20 Ağustos 2010 Cuma

Liverpool-Trabzonspor:1-0 Kişilikli futbol (Fırtınanın dönüşü)



Kuralar çekildiğinde Trabzonluların ne düşündüğünü bilemem ama ne kadar zor bir rakip olursa olsun, tur şansının çok az olduğunu bilmeme rağmen Liverpool'la eşleşmek beni mutlu etti. Dün akşam izlediğim 90 dakikanın ardından da 1-0'lık mağlubiyete rağmen bu düşüncemde yanılmadığımı hissediyorum.

Bunu açıklamak için biraz geçmişe gitmek gerek... 1982 doğumlu olduğumdan Liverpool ve Inter zaferlerini hatırlayamıyorum ama Avni Aker'deki 1-0'lık Barcelona maçıyla başlayan 90'larda yaşanan Aston Villa ve Lyon zaferleri hafızamda taptaze. Trabzonspor o dönemde, Avrupa Fatihi sıfatını haiz Galatasaray'da bile daha başarılıydı ve "Karadeniz Fırtınası" esiyordu. O dönemde Avrupa kupaları istatistiklerinde galibiyet sayısı mağlubiyetten fazla olan tek Türk takımıydı, hatırlıyorum.

Sonra ne oldu bilemiyorum ama muhtemelen 1996 travması sonrası tablo tamamen tersine döndü. Takımın genel performansına paralel olarak vasat bir Polonya takımından 5 yiyen, Kıbrıs Rum Kesimi takımına elenen, Avrupa arenasında varlık gösteremeden Eylül'ü göremeden elenen bir takıma dönüştü.

Dün akşamdan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Trabzonspor bu sene de belki Eylül'ü göremeyecek ama Karadeniz Fırtınası'nın Avrupa'ya dönüş yoluna çıkmıştır. Bunda en büyük pay takıma çağdaş bir oyun felsefesi ve daha da önemlisi "güven" kazandıran Şenol Güneş'e ait elbette.

Anfield'a renk getiren ve "Bize Her Yer Trabzon" sloganının hakkını veren taraftar topluluğunun da katkısıyla 90 dakika boyunca çok iyi bir mücadele ortaya koydu Trabzonspor. Vakit geçirmeden ,sertlikle yıldırmaya başvurmadan, kapanmadan, ileri top şişirmeden, fizik açısından ezilmeden, sakin, dirençli kısacası kişilikli bir oyun oynadı.

Açıkçası beni maçın başında en çok endişelendiren unsur yüksek tempoya Trabzonspor'un ne kadar ayak uydurabileceğiydi. Zira ligimizin düşük temposu nedeniyle, özellikle Premier Lig takımlarıya mücadeleler farklı dünyalardan gelmiş iki takımın oynadığı bir maça dönüşüyor. İkinci yarının ilk 10 dakikası hariç, yani Onur'un penaltıyı kurtardığı dakikaya kadar olan dönem dışında bu konuda hiçbir sıkıntı çekmedi Trabzonspor.

Maç sonunda %56-44 gibi bir deplasman takımı için hiç fena olmayan bir topa sahip olma yüzdesi kaydeden Trabzonspor'da özellikle orta sahadaki isabetli paslaşmalar, savunma ile orta saha bloklarının zamanında bütünleşmeyi bilmesi öne çıkan artılardı. Dağınık yapısı bu tür maçlarda zaman zaman rakip savunmaları şaşırtarak bir artıya dönüşen Umut'un bulduğu pozisyonun da gösterdiği üzere Şenol Hoca'nın planı işliyordu. Takım tertibinde fizik güzü hem ağır sahayı hem de Liverpool'un yapısı düşünülerek Yattara ve Alanzinho'nun yedek bırakılması da mantıklıydı. Belki tek eleştiri Jaja'nın (henüz hazır olmayabilir tabii, bilemiyoruz) hiç düşünülmemesi olabilir.

Liverpool ise, Benitez dönemine nazaran daha az ısıran daha düşük tempoda oynayan bir takım izlenimi verdi.  Rövanşta Gerrard ve Kuyt'ın oynayacağını düşünürsek bu durumun biraz değişebileceği de söylenebilir.

Son paragraf Onur'a. Üzerine titrenesi, pamuklara sarınası bir yetenek. En önemlisi de bu yeteneklerinin farkında olmasının getirdiği kendine güven. Onu her izlediğimde Türk futbolu adına büyük keyif alıyorum.


