünde baskın bir eğilim mevcutken, İsviçre milli takımını orta saha oyuncusunun hangi mantıkla gönderildiğini kimse anlamadı. Fakat buradaki esas başarısızlık, iyi kötü piyasası olan bir oyuncuyu parlatmak şöyle dursun özellikle değersizleştirerek, kiralarken maaşının büyü kısmını ödemeyi kabullenmekti. Sırf 600.000€ için gönderileceğine takımda kalsaydı ne olurdu? Bu ücretin kimlere verildiğini düşününce, kiralama kararını mantıklı bulmak mümkün değil.

E: Euroleague  
Burada yeni yönetimi suçlayarak haksızlık yapıyor olabilirim, zira geçen sezon basketbol takımının hazin halinden onlar sorumlu değil. Fakat hiçbir başarısı ve seyircisi olmadığı halde Darüşşafaka Doğuş’un doğrudan gruplara alındığı bir yerde, yönetimin Euroleague yönetimini ikna edecek güzel bir proje sunabileceğini düşünmemek elde değil. Galatasaray’ın yeri burasıydı, yazık oldu.

F: Forma
Formanın tasarımına bence diyecek yok. Elbette bu bir zevk meselesi beğenmeyenler çıkabilir. Fakat rakiplerine göre geç forma çıkartıp bunu da düzgün dağıtamamak (Ankara’da iki haftadır bulunmuyor) yanlış bir strateji izlendiğini gösterir. Üstelik bu yılın en ayırt edici unsuru olan 4. yıldızın yerleşiminin iğreti durmasının ne kadar çok insanı rahatsız ettiğini söylemeye bile gerek yok.

G: Grosskreutz
Belki de bu serinin en büyük fiyaskosu ve hatta bu yazıyı yazmaya beni sevk eden sebep. Yönetim beceriksizliğini oluşturan tüm faktörlerin bir arada toplandığı bir şaheser. Fenerbahçe taraftarının “2-2 mi?” timsah yürüyüşü gibi yıllarca dalga geçilecek bir malzeme. Nereden tutsan elinde kalıyor. Son günün, son saatin beklenmesi, her aşamada yapılan amatörce hareketler ve 4 ayı boşa gidecek bir oyuncu ve ondan mahrum kalacak takım.

H: Hamza Hamzaoğlu
Bu süreçte belki de en masum isim. Fakat yönetimin onun iyi niyetinden istifade ettiği, üç kupa kazanan el üstünde tutması gerekirken bilakis tepkileri göğüslemek için öne sürdüğü, onun da kulübün menfaatleri, camianın evladı diye diye inanmadığı şeyleri eğilip bükülerek söylediği zamanları gördük. Efsaneleşme yolundaki bir adam “denge dengeoğlu” lakapları takılan bir adama dönüştü. Umarım kendisinin yıpratılmasına daha fazla izin vermez. Kendisi sandığından daha kıymetli çünkü…

I: Ibrahimoviç
Her yıl alıştığımız yaz sezonu transfer trollemelerinin şahikası. Bir delinin kuyuya attığı taşın çıkarılamamsı sonucu, suni beklentilerle yönetimin kendini bile bile zor duruma sokması ve Süper Kupa maçından sonra dahi Zlatan tezahüratları yaptırtan bir akıl tutulması. Yönetimin medya iletişim stratejisinin ne ölçüde başarısız olduğunu net biçimde gösteren bir örnekti.

J: Jem Paul Karacan
Bir dönem parlamış ve kalitesini belli etmiş bir oyuncu, ona şüphe yok. Fakat son dönemdeki performansıyla Galatasaray seviyesinde olup olmadığı sabaha kadar tartışılır. Üstelik Galatasaray’a gelmenin hayalini kurduğu bir dönemde, başka taliplisi yokken bol keseden verilen kontrat da bir futbol aklının yokluğunu açıkça ortaya koydu.  

K: Kardeş:
Herkes kardeşini çok sever, hayatta en çok ona güvenir. Canını, ailesini, malını, parasını ona emanet eder. Ancak size ait olmayan, size emanet edilen bir şeyi başkasına emanet etmek için liyakatine bakmanız gerekir. Futbolun içinden gelmeyen, daha önce böyle bir tecrübesi olmamış, futbol bakımından kardeş olmanın ötesinde bir vasfı olmayan bir kişiye Florya’nın anahtarını verirseniz buna iyi yöneticilik denemez.

L: Liv Hospital
Galatasaray, Türkiye’de basketbolun öncüsü olan bir kulüptür. Başarı tablolarında rakiplerinin gerisinde kalmış olması böyle bir geleneğin mevcudiyetini ortadan kaldırmaz. Galatasaray taraftarı basketbola büyük önem atfeder, mücadele eden takım görünce salonları doldurur. Ergin Ataman bu ülkenin en yetkin antrenörüdür. Bütün bu bileşenler, Galatasaray’ın bu ülke basketbolunun lokomotif markalarından biri olduğuna işaret eder. Hal böyleyken, sizin doğru dürüst sponsor bulamamanız, bu markanın ağırlığını taşıyamamanız ve bir şirkete bağlı kalmanız kabul edilemez.



M: Melo
Belki diğer takım taraftarları için bir nefret nesnesine dönüşmüştür ama Galatasaray taraftarının gözündeki, gönlündeki yeri bambaşkadır. Son süreçte hataları oldu, daha önceki yıllarda olduğu gibi. Fakat sorunun halının altına süpürülmeye çalışılması, ne olup bittiğine dair kamuoyuna bilgi verilmemesi, bir yandan Melo’yu taraftarın gözünde suçlu konuma sokmaya yönelik el altından çaba gösterilirken, bir yandan da tatmin edici bir alternatif yaratılamayarak kendi kendine Melo’ya muhtaç olduğu algısının verilmesi bir hatalar zincirinin halkaları oldu. Belki gidişi herkes için hayırlı bir sonuç oldu, Galatasaray iyi de para kazandı ama bir burukluk ve tereddüt baki kaldı.

N: Niasse
Kadronuzu derinleştirmek için, hele de yabancı sınırlaması kalkmışken, illa ki dünyanın en kariyerli oyuncularıyla takımı doldurmak gibi bir zorunluluk elbette yok. Fakat Fenerbahçe’nin transferlerine aldanıp, algıları yönetme konusunda büyük bir başarısızlık gösterirseniz, kendi alacağınız oyuncuyu bile biel itibarsızlaştırmak zorunda kalır, takıma faydalı olabilecek bir simi transfer etmeye cesaret edemez ve neticede elinizden kaçırırsınız. Niasse’nin uluslararası kariyeri olmayabilir ama Fernandao ve Emenike’nin de yoktu. Buna mukabil Pandev’in çok pırıltılı bir Avrupa kariyeri vardı. Fernandao ve Emenike’nin nasıl parlatıldığını hatırlarsak, başka söze gerek kalmıyor.

