UEFA Avrupa Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
UEFA Avrupa Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2012 Cuma

Bir Eindhoven macerası





Aralık ayında UEFA Avrupa Ligi kuralarının çekileceği gün, Trabzonspor’un muhtemel rakipleri arasında üç Belçikalıyı görünce heyecanlanmıştım. Kurada hiçbiri çıkmadı ama Antwerp’e çoğu Belçika şehrine göre daha yakın olan, komşu kapımız Eindhoven’ın takımı PSV ile eşleşti Trabzonspor. Böylece içimdeki uktelerden biri olan “bir Türk takımını bir Avrupa Kupası maçında deplasmanda izleme” şansı için eşimle birlikte yola koyuldum.

Turun seyri daha ilk maçta hatta daha takımlar sahaya çıkmadan anlaşılmıştı belki de. Trabzonspor, Şampiyonlar Ligi deneyimini, oyunu kendi yarı sahasında kabullenen, 11 kişi topun arkasına geçerek mücadele eden ve maçları mümkün olduğunca düşük tempoda geçirmeyi hedefleyen bir anlayışla geçirmiş ve yalnızca 4 gol atmasına ve tek galibiyet almasına karşın grubu 3. sırada bitirmeyi başarmıştı.

Bu oyun planının başarılı olabilmesi için karşınızdaki takımın da oyunu fazla forse edemeyen, topa sahip olup pas yapsa da tempoyu gerektiğinde artıramayan bir takım olması lazım. PSV ise bunun tam tersi özelliklere sahip; topu hızla ileriye taşıyan ve fazlasıyla hareketli kanat oyuncuları sayesinde sürekli hücumun yönünü değiştirip rakip savunmanın dengesini bozan bir takım. Dolayısıyla, siz oyunu kendi yarı alanınızda kabullendiğiniz müddetçe PSV’nin sizi cezalandırma şansı artıyor. Bu hususları aslında Flying Dutchman, Hayatım Futbol dergisinin 20. sayısında çok daha güzel biçimde özetlemiş, serinin önceden fotoğrafını çekmişti. İlk maç da buna paralel gelişti zaten.


    Tribünde tanıdık bir yüz : Kiki Musampa

Biz yine de, Antwerp, Brüksel ve Rotterdam’dan toplanan bir ekiple (son anda iptal etmek zorunda kalmasaydı Trabzonlu bir arkadaşımız da Roma’dan gelecekti) küçük bir mucize umuduyla Eindhoven Philips Stadyumu’ndaki yerimizi aldık. İlk 15 dakika sıradan bir maç gibi geçse de Maertens’in akıl dolu hamlesiyle gelen penaltı ve gol Trabzonspor için maçın devamını bir kabus senaryosuna dönüştürdü.


Maça PSV: Isaaksson/ Manolev, Marcelo, Bouma, Willems /Strootman, Wijnaldum/ Labyad, Toivonen, Maertens/ Matavz, Trabzonspor ise Tolga/Celutska, Mustafa, Giray, Cech/ Zokora, Aykut, Colman/ Henrique, Burak, Olcan dizilişiyle başladı. PSV, dizilişini aslında Fatih Terim’in de milli takımdayken uygulamaya çalıştığı 4-2-4 sistemi şeklinde uyguladı. Burada, Toivonen’in hem forvetteki partneri Matavz ile uyumu hem de orta sahadan aldığı paslarda ideal bir duvar vazifesi görerek takımının hücumda çoğalmasındaki rolüyle kilit bir öneme sahip olduğu açıkça görüldü.


Trabzonspor’un geçtiğimiz sezona göre çok kan kaybettiği, ciddi bir kadro erozyonuna uğradığı açık. Ancak geçtiğimiz sezonun tamamını Colman-Selçuk orta sahası önünde 4 hücumcuyla geçiren bir takımın, kazanmasının dahi yetmeyeceği ve mutlaka 2 gol bulmasının gerekeceği bir maça Aykut-Zokora ikilisinin birinden vazgeçmemesini anlayamıyorum.