Galatasaray-Karpaty Lyiv: 2-2 Uçurumun kıyısında



Bugünkü maçın ilk 45 dakikası, Galatasaray'ın sadece Avrupa kupalarında değil, belki bütün platformlarda tanıklık ettiğim en kişiliksiz performanslarından birine sahne oldu. Daha önce de sürpriz sonuçlar, Trömsö gibi hezimetler yaşanmıştı elbette ama sahaya çıkan oyuncular futbolu unutmuşlar veya zaten hiç bilmemişler gibi görünmeleri bir yanda, oynamaya çalışmadılar bile. "Total futbol" derken 3 pası arka arkaya yapamayan; tek bir blok halinde hareket edeceğimiz günleri beklerken Neill ile Mehmet Batdal arasındaki mesafenin 70 metreye çıkaran; ilk toplara basan, fizik gücü sağlam bir takıma karşı hiçbir direnç göstermeden orta sahayı teslim eden bir Galatasaray izlemek çok acıydı gerçekten.

İkinci yarıdan hiç umudum yoktu açıkçası. Sadece fotoğrafta kafa kafaya vermiş görünen iki adamın hırsı  bir şeyleri değişitirebilirdi. İkinci yarı Karpaty takımının bu arenadaki tecrübesizliği ve 2-0'ı koruma düşüncesi onları aşırı temkinli bir oyun anlayışına itince Galatasaray hücum etmeye başladı. Fakat şuurlu bir baskıdan söz etmek mümkün değildi. Şişirme toplar, yanlış tercihler, plansızlıktan heba edilen duran toplar umut vermiyordu. Açıkçası, Liverpool-Trabzonspor maçını izlemek daha cazip geliyordu bu dakikalarda ama yine de Galatasaraylılık ağır bastığında döndüm ve Baros'un Kewell'ın asistini gole çevirmesini gördüm. Son dakikalarda da inanan ve isteyen tek isim olan Kewell'ın içeri dalması ve rakibin belini kırmasıyla yarattığı pozisyonla "golcümüz" Baros beraberliği kurtardı.

Yapılması gerekenleri birkaç yazıdır sıralamaya çalışıyorum kendi kanaatimce, bu yüzden tekrarlamaya gerek yok. Acilen orta sahaya transfere ihtiyaç var ama artık bu bir fetişe dönüşmüş durumda olduğundan Ayhan ve M. Sarp'ın da performansını etkiliyor. İyi bir isim transfer edilirse, saha içi katkısından önce bir rüzgar yaratacak ve en başta tribünlerin moralini yükseltip yönetimi biraz rahatlatacak. Fakat korkum gelecek ismin büyük beklentilerin altında kalması ve Elano'dan bekleyip göremediğimiz gibi her şeyi yapmasının istenmesi. Neyse, birisi gelsin de bunları sonra konuşmak mümkün.

Takımın üzerinde bir ölü toprağı var ve umutsuzluk giderek artmakta. Buradan yaşanacak bir geri dönüşün unutulmaz olması da mümkün, koca sezonun heba olması da...

19 Ağustos 2010 Perşembe

Quaresma




Kariyerinde hep Avrupa’nın üst düzey kulüplerinde oynamış, dünyanın en yetenekli oyuncularından birinin 30 yaşından önce Türkiye’ye gelmesi pek sık karşılaştığımız bir durum değil. Hagi, Roberto Carlos, Kewell, Guti gibi isimleri bu çerçevenin dışında tuttuğumuzda, benim hatırladığım kadarıyla bu tanıma uyan yalnızca Anelka örneği var.


Beşiktaş taraftarının gönlünde belki de 2007-2008 sezonu Şampiyonlar Ligi gruplarda oynanan Porto maçlarıyla yer edinen ve geçen sezon çoğu maçta “Yeter Yıldırım Demirören” sloganlarının yanında “bu adamı alın” tezahüratlarına konu olan Ricardo Quaresma, belki biraz paradoksal, belki de Başkanı n taraftarla barışma hediyesi olarak İnönü’nün çimlerine ayak bastı.

Daha gelmeden sevmişti Quaresma’yı Beşiktaşlılar. Bir Galatasaraylı olarak bu psikolojiyi çok anlamasam da bir dakika bile oynamadan benimsemişti. Quaresma’nın kalitesinden bahsetmiyorum elbette, belki bilinen kimseyi takmaz, arıza halleri, belki oynadığı büyük kulüplerde dikiş tutturamamış olmanın getirdiği hırsı, ikinci bir Pascal Nouma olabileceği hissini uyandırdı Beşiktaş taraftarında.