O: Opsiyon
Son yıllarda kadrolardaki şişkinliği azaltmak için çeşitli oyuncuları kiraya vermek sıklıkla başvurulan makul bir yöntem. Fakat, bu oyuncuları kiralarken makul bir satın alma (opsiyon) koydurmayı başaramazsanız, oyuncu yetiştiren pilot takım konumuna düşersiniz. Denayer transferinde olduğu gibi…

 Ö: Ödemeli transfer
Yukarıda “D” maddesinde bu bahse biraz girmiştim zaten. Bu aslında transfer stratejilerinin yalnız bu yönetime has bir başarısızlık değil, hak etmeyen oyuncuların şişirilmiş kontratlarıyla süregelen bir yanlışlar dizisi olduğunu da ortaya koyuyor. Fakat bu sezon az kalsın sözleşmesi bitmiş bir adamın parasını ödeyip başka bir takıma göndermek gibi bir absürtlüğe imza atılmak üzereydi. Neyse ki aklıselim galip geldi ve Galatasaray’a hiçbir katkısı olmayan Aydın Yılmaz ile yollar ayrıldı.  

P: Profesyonellik
Bu maddeyi iki soruyla kısaca geçeceğim. Sizce Galatasaray yönetiminde kimin neden sorumlu olduğu, kimin hangi yetkileri kullandığı, profesyonle yöneticilerin yaptırım gücünün ne olduğu konusunda bir bilgi var mı? Bir şirketiniz olsa böyle mi yönetirsiniz?

R: Reklam
Dört yıldızı taktığınız, üç kupa aldığınız, dünya genelinde yüzbinlerce kişinin izlediği Şampiyonlar Ligi’ne üst üste 4. kez katılacağınız bir sezonda hala formanıza reklam veren bir firma bulamamak inanılır gibi değil. Fakat bu yönetimde insan her şeye inanmaya alışır hale geliyor işte.

S: Sabri Sarıoğlu
Takımın en eskisi, her daim sonuna kadar mücadelesini sürdüren, takım için her şeyini veren bir oyuncu olarak, teknik kapasitesi sınırlı olsa da taraftarın gönlünde ayrı bir yeri vardır “Sabri Reyiz”in. Geçen yıl kadro dışı kalmasının sebepleri hala biraz karanlık kalsa da (takım için kulis şüpheleri vs.) sergilediği performansla şampiyonlukta büyük pay sahibi olduğundan sözleşme uzatılması da normaldir. Fakat siz piyasa değerinden de istediği miktardan da fazla bir kontratı bu oyuncuya veriyorsanız, gelecek tepkileri hesaplamış olmanız gerekir. Bir de buna ilaveten, Sabri’nin kontratını savunmak için saçma argümanlar öne sürerek o bölgeye transfer yapılmaması, gereksiz yere bir kriz doğurdu ve tüm şimşekleri de oyuncunun üzerine çekti. Sabri bu aralar iyi oynuyor ama en ufak bir sıkıntıda topun ağzına geleceğinden şüphe yok.

Ş: Şampiyonlar Ligi
Geçen yıl sıfır çekmekten ilk maçtaki bir son dakika golüyle kurtulan, rakiplerinden 4 gollü mağlubiyetler alan, oyun olarak hiçbir varlık gösteremeyen bir takım izlemenin travması hala hafızalarda canlılığını korurken, geçen yılki zaafları gidermek şöyle dursun Şampiyonlar Ligi için yetersi olduğu apaçık belli bir kadroyla devam etmek taraftarı korkutuyor elbette. Galatasaray éAvrupa Fatihi” unvanın boşuna almamıştır. Avrupa’da başarı bu kulübün kimliğinin ayrılmaz parçasıdır. Geçen yıl bu kimliğin aşınma emarelerini görmek sarsıcı olmuştui umarım bu sezon yıkıcı olmaz. Astana’yı geçememeyi kimseye açıklayamazsınız çünkü.

T: Takım içi dengeler
Kendi kendini çürüten içi boş bir argümanın, yönetim tarafından öne sürülen hocanın ağzında başarısız bir yönetim anlayışını temsilen sloganlaşması. Şu anda Muslera, Selçuk, Sneijder ve Burak’a herhangi bir şey olmasın diye dua eder durumdayız zira kadro içinde hiçbirinin alternatifi yok. Takım içi dengeden kasıt bu değildi herhalde.

U: Umut Bulut
Sahada her şeyini veren, bugüne kadarki performansıyla da takımın başarılarına önemli katkılarda bulunmuş bir oyuncunun maruz kaldığı bu muamele büyük haksızlık. Umut, artı baskı kurulmak istenen anlarda, pres kalitesi ve rakip savunmayı bozucu etkisiyle üçüncü bir alternatif olarak değerlendirilmesi gereken bir oyuncu. Buna karşın yönetim, kendini kurtarmak için, onu da diğerleri gibi taraftarın önüne kurban olarak sunuyor.

Ü: Ülker
Daha bu yılın başında futboldan desteğini çektiğini cümle aleme ilan etmişken, ezeli rakibinin stadına isim sponsoru olarak büyük bir sıcak para kaynağı sağlayan firma. Tıpkı Türk Telekom’un Galatasaray’a stad isim sponsorluğu gibi. Fakat TT bunu yaparken Fenerbahçe’nin de forma sponsoruydu. Zaten çoğu firma herhangi bir tarafı net biçimde desteklediğini göstermek istemeyip, denge politikası güderken, sırtındaki Ülker reklamı bile ortada kalmaz oldu. Özetlersek, Galatasaray’ın ezeli rakibine sponsor olurken bunun karşı taraftaki etkisini hesaplama gereği bile duymadı bu firma.

 V: Van Persie
Transfer yarışlarının marka adamı, Türkiye’ye gelmiş geçmiş en büyük isimlerden biri. Fakat esas etkisi getirdiği psikolojik üstünlük ve “Fenerbahçe istediğini alır” algısı. Bazen Sneijder&Drogba gibi marka transferler “çilek”ten fazlasıdır. Yönetim maalesef bunu algılayamadı.
 
Y: Yandex
Galatasaray’a özel bir yandex tarayıcı olduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyordunuz çünkü Galatasaray bunun için milyonlarca doları kasasına koymadı.