Diğer yandan, Trabzon’un bu sezonki en önemli ve hatta yegâne hücum silahı Burak’ı savunmanın arkasına kaçırmak. Ancak rakip savunma öne çıkmıyorsa bir şekilde hücuma yerleşmekte zorlanıyor Trabzonspor. Geriye gömülmenin en büyük handikapı da bu, ileride çoğalamamak. Trabzon’un tek golünün korner sonrası gelişen bir atakla gelmesi ve ceza sahasında 4 Trabzon’lu oyuncunun bulunması tesadüf değil.


Dün de geriden Burak’a şişirilen toplarda Trabzon’un golcüsü yapayalnız kaldı, forveti üçleyen isimlerden ne Henrique ne de Olcan onun pas mesafesine yaklaşabildiler. Burak’tan PSV’nin 4 forvetinin yaptığını tek başına ve sadece kendisine konsantre 4 savunma oyuncusuna karşı yapmasını bekledik durduk. Trabzon’un 4-3-3’ündeki orta saha fazlasıyla ceza sahası önüne gömülüp, forvetin kanatları da langırt oyuncuları gibi taç çizgisi kenarına saplanıp kalınca PSV’nin arayıp da bulamadığı bir ortam oluştu.


Burada Henrique’ye ayrı bir paragraf açmak gerek. 18 yaşında geldiği Hollanda Ligi’nde Heerenveen’de başarılı bir performans sergileyen oyuncunun alışık olduğu bir ülkede, kendisi için vitrin olabilecek bir maçta, hele ilk 11 başlamışken çok daha istekli olmasını beklerdim. Kendisi dün bizim tribünün tam önünde oynadığı için belki bu kadar gözüme battı ama fazlasıyla kayıtsız ve etkisizdi. Bir futbol klişesini biraz değiştirerek söylersek sahada basmadık o kadar yer bıraktı ki… Ortalama 6.000 m2 olan sahanın sağ kanatta 200 m2 lik bir kısmında gezindi durdu.

61. dakika şovu
PSV’nin ilerideki 4’lüsünün beklendiği gibi sürekli yer değiştirerek ve hızlı oynaması Trabzonspor savunmasının dengesini bozdu. Trabzonspor bir türlü oyunu ileriye taşıyamadı. Halbuki, PSV’nin orta sahayı bu kadar hızlı geçmesine fırsat vermemek için maçın başlangıç bölümünde PSV yarı sahasında yapılacak etkili bir pres, Trabzon’un bu kadar mahkum oynamasını engelleyebilirdi.

PSV’de iki gol atan Matavz, ilk yarım saat Trabzon savunmasını dağıtan Maertens, yukarıda sistemdeki rolüne değindiğimiz kaptan Toivonen… hepsi maçın yıldızı sayılabilir. Ama bence PSV adına en büyük farkı yaratan oyuncu Wijnaldum’du. Onu Feyenoord’da daha hücuma yönelik oynarken izlemiştim. Dün Strootman ile birlikte orta ikilide müthiş bir oyun sergiledi. Topu ileri taşıma hızı ve doğru adamla doğru yerde buluşturma konusundaki sezgileri büyüleyiciydi.


Maç sonrası: Hüsran


Neticede PSV hak ettiği bir sonuç alarak turu geçti. Trabzonspor ise, yıllardır erkenden veda ettiği Avrupa defterini bu sezon en azından bahar dönemine taşımayı başardığı için alkışlanmalı. 90’lardan birçok şeyi hatırlamak istemiyoruz ama Öztürk Pekin’in anlatımıyla o Avrupa zaferlerini özledik.




17 Aralık 2010 Cuma

UEFA Avrupa Ligi-Dublin yolu


UEFA Kupası'nın formatının değiştirilerek 5 takımlı, 2 içerde,  dışarda maç oynanan fevkalade saçma grup sisteminin terk edilmesi (darısı Ziraat Türkiye Kupası'nın başına), kupanın kalitesine ve heyecanına bir hayli olumlu yansıdı. Son hafta ununu eleyip, eleğini asmış birçok takım vardı elbette ama heyecanın son haftaya taşındığı gruplarda nefes kesen maçlar izlendi. Gruplarda mücadelenin tamamlanmasının ardından, Şampiyonlar Ligi'nden gelen 8 grup üçüncüsünün de katılımıyla Dublin'de oynanacak final yolunda 32 takımın mücadelesi başlayacak.