Daha Beşiktaş’ın oynadığı resmi maç sayısı sadece 6 olsa da, bu hislerin boşa çıkmayacağı anlaşılıyor. Benzerine az rastlanır bir doku uyuşması gerçekleşti kısacık sürede. HJK maçında izlediğim Quaresma sonsuz bir oynama ve oynatma iştahı içinde, tapılırcasına sevildiği bir yerde takımı sırtına almış götürüyor izlenimini verdi bana.

Dünya futbol piyasasında adını ilk duyurmaya başladığından beri vatandaşı Ronaldo’yla kıyaslanan bir adamın yeteneklerini tartışmak dahi abesle iştigal olur. Ancak bir türlü olamadı işte. Beklentileri karşılayamayınca daha kötü etkilendi, daha kötü etkilendikçe kendini kanıtlamak için zorlamaya başladı, zorladıkça işler daha da bozuldu ve bu fasit dairenin çıkış noktası İstanbul oldu.

Quaresma için beylik bir ifadeyle “disiplinsiz” dendi çoğu futbol adamı tarafından. Haksız da değillerdi. Bakın onu Inter’e aldıran Mourinho, onun hakkında ne demiş vaktiyle:

“He is a great talent, but the joy I have at seeing the way Ibra works for and with the team I do not yet have with Quaresma. He will have to learn, otherwise he won’t play, and I am sure he'll change and become more tactically disciplined. He likes kicking the ball with the outside of his foot, but if you ask me about him in a few months' time, we'll be talking about a different Quaresma.”

Kısacası bencilliğinden ve takım oyununa yatkın olmamasından bahsediyordu çalıştığı bütün teknik direktörler. Fakat benim gördüğüm kadarıyla, bu adamın ihtiyacı olan şey sevgiydi. Barcelona, Inter ve Chesea’de bekleneni veremeyip Porto da durdurulamaz birine dönüşmesini de bu açıklıyor. Şımarık diyenler oluyor onun için, haklılar. Ama bu kaprisler içeren bir şımarıklık değil, “en çok beni sevsinler” isteğiyle özdeşleştirilebilecek bir duygu. Takımın tek yıldızı, süperstarı olmak istiyor, taraftar en çok onu sevsin istiyor. Bu yüzden kendinden daha büyük isimlerle birlikte oynadığı takımlarda mutsuzdu. Mutsuzdu, çünkü bütün alkışlar ona değil, trivela ortasını topukla ağlara gönderen Ibrahimoviç’e gidiyordu.

Bencilliğini de buna bağlayabiliriz aslında. Yine sevgiyle bağlantılı bir bencillik. Takımı oynatmamak, pas vermemek söz konusu değil. Sonuçta en büyük alkışı aldığı sürece, “Quaresma’nın asistini gördünüz mü?” diye konuşulduğu sürece sorun yok. Ama Inter ve Chelsea’de hep daha ötesini yapmak zorundaydı, imkansızı denemek… Bu yüzden çok top eziyordu, olmayacak şeyleri deneyip deneyip, yapamayınca sinirlenip küsüyordu.

Şimdi Türkiye’de ve futbolla barışık. Dünkü muhteşem golünden sonra emektar malzemeci Süreyya’ya koşmasının nedenini anlayabilmek gerek. Hepimiz için iyi bir haber bu, en azından futbolda seyir zevkini fanatizmin önünde tutanlar için. Ona bu ortamı sağlayan Beşiktaş camiasını kutlamak lazım…

Yeni Yıldızlar: Youssef El Arabi



Her zaman için, sonuçların önceden kestirilmesinin en zor olduğu liglerden biri olmuştur Ligue 1. Bu durum, 2000’lere damgasını vuran Lyon’un hegemonyasının yıkılmasıyla daha da karmaşık ve heyecanlı hale geldi aslında. Geçen yılki sürprizlerin ardından 20010-11 sezonun ilk iki haftası da beklenmedik sonuçlara sahne oldu. Şüphesiz en büyük sürpriz, 2. Ligden gelen Caen’in, son şampiyon Marsilya’yı deplasmanda, şampiyonluğun diğer büyük adayı Lyon’u ise evinde mağlup etmesi oldu.