Z: Zamanlama
Son gün transferleri bugünün futbolunda yadsınamaz bir gerçek. Fakat sezon başladıktan sonra “acelemiz yok” diye diye kadro revizyonu için son günü beklemek, mevcut alternatifleri zamanında harekete geçilmediği için kaçırmak ve son gün transferini de becerememek bu yönetime nasip oldu. Tebrikler.

 
  

13 Ağustos 2015 Perşembe

Yeni sezon öncesi Galatasaray-I: Zaferden Güvensizliğe



Geçtiğimiz sezonu rüya gibi bir sonuçla çifte kupayla kapatan Galatasaray'ın taraftarlarının sezona böyle sıkıntılı biçimde girdiğini görmek, bu zaferlerin üzerinden sadece 2 ay geçtiği düşünüldüğünde bir hayli şaşırtıcı gelebilir. Fakat tam da bu 2 aylık döneme sığan birçok gelişme, kulübün ihtiyacı olan futbol aklının ortaya konması bir yana, nasıl lalettayin idare edildiğini gösterdi. Bu sezon üst üste 4. kez Şampiyonlar Ligi'nde Türkiye'yi temsil edecek ve son 3 yıldır olduğu gibi yine tek tabanca olacak bir kulübün, yeni sezonun başlamak üzereyken mevcut halinin getirdiği duyguyu tarif etmeye çalışsak tedirginlik, huzursuzluk, güvensizlik gibi kelimeleri kullanabiliriz.

Peki yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü üzere, 3 kupanın gururuyla poz veren oyuncuların ve bu takımın yaratıcısı Hamza Hamzaoğlu'nun, geçen sezonki kadro (Bruma, Sinan Bolat ve Pandev gibi yardımcı aktörler dışında) korunup Podolski gibi yıldız bir takviye de yapılmışken güven verici olmaktan bu kadar uzaklaşmış olmasının nedenleri ne?

Fenerbahçe'nin transfer piyasasına bomba isimlerle girerek, tabi caizse çarşıyı karıştırması, yaz sezonu boyunca 24 saat sosyal medya üzerinde transfer kovalayan genç kuşak taraftarların, ezeli rakiplerine ezilmemek adına büyük isim beklentisine yol açsa da esasen marka transfer olarak Podolski tek başına yeterliydi. Sneijder ve Drogba ile "çilek transfer" kavramına alışan bu yeni nesil "ergen" taraftar profilinin, Ibrahimoviç şayiasına kapılma işini abartıp, Süper Kupa finalinin ardından dahi yapılabilen tezahüratlara dönüştürmesi, açık bir doyumsuzluk emaresi olsa da, son tahlilde doğru mevkilere yapılacak mantıklı hamlelerle bu kitleyi dahi tatmin etmek mümkündü.

Üç isim saysam meramımı daha net anlatabilirim sanıyorum: Maxi Pereira, Mbia ve Gignac.

-Maxi Pereira: Muslera'nın Uruguay milli takımından arkadaşı, Cüneyt Tanman'ın tarihe geçecek kadar ölçüsüz yorumuna göre "Sabri'den daha iyi olmadığı" iddia edilen sağ bek,  Porto'ya bedelsiz transfer oldu.

-Stephane Mbia: UEFA Avrupa Ligi'ni iki sezon üst üste kazandığı Sevilla ile sözleşmesinin sona ermesinin ardından Türkiye'ye Trabzonspor'a geldi. Rotayı Türkiye'ye çevirmişken, Şampiyonlar Ligi'nde oynayan bir takımı tercih edebilirdi elbette.

-Andre Pierre Gignac: Marsilya'dan ayrıldıktan sonra Meksika ligine bedelsiz transfer olan bu oyuncuyla ciddi biçimde ilgilenildi. Belki de Galatasaray'ı istemedi, farklı bir macera aradı. Fakat, yine de ikna edilebilirdi.

Bu isimlerin yerine Rafael Da Silva'yı, Bursaspor'dan ayrılan Belluschi'yi veya Fiyatı el yakıyor dendikten sonra Beşiktaş'ın kiraladığı Mario Gomez'i ve benzer oyuncuları sayarak bonservis bedeli ödemeden veya kiralama yoluyla kadroya katılabilecek oyuncularla kadroyu güçlendirmek mümkündü.

Fakat bunun yerine Türk oyunculara hak ettiklerinden yüksek rakamlı kontratlar verme trendinin bir uzantısı olarak Sabri'ye hiçbir yerde alamayacağı bir ücretin verilmesi, takıma hiçbir katkısı olmayan Aydın'la sözleşme yenilenmesinin gündeme gelmesi, düşüş yaşayan ve Galatasaray'a gelmek için can atan Jem Paul Karacan'ın transferi gibi gelişmelerin, Şampiyonlar Ligi'nde oynayacak bir takımın vizyonuyla alakasız olduğu net biçimde görüldüğünden, geçen yılki 4 gollü mağlubiyetlerin tekrarlanması korkusunu kuvvetlendirdi.

Hamza Hamzaoğlu'nun rolü

Hamza Hamzaoğlu geçtiğimiz sezon Prandelli'den devraldığı psikolojik enkaz üzerine, 13-14 oyuncudan maksimum verim almaya dayalı kanaatkar bir pragmatizm uygulamıştı. Mesela Dzemaili gibi oyunculara hiç bakmadı ama güven ilişkisi kurmayı başardığı Yasin gibi oyuncuları tahayyül edilemeyecek ölçüde parlatmıştı..

Fakat saha içindeki başarısının yarattığı bu rüzgar saha dışındaki söylemlerle büyük ölçüde tersine döndü.  Hamzaoğlu da gereksiz yere yönetim adına kulübün sıkıntılarını üstlenme çabasını gösterirken, her söylemiyle kafaları biraz daha karıştırarak ne yazık ki güvensizliği arttırdı. Takım içi dengelere bu kadar vurgu yaparken, takım içi rekabetin, alternatif bolluğunun getireceği faydaları göz ardı ediyor göründü. "Melo giderse takım içinden alternatifini buluruz, Hakan Balta'yı oynatırız, Burak varken forvet için daha iyisini aramaya gerek yok" gibi söylemlerle herkesi tedirgin etti.