Bu galibiyetlerde birer gol atarak ön plan çıkan isim ise Fas asıllı Youssef El Arabi. Geçen yılı 11 gol atarak kapatan isim, bu yıla ikide iki yaparak başladı. Sadece Lyon maçının bir kısmını izleyebildiğim için detaylı bir teknik analize girmem zor ama kuvvetli ve güçlü bir oyuncu izlenimi veriyor.

Fas basını da 23 yaşındaki bu oyuncunun performansından ziyadesiyle heyecanlanmış durumda. Daha şimdiden kendisine Everton’un talip olduğuna ilişkin dedikodular dolaşıyordu ancak Caen elini çabuk tutup kontratını iki yıl uzattı. Kendisinin önünde Fransa Ligi’nde alıştığımız biçimde orta seviye takımlarda yıldızı parlayıp Lyon-Marsilya-Bordeaux eksenine göz kırpan bir kariyer olması kuvvetle muhtemel.

El Arabi, Gerets’le birlikte yeni bir döneme başlayacak Fas milli Takımı için de kaçırılmaması gereken bir yetenek. Muhtemelen 4 Eylül’deki Orta Afrika Cumhuriyeti maçına çağırılacak ve Aslan olacak.

El Arabi esasında, 23 yıl boyunca hep Fransa’da yaşamış biri olarak Fransa Milli Takımı’nda da oynayabilirdi. Ancak bugüne kadar kendisine herhangi bir davet yapılmamış. İlginçtir, kendisi Fransa milli formasını U-21 Futsal takımında giymiş. Tabii Fransız milli takım scoutlarının öngörüsünün kuvvetli olduğu düşünülürse, üzerine eğilmedikleri ve ihmal ettikleri El Arabi’nin geçici ve ilerde balona dönüşecek bir şöhret olma ihtimalini de yadsımamak gerek.

Her halükarda Faslıları şimdiden heyecanlandıran bu ismi yakından izlemekte fayda var. Bu arada Fas milli takımının hücum hattının çok kuvvetli olduğunu (Chamakh, El Hamdaoui, Youssef Hadji, Boussoufa) ama diğer bölgelerin yeterli kalitede olmadığını da hatırlatmak lazım.

15 Ağustos 2010 Pazar

Sivasspor-Galatasaray:2-1 - Neler oluyor?


Her yıl büyük bir sabırsızlıkla beklediğim Süper Lig'in başlangıcını bu yıl neredeyse unutacaktım. Ne ilk haftaki maç programını biliyordum bugüne kadar, ne de takımların son güncel kadrolarına bakmıştım. Fantezi Futbol'da takım bile kurmak gelmedi aklıma. Bütün bunların başlıca sebebi elbette Galatasaray'ın sezonun devamı için bir ışık ya da heyecan kırıntısı vermemesi. Nitekim, belki bir umut diye TV karşısına oturduğum Sivasspor maçında düşük beklentilerimi bile karşılayamayacak ve ilerisi için hayalkırıklıkları vaat eden bir performansla karşılaştım.

Aslında, belki de yeni sezon hevesiyle ilk 15 dakika sahaya konan istek ve temponun  hazırlanış açısından güzel bir golle süslenmesi heyecan vericiydi Galatasaray taraftarları açısından. Fakat, ilerleyen dakikalarda Sivas'ın özellikle fizik üstünlüğünü göstermeye başlamasıyla, geçen sezonki Fenerbahçe maçından sonra -7 maç boyunca izlediğimiz amaçsız, dezorganize ve panik içinde dakikaların geçmesini bekleyen takım kimliğine tatsız bir geri dönüş yaptı Galatasaray. Kewell ve Arda dışındaki oyuncular ne sahaya yaratıcı bir şey koyabildiler, ne de kararlı bir biçimde Sivassporlu oyuncular kadar mücadele edebildiler.

OFK maçından sonra yazdığım yazıda belirttiğim takımın yapısına ilişkin düşüncelerim geçerliliğini koruyor. Bu yüzden gene yorumlar yerine bu maçtaki bazı enstantanelere değinip geçecğim. Birincisi, Sivas'ın ilk golünde savunmanın inanılmaz yerlşme hatası ve Aykut'un yine çıkabileceği bir topta kalede kalmayı tercih etmesi. Mehmet Demirkol'un ybugünkü yazısında aynı husustan bahsediliyor ve isabetli bir analiz var, zira gerçekten yenilen gol buram buram amatörlük kokuyor.

Galatasaray'ın yediği ikinci gole bakarsak 30 m. dripling yapan Ceyhun'un ne Ayhan ne de Cana durdurabiliyor; üstelik Cana sarı kart pahasına arkadan makas hareketi yapmaya çalışmasına rağmen. Tamam oyun kurmalarını, tempoyu ayarlamalarını geçtik; herhangi bir kontratak veya az adamla yakalanma durumu olsa o da kabulüm ama bir takımın iki defansif orta saha oyuncusu bu kadar kolay geçiliyorsa gerçekten orada durmalarının anlamı yok. Cana'nın fizik gücüne güveniyorduk ama şu ana kadar büyük hayal kırıklığı.

Son olarak bu sistem için en önemli unsurlardan biri olarak beklerin katkısını ele alalım. Hakan Balta'da inanılmaz bir düşüş var, hücuma katkısı sıfıra yakın, ayrıca kırk yılda bir gittiğinde de geri gelemiyor. Ali Turan hücuma katkısı ise sıfırın dahi altında. Bindirme yapmayı geçtim, ayağındaki topların büyük bir kısmını isabetsiz kullanıyor.

Bir de kontrol meselesi var tabii. Belki de oyunu kontrol edememenin doğrudan bir yansıması olarak sinirler kontrol edilemiyor. Golden önceki faul pozisyonuna final maçının 90. dakikasında hatalı bir penaltı düdüğüymüşcesine canhıraş bir itiraz ayaklanması çok çirkin ve anlamsız. Özellikle Rijkaard gibi birine o hareketleri hiç yakıştıramadığımı söylemeliyim. Bence herkes oturup nasıl sakin olunacağını ve 90 dakika oyunun jnasıl kontrol edilmesi gerektii üzerine düşünmeli.

Sivasspor'u ise geniş olmayan kadrosuna rağmen beklediğimden iyi buldum. Özellikle Mehmet Nas, orta sahada pas trafiğine akıl katarak çok büyük katkı sağlamış takıma. Geçen yılı bir geçiş dönemi gibi düşünürsek bu yıl gerçekten Mesut Bakkal'ın takımı var sahada. Artık Bülent Uygun zamanındaki Mehmet Yıldız'a şişir taktiği yok, yerine imkanları doğrultusunda hızlı top çevirmeyi düşünen ve hücumda çoğalan bir takım gelmiş. Eğer Ceyhun istikrarlı bir performans sergileyebilirse ligin üst yarısında kendilerine yer bulabilirler. 