Halbuki teknik direktörün yönetim apolojisine soyunması üst düzey bir kulüpte örneğine rastlanması zor bir şeydir. Türkiye'de ise ne yazık ki "camianın evladı" olmanın matah bir şey olarak sunulduğu durumlar, geçen sezon İsmail Kartal'da ve önceki dönemde üç büyüklerin hepsinde zamanında gördüğümüz Bülent Korkmaz, Ertuğrul Sağlam, Oğuz Çetin örneklerinde olduğu gibi hep teknik direktörlerin yetersizliklerini ve/veya başarısızlıklarını örtmek için kullanıldı ve teknik direktörü yönetim karşısında "ezik" bir konuma soktu. İlk yılında, sezon ortasında gelip eşine az rastlanır bir başarıyla 3 kupa birden kazanan Hamza Hamzaoğlu ise zaten kendini kanıtlamış olduğu için esasen bu söyleme hiç ihtiyacı yoktu.

Geçtiğimiz sezon 34 lig+6 Şampiyonlar Ligi+12 Türkiye Kupası olmak üzere toplam 52 maç oynadı Galatasaray. Bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde grubu 3. bitirip UEFA Avrupa Ligi'ne gidip çeyrek final oynadı diyelim, 60 maça yaklaşıldığı anlamına gelir. 60 maçlık bir sezonu 11 as oyuncu ve 3-4 ana joker yedek ile geçiremezsiniz. 1970'lerin takımları gibi salt ideal 11 üzerinden, "as oyuncularla aynı kalitede oyuncu alırsak bize 3 kupa kazandıran oyuncuları gücendiririz" mantığı güdemezsiniz. Şartlar sizi buna zorlarsa da, huzursuzluk çıkarmadan "sessiz kalarak" düşüncelerinizi ihsas ettirebilirsiniz.

Aslında teknik direktörün saha içine daha iyi odaklanmasını sağlayacak, transfer gibi netameli konularda basınla takım arasında tampon görevi görecek ve hatta transferlerde bizzat önemli bir rol üstlenecek bir sportif direktör bu sıkıntıları çözebilirdi. Maalesef yaz döneminin başında Cüneyt Tanman buna benzer bir görevi üstlenmeye çalıştığında işler daha da karmaşık hale geldi. Bu yüzden aslında şampiyon kadrodan en çok aranacak isim Abdürrahim Albayrak. Onun gibi taraftarın gözünde sempatisi ölçülemez bir ismin bu süreci yürütmesi çok daha olumlu bir algı yaratabilirdi.

Melo krizinin yönetilememesi çok daha etraflıca ele alınmalı. Tek cümleyle özetlemek gerekirse; bu sıkıntılar sezon sonunda görülüp, yabancı sınırı da kalkmışken çok iyi bir alternatif bulunarak, kendisi de gitmek isteyen Melo'ya teşekkür edilebilirdi.  Kalırsa da alınan oyuncu iyi bir alternatif olur, takım içi rekabet yaratırdı. Son duruma göre Melo kalmış görünüyor ki bu kadar yıpratıcı bir süreç yaşanmasına kariın, onun varlığı takım lehine elbettte artı bir değer olacaktır.

Bütün bunlara rağmen aslında sorun transfer değil. Kulübün mali yapısının bazı şeylere mani olduğu anlaşılıyor ki bu da bir yere kadar kabul edilebilir. Bu veriye göre strateji belirleyeceğiniz, hedeflerinizi, anlayışınızı kuşku götürmez biçimde ortaya koyabileceğiniz bir futbol aklının varlığına ikna edebildiğiniz sürece...

İkinci bölümde de oyun yapısını ve Galatasaray'ın bu sezon neler yapabileceğini tartışacağım.
 
 
 
 
  

10 Temmuz 2015 Cuma

Arda Turan: Bir transferden fazlası

  


6 Temmuz Pazartesi akşamı Arda’nın Barcelona’ya transfer olduğu haberini aldığımdan beri aklımın bir köşesi hep 9 yıl önce bir yaz akşamı Ali Sami Yen’de Mleda Boleslav maçında ilk kez izleyip hayran kaldığım çocuğa gidiyor, elimde olmadan gülümsüyorum.
 
Bir transferden böyle heyecan duymak, o takımın taraftarı olmayan biri için çok anlaşılır bir şey değil aslında. Kendi takımını güçlendirecek bir hamleden duyulan memnuniyet, rakip takıma yapılan göz alıcı bir takviyeden duyulan tedirginlik veya takip ettiğiniz bir ligde rekabetin kalitesini yükseltecek oyuncular… Bunlar dışında bir transfer neden heyecan verici olsun ki?
 
Futbolun endüstrileşmesiyle eşzamanlı olarak, belki FM kuşağı olmanın da etkisiyle, hatırı sayılır bir kesim için transfer sezonlarının normal futbol sezonundan bile daha fazla ilgi görmeye başladığını yabana atmamak lazım elbette. Burası da bilhassa taraftarlarla kulüp yönetimi arasındaki ilişkilerde etki-tepkinin belki en yoğun biçimde yaşandığı platform olmasının yanında,  kulüplerarası rekabette de giderek göze çarpan bir alan. Havaalanında karşılama törenleri, stadyumlarda yoğun taraftar katılımlı imza törenleri, yeni oyuncunun adına basılan formalar, kulüp televizyonunda montajlanan klipler, Twitter başında veya Türkiye için KAP sayfasının başında sürekli f5’e basarak haber peşinde beklenen dakikalar, 31 Ağustos günü uzayan saatlerde dakika başı gerçekleşen son dakika hamleleri… Hepsi, bu ortamın artık yavaş yavaş klişe haline dönüşen unsurları.
 
Bu tablo içinde ülkende yetişmiş bir oyuncunun dünyanın en iyi takımlarından birine, üstelik “yıldız oyuncu” olarak transfer edildiğine tanıklık etmek ise elbette ülkenin büyük kesimince paylaşılan bir nevi “milli gurur”. Bu hisler kimi zaman Rüştü ve Hakan Şükür örneklerinde olduğu gibi hayal kırıklığına, kimi zaman da düşük beklentilere rağmen iz bırakan performanslarla Nihat ve Tugay örneklerinde olduğu gibi kıvanca dönüşebiliyor.
 
Arda’nın durumu ise hepsinden izler taşımakla beraber, önceki örneklerden birçok yerde ayrışıyor. Uzun yıllardır Türkiye’den bir oyuncu Avrupa’ya gittiğinde her defasında dillendirilen, muhtemelen Tuncay gibi örneklerin de aklında olan, “oraya gidip kendini gösterip en büyüklere transfer olma” hayalini gerçeğe dönüştüren adam. Üstelik bunu dünyanın en iyi iki liginden birinde, o ligin en prestijli takımlarından birinde 4 sene oynayıp, bu zaman zarfında hem kendini hem de oynadığı takımı “en büyükler” sınıfına kaydetme başarısını göstererek yapıyor.
 