Share |

6 Ağustos 2010 Cuma

OFK-Galatasaray:1-5, sonuca aldanmadan geleceği düşünmek

Elbette daha bu aşamda kazaya uğramadığımız için sevinçliyim; Kewell'ın bu takım için bilhassa mental anlamda ne kadar önemli olduğunu kanıtlayan gerçek anlamdaki dönüşüne tanıklı ettiğim için de. Skordan da şikayetçi olmak için deli olmak lazım. Peki o zaman nedri bu içimdeki olmamışlık hissi?
Bu sezon son iki sezondan alıştığımız transfer bombaları patlamadı. Aslında 5 sene öncesine kadar ekşi sözlükte "Galatasaraylı olarak transfer beklemek" başlığı altına yazılanlara baktığımızda, 4 sene uğraşıp bir türlü getirtemediğimiz Pires'i ve  "devreye girdiği" anda işin yatacağını anladığımız Haim Fresco'yu hatırladığımızda, Haldun Üstünel döneminin bir istisa teşkil ettiği ortada, ama yine de taraftar hem ünlü, hem de takıma yarayacak oyuncu transferi konusunda beklentileri yüksellti bir kere. Uzatmayalım, bu sene yerli rotasyonunu güçlendirmek adına yapılan yerli transferler isbaeti olsa da, henüz sadece Pino ve Cana'nın alınması, Elano'nun durumunun belirsizliği, başta orta sahadaki olmak üzere, kaledeki ve Baros'u yokluğunda forvetteki eksiklerin net biçimde görünmesi ve son olarak Haldun Üstünel'in istifasıyla ayyuka çıkan yönetime ilişkin problemler arasında sezonu çok mutlu ve umutlu açmadı Galatasaray.
Bu 5-1'lik galibiyet ve yakında gelmesi beklenen transferler bu havayı biraz daha güneşli hale getirebilir. Ama içimizi açan en önemli hadise Kewell'ın dönüşü. Taraftarın onu sevmesi ve kalması için bu kadar ısrar etmesi sebepsiz değil. Bugün rakibin kim olduğunu düşünmeden, sahada her şeyini ortaya koyan oyunuyla saha içi liderliğin ne olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Maça gelirsek, rakibin ne kadar zayıf veya kuvvetli olduğu üzerindeki tartışmalar bir kenara, 2-0'ı bulana kadar üstünlüğünü kolaylıkla rakibe kabul ettiren ve sahaya iyi yayılan bir Galatasaray izledik. Daha sonra ise nedense eski hastlık başgösterdi ve sahada Galatasaray diye bir takım kalmadı. Rakipten korkup geri çekilmekten ziyade, sanki maçtan çekilmiş bir havada, "2 gol bize yeter, hadi artık maç bitsin" dercesine isteksiz ve kopuk bir görüntü çizdi. İkinci yarıda da benzer bir görüntü maçı giderek sıkıcı bir hale sokmak üzereyken Kewell'ın fırsatçılığıyla aldığı penaltı ve kırmızı kart maçın düğümünü çözdü. Belki de Galatasaraylı oyuncular, bu dakikadan sonra ilk kez maçtan keyif alarak oynadılar.
Rijkaard takımın bir bütün halinde, uyumlu bir organizma gibi hareket etmesi için uğraşıyor bir yılı aşkın süredir. Bu yüzden takımı bloklar halinde analiz etmeye kalkmak biraz paradoksal bir durum teşkil ediyor. Yine de sezon öncesi eksikleri daha net görebilmek için bunu yapmak durumundayız.
Kaleci konusunda Mondragon'dan beri içimiz bir türlü rahat edemedi. Aykut, iki maçta yediği hatalı goller ve egzantirik kurtarışlarıyla kafa karıştırıyor ama her maç takımı yakabilme riski var. Şahsi kanaatim, Ufuk'a şans verilmesi ve Trabzon-Onur örneğinde olduğu gibi yetenekli bir kalecinin düzenli oynayarak ve doğru yönlendirilerek uzun yıllar takıma hizmetedebilecek bir konuma gelmesi. Bence kaleci transferine gerek yok, Ufuk'ta biraz ısrara ihtiyaç var.
Savunam takımın görece en sorunsuz, başka deyişle transfer istenmeyen bölgesi. Servet'in geçen sezon sonrasında yeniden Rijkaard'ın ideal 11'inde yer bulması sevindirici. Cana ve yanına alınması muhtemel başka bir ayağına hakim defansif orta saha oyuncusuyla, Servet'in topu oyuna sokma konusundaki handikapı kompanse edilebilir. Neill henüz Dünya Kupası sonrası tam formunu bulamamış gibi. Hakan Balta da ataklara destek verme konusunda yeterince etkili değil. Rijkaard'ın geçen sezon benim şahsen çok beğendiğim bir oyuncu olan ancak Galatasaray'daki kredisini çabuk yitiren Caner'i sürekli olarak tercih etmesinden hareketle, özellikle rakibin üzerine baskı kurulacak maçlarda Çağlar'ı bu bölgede izleyebiliriz. Zaten yeni transferler arasında takıma nasıl uyacağını en çok merak etiğim adamların başında geliyor Çağlar. Sabri ise şaşırtıcı biçimde giderek olgunlaşıyor ve takımın vazgeçilemez bir parçası olma konumunu sürdürüyor. Dün özellikle Pino girdikten sonra ataklara çok etkili biçimde katılıp asistini de yaptı.
Orta saha takımın en sorunlu bölgesi. Barış çok dağınık, altyapısını Almanya'da almış bir oyuncuya yakışmayan fundemental eksikleri bulunan bir oyuncu. Tek olumlu özelliği zaman zaman ateşleyici bir rol üstlenebilmesi. Ayhan'ın ise yavaş yavaş zekasının ayaklarına hükmedememeye başladığı, çevikliğinin azaldığı yaşlara gelmeye başladığı anlaşılıyor. Mustafa Sarp ise OFK'ya karşı sergilediği istisnai performans bir kenara bırakılırsa kapasitesi sınırlı ve ideal 11 oyuncusu olarak düşünülemez. Bu durumda yeni transfer Cana'nın yanına konabilecek 2 orta saha oyuncusu lazım. Bunlardan birisi Ledesma olacak gibi görünüyor ki kariyerine ve izklediğim birkaç maçtan aklımda kalanlara göre isabetli bir transfer olacak gibi görünüyor. Neticede, Grella veya Polak'tan çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. 
Diğer isim içinse "elinde Elano varken aramaya ne gerek var?" diye sorasım geliyor. Rosicky, isminin ilk kez gündeme geldiği 2000 yılından beri yakından takip ettiğim ve beni her daim heyecanlandıran birisi. Gelirse çok mutlu olurum ancak açıkçası son dönem geçirdiği sakatlıklar beni korkutuyor. Onun gelmesi, Elano'nun gidişi anlamına geliyor ve ben çoğunluğun akisne bu koşullarda Elano'yu tercih ediyorum.
Her şeyden önce Elano bir sistem oyuncusu. Saha içinde harikalar yaratacak, Quaresma gibi seri 3-4 çalım atacak bir oyuncu değil ancak doğru kullanıldığında takıma akı(l)cılık kazandıran, seri düşünen, doğru karar veren bir oyuncu.
Forvette ise kanatlarda Arda, dün biraz isteksiz görünse de halihazırda bütün sezon boyunca ne yapabileceğimiz sorusunun cevabının bulunduğu tek adam. Kafa olarak rahat olması sağlanabilirse, takımı tek başına çok ilerilere götürebilecek bir potansiyele sahip. Yenilerden Serdar, Beşiktaş'taki günlerinde fazla dağılmış olacak yeterince hızlı ve akıllarda yer eden bir başlangıç yapamadı. Yedekten girip çevireceği maçlar belki de onun Galatasaray'daki esas misyonu olacak. Pino ise kısa sürede tekniğini iyi kullanan bir oyuncu olduğunu gösterdi. Keita ile karşılaştırılmak onun bu sezonki belası olacak gibi ama şu kadarını söyleyelim, Keita kadar spektaküler olmasa da takım oyununa daha yatkın bir isim gibi görünüyor.
Santfror konusunda ve özellikle Mehmet Batdal hakkında daha detaylı bir şeyler yazmayı planlıyorum.
Neticede dünü kazasız atlattık bakalım. Hele bir play-off taki rakibimiz belli olsun...

Güzel bir yaz



Dünya Kupası'yla ilgili son yazımı grupların hemen sonrasında yazmışım. Şimdi finalin üzerinden neredeyse dört hafta geçti. Maçların çok az bir kısmını kaçırdığım için memnunum. Tereddütlerle başlamış olsak da kupanın beni tatmin ettiğini, damağımda ve dimağımda hoş bir tat bıraktığını söyleyebilirim, neticede hak edenin kazandığını da. Arada izleyip yazamadığım maçlara dönmek için çok geç tabii, nasıl olsa izlediklerimden aklıma işlediklerim diğer maçları yorumlarken saklandıkları yerden çıkıp ufuk açıcı bir etki yapacaklardır.

Ancak, burada değinmeden geçmemem gerekn çok önemli bir nokta var. 1988'de futbola dair hatırladığım ilk anının kahramanları, beni bu oyuna bağımlı yapanlar o tarihten bu yana elde ettikleri en büyük başarıyı kazanadılar. Üç kez final kaybetmek varmış, olsun. Beckett'ın dediği gibi ilerde daha iyi yenilirler belki. 1994'te ve 1998'de onları safdışı bırakan Brezilya'yı nasıl yeneceklerini öğrendikleri gibi kupayı almayı da öğrenirler. Son tahlilde, heyecan dolu bir Temmuz başı ve güzel bir yaz yaşattı bana Portakallar. Teşekkürün ötesinde ne diyebilirim ki?

Geri dönüş

Bir aydan uzun zaman olmuş blogu ihmal edeli. Aslında tam ihmal de sayılmaz. Temmuz başından 26'sına kadar süren tatilde imkan olmadı haliyle. Sonrasında da belki Dünya Kupası sonrasındaki futbol doygunluğundan bir şey yazmak istemedim. Bir yandan da uzun süre yazmayınca paslanma durumu da var, bunu söyleyenler haklıymış insan cümlelerine yabancılaşıyor başlarda.

Neyse geri döndüm artık, yeniden başlıyorum şezlonguma uzanıp maç seyretmeye...

Share |