Arda, Türk futbolunun neresinde?
 
Türk futbolu kulüpler düzeyinde de milli takımlar düzeyinde de 2000’lerin ilk yıllarındaki seviyeye bir daha çıkamadı. 2008’de milli takım ve Fenerbahçe; 2013’te ise Galatasaray’la gelen başarılar müstesna, genel bir gerileme dönemi içine girildi. Öyle ki, milli takım kaç turnuva sonrasında ilk kez 2018 Dünya Kupası elemelerinde 4. torbaya kadar düştü. Kötü yönetimler, spor ahlakına ilişkin değerlerin aşınması ve futbol ekonomisinin hak etmediği biçimde şişmesi bu karamsar tablonun hem sebebi hem sonucu oldu. Bu kısır döngü içinde ilerlerken, hatırı sayılır bir kitle de futbolu sevdikleri halde başta milli takım olmak üzere Türk futboluna dair her şeyden uzaklaşma ve nefret etme noktasına geldiler. 
 
Bu genel resme bakıldığında Arda’nın “çölde bir vaha” veya sistem hatası olduğunu ileri sürmek de pekâlâ mümkün. Fakat tam tersine onun farkı, kendini bu ortamdan azade tutarak steril kalmasından değil; tam tersine ısrarla bir yanıyla bu sistemin içinde kalmayı tercih ettiği ve hatta buradan beslendiği halde özgün karakteri ve kendine olan güveniyle var olmasından kaynaklanıyor. Başka bir deyişle Arda, ailesinin mahallede bozulmasın diye iyi bir yatılı okula gönderdiği çocuktan ziyade, o okula kendisi olarak gidip mahallesini içinde taşıyan mayası sağlam çocuk.
 
Arda’nın bu çarkın diğer ana aktörlerinden ayrıldığı bir diğer nokta da samimiyeti, kameralar karşısında oynamaması, içinden geleni geldiği gibi söylemesi. Normalde bu düzeyde futbol oynayan birisinden, gecenin bir saatinde futbol dışında her şeyin konuşulduğu futbol programlarına canlı bağlanıp herhangi bir konuda açıklama yapmasını beklemezsiniz.  Yanlış olduğunu bile bile anlaşılan dayanamıyor, bundan kendini alamıyor ve işin güzel tarafı bundan zarar da görmüyor. Bu kontrolsüzlüğü esasen, Arda’nın içinin olduğu gibi yansıdığının, hesap yapmadığının görülmesini ve onun sempatik bir figür olarak algılanmasını sağlıyor. Özellikle Galatasaray’da oynarken, ondan bir Sergen yaratmak isteyen medyanın yoğun ataklarını nasıl olgunlukla savuşturduğunu, hatta tuzaklarını kendi ayaklarına dolaştırdığını (bkz. “Galatasaray formasına küfür etti” videoları) hatırlarsınız. Bugün dahi adını sürekli Fenerbahçe ile anarak (burada menajerinin ağır kabahati olduğunu düşünüyorum) haftalar sürecek bol reytingli bir polemiğin fitilini ateşlemek isteyenlere karşı rahat ama karakterli duruşunu bozmayarak zarar görmeden çıkmayı başardığını görünce aynı zamanda çok zeki bir adamla da karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.
 
Saha içine baktığımızda ise, bu kontrol edilemezlik, zaman zaman sınırları aşarak hakeme ayakkabı fırlatma noktasına kadar gelse de, herkesin onun ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul ettiği ve kart görme istatistiklerine de belirgin biçimde yansıyan saha içi agresifliği, muhtemelen onda bir yönüyle kendi yansımasını gören Diego Simeone’nin de üstün liderlik becerisi ve verdiği cesaret sayesinde, onu farklı kılan başlıca avantaja dönüştü. Dolayısıyla Arda, bu oyun karakterine sahip birçok oyuncunun aksine hem kendi takım arkadaşlarınca hem de İspanya futbol çevrelerince çok sevilen bir karakter olarak öne çıktı. Burada, günümüz koşulları doğrultusunda şekillenen, 300 Spartalı filmindeki Leonidas karakterine oturan başarılı bir imaj çalışmasıyla da “savaşçı” kimliğinin altı kalın çizgilerle çizilmiş oldu.
 
La Liga macerası: Farkını ortaya koy
 
Klasik 10 numaraların ve kazma ön liberoların işlevini yitirdiği, kendisinin de bir kanat oyuncusu için Türkiye seviyesinde yeterli olsa da en üst düzey için yeterince hızlı olmadığını görünce, alışılmışın biraz dışında, fakat Atletico Madrid’in oyun anlayışı bakımından kilit bir rol biçildi Arda’ya. Bu bakımdan Arda’yı altyapıdan yetiştiren ve doğal yeteneğini geliştirmesini sağlayan altyapı hocalarından, kiralık gittiği Manisa’da ondan maksimum verimi alan, sağ bekte savunma melekelerini geliştiren ve oynama pratiği kazandıran Ersun Yanal’dan, ilk kez şans veren, ısrarla oynatan ve parlayacağı bir hücum düzenini oluşturan Gerets’ten, 19 yaşında kuşku duymadan milli formayı teslim eden Terim’den ve emeği geçen tüm hocalardan daha önce Simeone’ye şükran borcu var. Zira Manzano kalsaydı, ara ara parlayan yetenekli kanat oyuncusu rolünün ötesine geçemeyeceğini ve bugün geldiği noktanın çok gerisinde kalacağını söylemek mümkün.
 
Bugün dahi, bilhassa Türkiye’de Barcelona’nın verdiği paranın fazla olduğunu düşünen, salt gol ve asist sayılarına göre başarısız olduğunu iddia edenler var. Bu bakış açısında göre geçen sene ligde gol atamayan Iniesta’nın da kiraya verilmesi gerekir herhalde. Halbuki, Arda’nın son 4 sezonda takımda %84 ile en yüksek pas yüzdesiyle oynayan (ön libero değil bu adam; yan ve geri pas yapmıyor yani), en çok dripling yapan ve Gabi ile Koke’den sonra en çok pozisyon hazırlayan oyuncusu olmasının yanı sıra,  Simeone döneminde 159 maça çıkarak ciddi bir istikrar yakaladığını, son 4 sezonda La Liga’da Rakitic’in ardından en çok forma giyen yabancı orta saha oyuncusu olduğunu, onun yokluğunda takımının galibiyet ve gol istatistiklerinin hatırı sayılır biçimde gerilediğini de istatistikler söylüyor*.
 
Atletico Madrid, Simeone yönetiminde dünyanın en iyi savunma yapan takımlarından birine dönüştü. Özellikle 2013-14 sezonunda kendi zirvesini gören bu oyun anlayışı, La Liga zaferi ve Şampiyonlar ligi finali ile taçlanırken, Arda da bu düzen içinde en başarılı sezonun geçirmişti. Atletico top rakipteyken, takım halinde savunmaya mükemmel biçimde yayılıyor, ancak sadece alan parselasyonunu iyi yapmakla yetinmeyip, salt rakibi kendi mevzisinde karşılayan bir takım olmaktan ziyade, rakibin topu ayağında tutan adamlarının üzerine tabiri caizse birkaç akıncı gönderip amansız bir pres uyguluyordu. İşte Arda, bu akıncıların en göz alıcısı ve en verimlisi olmayı başardı. Tabi bu riskli oyun tarzı yüzünden takımın en çok kart gören isimlerinin de başını çekti.
 
Hücumda ise eşine az rastlanır stili ve sırtını rakibe dayayarak top saklama becerisi sayesinde takımının rakip yarı alana yerleşimini sağlayan başlıca oyuncu oldu. Bu becerisi, yukarıda belirttiğim isabetli pas istatistiklerine de yansıyan dar alanda yakınındaki arkadaşlarıyla yaptığı verkaçlarla adam eksiltmelerini sağlıyor, pas verecek arkadaşını bulamadığında ise faul alıyordu (Atletico’nun dünyada en verimli duran top kullanan takımlardan biri olduğunu unutmayalım). Bu farklı stiliyle aslında dünyada ona çok benzeyen bir oyuncu bulmak da kolay değil. Belki Nedved ve Davids’in farklı özelliklerini harmanlayarak oluşturulmuş bir oyuncu diyebiliriz.
 
Arda’nın elbette eksikleri de var; şut tehdidi az, mevkisinde oynayan oyuncular içinde en süratlisi değil, savunmada kontrolsüz müdahaleleri var… Fakat resmin tamamına bakıldığında, birçok farklı rolde değerlendirilebilecek, hala gelişmeye açık büyük bir değer var Luis Enrique’nin elinde.
 
Transfer yasağından ötürü altı ay maç temposundan uzak kalacak olması fizik gücü açısından handikap yaratacaktır elbette. Fakat bu konuda da referans olabilecek, Barcelona teknik ekibinin verdiği başarılı bir Suarez sınavı var. Dört aylık cezasından sonra nasıl döndüğünü ve hemen 40 yıllık Barcelonalı gibi oynayarak nasıl verimli olduğunu gördük. Arda’dan da benzer bir performans beklemek mümkün.
 
Arda’nın saha içinde nasıl bir rol üstleneceğini bugünden kestirmek güç.  İlerideki rüya üçlüyü zorlayacak bir oyun karakteri yok açıkçası, golcü değil en başta.  İmza töreninde dile getirdiği “teknik kapasitesi yüksek bir oyuncuyum, her mevkide oynayabilirim” ifadelerinden yola çıkarak, temelde orta üçlüde Iniesta-Rakitic-Arda arasında bir rotasyon olacağını tahmin etmek mümkün. Luis Enrique’nin şansı farklı karakterdeki rakipler karşısında kilidi açmak istediğinde, farklı görevler vererek verim alabileceği özel bir oyuncuya sahip olmasında.
 
Saha içinde başarılı olacağına tüm kalbimle inanıyorum. Fakat bunu bugünden derinlemesine konuşmaya gerek yok. İleride uzun uzun değerlendirilecektir zaten. Bugün işin keyfini ve gururunu yaşamak gerek. İmza töreninde ifade ettiği üzere, çocukluk hayalini gerçekleştiren, her adımda üstüne koyarak kendini geliştirmeyi bilen, özel biri olduğunun farkında olan ve Türk futbolunun geleceği için çıtayı olabilecek en güzel noktaya koyan adamı tüm kalbimizle alkışlamak gerek.
 
Ben, kendi adıma onun sahneye ilk çıktığı 9 Ağustos 2006 tarihli Mleda Boleslav maçında Ali Sami Yen’de bulunan şanslı azınlıktan biri olarak, bu kez Barcelona oyuncusu Arda Turan’ın kaptanlığındaki milli takımı bu Eylül’de Konya’da izlemeyi iple çekiyorum.
 
Teşekkürler Arda, yolun açık olsun!
 
 
*@optacan twitter hesabına teşekkürlerimle.

1 Ocak 2015 Perşembe

Yalnız adamların yılı: 2014'ten kaleci hikayeleri

 
 
Her yılsonunda olduğu gibi 2014 ‘ü bitirirken de kitleleri ilgilendiren siyaset, müzik, sinema, spor gibi sayısız alanda “yılın en… leri” listeleri paylaşılıyor. Futbolda da geride bıraktığımız yıl bu tür listeler için fevkalade verimli geçti. Belki Meksika 86’dan bu yana izlenen en heyecanlı Dünya Kupası’nı yaşamamız, Real Madrid’in yıllardır bekledikten sonra kavuştuğu “decima”sı, Simeone’nin takım oyununu yeniden tanımlayarak yılın çıkışını yapan Atletico Madrid’i, flaş transferleri, olağanüstü golleri gibi 2014’ü hatırlanır kılacak, üzerinde konuşulabilir birçok şey var.
 
Hıncal Uluç-Haşmet Babaoğlu ve rahmetli Kenan Onuk üçlüsünün kaçırmadan izlediğim “90 Dakika” programı günlerinden kalmış bir kaleci tanımı var aklımda: “Yenmeyecek golü yemeyecek, yenecek gollerden de bir kısmını kurtaracak.” Günümüzde ise kalecilerin oyun içindeki rolü bu tanıma hapsedilemeyecek kadar önem kazanmış ve üst düzey kalecilerin kalitesi de böyle basite indirgenemeyecek ölçüde hayranlık uyandırır hale gelmiş durumda.
 
Bu kanaatin yerleşmesinde, şüphe yok ki 2014 yılında izlediğimiz olağanüstü kaleci performanslarının büyük etkisi olacak. Bu yüzden, birçok yerde gördüğüm ve birçoğuyla hemfikir olduğum “futbolda 2014” listelerine bir yenisini eklemenin anlamlı bir katkı olmayacağını düşündüğümden, bu yıl akılda kalan kaleci hikâyelerini not düşmek istedim.
 
Manuel Neuer: Özel bir adam
 
Ballon d’or (Altın Top) ve FIFA Yılın Oyuncusu (bu iki ödül 2010 yılından itibaren birleştirildi) ödülleri tarihine baktığımızda 1963’teki Lev Yashin örneği dışında, ödülü kazanan bir kaleci yok. İlk 3’e giren son kaleci 2006’da ikinci olan Buffon. Daha öncesinde de 2001 ve 2002 yıllarında Oliver Kahn’ın üçüncü olduğunu görüyoruz.
 
Manuel Neuer uzun zamandır ilk 3 aday arasında listede yer alan ilk kaleci olarak göze çarpıyor. 2002 ve 2006 örneklerine baktığımızda, ortada kalecilerin yelkenlerini şişiren Dünya Kupası rüzgarının 2014 için de geçerli olduğunu teslim etmek lazım. Fakat Neuer’in, bunun çok daha fazlasına işaret eden bir “fenomen” haline geldiğini söylemek yanlış olmaz.
 
Kendi adıma Lev Yashin, Gordon Banks, Sepp Maier, Dino Zoff gibi isimlere yetişemediğimden ve o dönemki futbolun karakterinin çok farklı olmasından dolayı herhangi bir kıyaslama isabetli olmayabilir. Fakat bugüne bakıldığında, bizim kuşağın efsane kalecileri Schmeichel, Kahn, Van der Sar, Buffon gibi isimlerle kıyaslandığında, Neuer’in hepsinin olumlu vasıflarını kendinde toplayan ve oyun içindeki etkisiyle fark yaratan bir oyuncu olduğunu teslim etmek gerekir. 
 
Neuer, oyunun içindeki etkisiyle, bildiğimiz kalıplar içindeki kalecilik anlayışını çok farklı bir yere taşıyarak, önümüzdeki yıllarda bu anlamda dünya futboluna damga vurmaya devam edecek gibi görünüyor. Top tekniği Güney Amerikalı kalecilere atfedilen topu oyuna sokma becerisiyle; çizgi üzerindeki başarısı üstün reflekslerle; takımın hücum oyununa ve kompakt oynayabilme becerisine katkısı ceza sahasının bütününe hakimiyetle açıklanmayacak kadar farklı bir düzeyde. Bütün kalecilik melekeleri, kendi başına bir “Neuer standartı” oluşturmuş durumda.
 
Alman kaleci, gerek bireysel performansı, gerek Dünya Şampiyonu bir takımın asli unsuru olarak 2014 yılının en iyi futbolcusu ödülünü sonuna kadar hak etti. Ancak, diğer adaylar 2007’den beri dünyada yılın futbolcusu ödüllerinde her seferinde ilk 3’te yer almayı başarmış Ronaldo ve Messi olduğunda, haydi haksız demeyelim de asimetrik bir rekabet sözkonusu oluyor ne yazık ki. Ronaldo ve Messi gol istatistiklerini paramparça etmeye devam ettikçe Neuer ya da herhangi başka bir oyuncunun Federer-Nadal rekabetine Djokoviç misali dahil olması mümkün görünmüyor. Bu asimetrik rekabet, bu yetenek ve muhtelif sezonlardaki performans düzeyiyle 2000’lerin başında olsak (Ronaldo ve Messi’siz bir dünyada) bu ödülü rahatlıkla alabilecek Ribery, Robben, Ibrahimoviç gibi isimler için de geçerli fakat bu ayrı bir yazı konusu.
 
Thibaut Courtois: Kaleci dediğin maç kurtaracak
 
Yılın kalecisi tartışmasız Neuer olsa da, takımına seviye atlatan bir isim olarak Belçikalı Courtois da övgüyle anılmayı hak ediyor. Atletico Madrid, 2014’te La Liga şampiyonluğunu kazanarak ve Şampiyonlar Ligi finaline ulaşarak,  birçoklarına göre yılın en görkemli başarı öyküsüne imza atarken, başrollerin birinde Courtois vardı.
 
Ronaldo, Messi, Robben, Suarez, Neymar gibi fantastik yetenekleriyle maç kazandıracak oyuncusu olmayan, en büyük golcüsü ancak iyi işleyen ve kendi özelliklerine uygun bir düzende verim alınabilen (İspanya milli takımındaki başarısız performansını hatırlayalım) Diego Costa olan bir takımın bu seviyeye gelebilmesinde aslan payı elbette hem taktik hem motivasyon anlamındaki üstün başarısıyla teknik direktör Simeone’ye ait. Ancak böyle takımlar için her şeyi kusursuz yapsanız bile özel kahramanlıklara ihtiyaç duyulduğu da bir gerçek.
 
Geçtiğimiz yıl Courtois’nın tek başına kaç maç kurtardığını, imkansız denen birçok topu nasıl çıkardığını, savunmasıyla uyumunu, genç yaşına rağmen gösterdiği soğukkanlılığı düşününce onun da özel bir adam olduğunu vurgulamak gerekiyor. Chelsea’de, başka bir lig ortamında kaldığı yerden devam ettiğini ve Dünya Kupası’nın göz alıcı ve ileriye dönük büyük umut vaat eden takımı Belçika’nın oyunundaki etkisini de düşünüldüğümüzde,  belki Neuer’le çağdaş olmasa dünyanın en iyisi diyebileceğimiz bir kaleciden bahsettiğimizi söyleyebiliriz.
 
Gianlugi Buffon: Tecrübe abidesi
 
Yazının başlarında bizim kuşağın efsane kalecileri arasında onu zikretmiştim. Bugün de hala kaliteli bir şarap misali değerinden bir şey kaybetmemiş olması aslında onun nesiller üstü olduğunu ve üstün kalitesini kanıtlıyor. Hala yetenekli, hala hırslı ve hala üst düzeyde liderlik edebilecek karakter sağlamlığında. 2014 onun için kariyerinin en şaşalı senesi olmasa da İtalya gibi istikrar abidesi oyuncular yetiştiren bir ülkenin en çok milli olan oyuncusu olma unvanına erişmesi, 5.inci kez Dünya Kupası kadrosuna çağrılıp, 4.üncü kez Dünya Kupası’nda oynamış bile ona bu yılın dikkat çeken öykülerinde atıfta bulunmamız için yeterli.    
 
Keylor Navas: Gösterişsiz yıldız
 
Dünya Kupası'nın en büyük sürprizini İngiltere, İtalya, Uruguay'ın olduğu gruptan tek gol yiyerek yenilgisiz çıkan ve çeyrek finalde penaltılarla elenen Kosta Rika'nın yaptığı konusuna çoğu futbolseverin hemfikir olduğunu sanıyorum. İşte bu Kosta Rika takımına baktığımızda büyük yıldız olarak nitelendirilebilecek herhangi bir oyuncuyu geçtim, akıllarda kalan oyuncuları saymak istesek; Bryan Ruiz, Campbell, belki Tejeda derken şu anda kulüp düzeyinde nerede olduğunu bilmekte zorlanacağımız isimlerden başkası akla gelmiyor.
 
Keylor Navas işte bu takımın gösterişsiz yıldızıydı. Fazla spektaküler tarafı olmayan ama işini layıkıyla yapan ve takımının zaferinde başrolü üstlenen kaleci, esasen 2014'te kariyerinin altın dönemini yaşadı. Levante'de geçirdiği ve Courtois'nın önünde "La Liga'da Yılın Kalecisi" ödülünü kazandığı sezonu bu üst düzey Dünya Kupası performansıyla taçlandırması, onu hayallerinin takımı Real Madrid'e taşıdı.
 
Şu anda Casillas'ın yedeği konumunda bir kaleciye bu kadar yer ayırmak garip gelebilir belki. Navas'ın temsil ettiği kalecilik modeli yıldızlara alışkın Real için de yeterli gelmeyebilir. Ama şurası gerçek ki Casillas'ın arkasında olabilecek en güvenilir isim duruyor. Halihazırda Petr Cech ile birlikte dünyanın en iyi "yedek" kalecisi olan Navas da bu açıdan saygıyı hak ediyor.
 
Tim Howard: Senede bir gün
 
ABD'li kaleci kariyeri boyunca her zaman dünyanın kalburüstü kalecilerinden biri olarak kabul edildi. Man Utd. kariyeri belki zamanlama yanlışlığından istediği gibi gitmedi ama akabinde Everton'da yakaladığı istikrar ile Premier Lig'de rüştünü ispat etti ve saygınlığını artırdı. Şimdi 35 yaşının tecrübesiyle, yetenekli, güvenilir ve hala üst düzeyde futbol için yeterli bir kaleci olmaya devam ediyor.
 
Esasında onun bu listede yer almasının nedeni 2014 yılının bütünündeki performansından ziyade yalnızca bir gün, hatta sadece 120 dakika. Aslında iyi bir yıl geçirdi, Dünya Kupası özelinde de performansını bir kademe yukarıya taşıdı ama öyle bir maç var ki hepsinin önüne geçti.
 
Bir kaleci hakkında iyi bir maç çıkardı demek için kaç kurtarış yeterli olur. 5-6 ya da 8-9? Dünya Kupası 2. turunda 1 Temmuz 2014'te Salvador'da oynanan ABD-Belçika maçında ilk turdaki durgunluğunu atmış ve coşkun bir sele dönüşmüş Kırmızı Şeytanlar karşısında tek başına duran bir adam tam 15 kurtarış yaptı. 90 dakika boyunca geçilmez gibi bir kaya gibi direndikten sonra uzatmalarda De Bruyne'nin golüne engel olamadı.
 
Madem bir kaleci dosyası açıyoruz, yılın en akılda kalan performansını es geçmek olmazdı elbette.
 
 
David De Gea: Gelecek güvende
 
İspanya futbolu, dünyada son 10 yıla damgasını vururken, sadece A takım düzeyindeki başarılarla değil, tüm yaş kategorilerinde elde ettiği dereceler ve her mevkide yetiştirdiği yıldızlarla egemenliğini pekiştirdi. Bu süreçte 19 yaşından beri en üst düzeyde oynayarak dünya tarihinin en büyük kalecilerinden biri haline gelen ve kaptan olarak bir Dünya Kupası ve iki Avrupa Şampiyonluğu kazanan Iker Casillas çok özel bir role sahipti.
 
Bu tür özel adamların veliahtı olmak çok ağır ve zor bir sorumluluk elbette. 2014 yılına kadar bu konuda bir ihtiyaç hissedilmiyordu ama Casillas, Dünya Kupası'nda kariyerinin en feci performansını ortaya koyunca sonrasını düşünmek kaçınılmaz oldu.
 
2014 yılı De Gea için Casillas sonrasına dair soru işaretlerini giderdiği bir yıl olarak hatırlanacak. Özellikle 2014-15 sezonunda, oyun yapısını ve takım kimyasını henüz oturtamamış Van Gaal'in Man. Utd.'ında iş başa düştüğünde sivrilebildiğini kanıtladı. Büyük takım kalecisi olmanın maç kurtarmak gerektirmesinin ötesinde, çok pozisyon veren bir takımın kalecisi olmak onun sivrilmesine yardımcı oldu. Bu yıl Premier Lig'de Liverpool maçındakine benzer performansları tekrarladıkça, takımıyla beraber büyüme şansının çok fazla olduğu görülüyor. "The Wall" gibi bir lakabı olacaksa, bunu hak etmek kolay değil.
 
Jasper Cillessen-Tim Krul: Psikoloji
 
2014'e ilişkin açtığımız bu kalecilik dosyasını yılın en ilginç hadiselerinden biriyle tamamlamak istiyorum. Esasında bu olayın kahramanı belki kalecilerin kendisinden ziyade Louis van Gaal olsa da bu "çılgın" hamlenin sonuca ulaşmasını sağlayan Tim Krul'un kurtarışları oldu elbette. Kısaca hatırlatmak gerekirse Dünya Kupası çeyrek finaline Hollanda-Kosta Rika maçına geri gitmek gerekiyor.
 
Futbolda psikolojik faktörlerin önemi herkesin malumu ancak kalecilik sözkonusu olduğunda bu faktörler daha fazla ön plana çıkıyor. Bu maç da bu fikrin doğruluğunun en belirgin kanıtlarından biri olarak tarihe geçecek belki de.
 
110. dakika itibariyle golsüz devam eden maçta kenarda Hollanda yedek kalecisi Tim Krul'u ısınırken görmek şaşırtıcıydı. Bu şaşkınlık 119. dakikada yapılan oyuncu değişikliğiyle hat safhaya ulaştı zira kaleci Cillessen penaltıların hemen öncesinde yerini Krul'a bıraktı. Neticede Krul, 3 penaltı kurtarıp takımını yarı finale taşıdı ve hocasını mahcup etmediği gibi futbol tarihinin en ilginç olaylarından birine imza attı.
 
İşin ilginç yanı Hollanda'nın yarı finalde Arjantin'le oynadığı maç da penaltılara gitti. Van Gaal aynı şeyi tekrarlar mıydı bilinmez ama oyuncu değişiklik hakkı dolduğundan Krul penaltılar için oyuna giremedi ve Hollanda kaybetti.