Son şampiyon Atletico Madrid'in son maçta elenmesi, toplam 4 İtalyan takımından sadece Napoli'nin, o da son dakika golüyle güç bela, devam edebilmesi, Doğu Avrupa takımlarının çoğu maçta iklim faktörünü de kullnanarak (Lech Poznan, Metalist, BATE, D.Kiev, Zenit) büyük başarı kazanması gibi faktörler öne çıktı.

Gruplardan çıkmayı başaran takımlar şöyle:

A Grubu:
Manchester City FC (ENG)
KKS Lech Poznań (POL)


Bu grubun en önemli olayı şüphesiz Juventus'un elenmesiydi. Birkaç yıldır istikrarsız bir performans çizen Juve'nin elenmesinden ziyade, 6 maçın 6'sını da beraberlikle tamamlamaları bu kupada eşine rastlanmamış bir performans oldu. 1998-99 Şampiyonlar Ligi grubunda ilk 5 maçı berabere tamamlayıp, son maçta Rosenborg'u yenerek gruptan çıkmışlardı. Hatırlanacağı üzere, o grupta Galatasaray A.Bilbao'ya son maçta yenilerek trajik biçimde elenmişti.

B Grubu:
Bayer 04 Leverkusen (GER)
Aris Thessaloniki FC (GRE)

Aris, Rosenborg galibiyetiyle işi son maçta bitirmiş gibi görünse de esasında ilk maç A. Madrid'i İspanya'da yenerek avantajı yakalamıştı. Son şampiyon için nispeten kolay bir grupta beklenmedik ve özellikle Sanchez Flores için düşündürücü bir sonuç oldu.

C Grubu:
Sporting Clube de Portugal (POR)
LOSC Lille Métropole (FRA)

Sürpriz yaşanmadı, beklenen takımlar üst tura çıktı. Sporting fazlasıyla rahat bir performansla lider oldu. Lille ise ikinciliği alırken beklenenden çok zorlandı

D Grubu:
Villarreal CF (ESP)
PAOK FC (GRE)

Villarreal'in liderliği alması zaten bekleniyordu ama ikincilik mücadelesi son maça taşındı. Dinamo Zagreb kendi evinde, gruplara F.Bahçe'yi eleyerek katılan ve oyun yapısı itibariyle tipik bir deplasman takımı görünümüdeki PAOK'a son maçta kaybetti ve Selanik ekibi ilk 32'ye kalmayı başardı.

E Grubu:
FC Dynamo Kyiv (UKR)
FC BATE Borisov (BLR)

Yıllardır Belarus futbolunun tek temsi,lcisi olarak adını duyduğumuz BATE (bir zamanlar Dinamo Minsk de vardı ama şimdi hiç isimleri duyulmuyor), nihayet yılların getirdiği bu tecrübeyle gruptan çıkmayı ve bahar aylarını görmeyi başardı. Esas hayal kırıklığı Van Gaal'den sonra iyice sıradan bir takıma dönüşen AZ'ye ait elbette.

F Grubu:
PFC CSKA Moskva (RUS)
AC Sparta Praha (CZE)

CSKA, vatandaşları Zenit gibi "perfect" çekme şansını son maç rehavetiyle yitirdi fakat grubu baştan sona domine ederek, kupanın da favorileri arasında yer aldığını gösterdi.  Grubun hayal kırıklığını çoğu İtalyan ekibi gibi Palermo yaşadı. Gruptaki esas rakipleri S.Prag'ı evlerinde yenmeyi başaramayınca gruptan çıkmaları hayal oldu. S.Prag da göze hoş gelen tempolu bir futbolla bol gollü maçlar izletti ve gözümde eski günlerdeki gibi sempatik bir takım olarak, benim gözümde gruptan çıkmayı fazlasıyla hak etti.

G Grubu:
FC Zenit St Petersburg (RUS)
RSC Anderlecht (GRE)

6'da 6 yapmak ölçü olmayabilir zira geçen yıl aynısını başaran Salzburg gruptan sonra ilerleyememişti. Fakat bu yıl bunu başaran tek takım olan Zenit, Spaletti yönetimindeki üstün performansını 3 yıl öncesindeki gibi Dublin yolunda giderek geliştirme potansiyeline sahip. Son maçta liderliği garantiledikleri halde AEK deplasmanında da aynı disiplinle oynayarak örnek bir sportmenlik sergilediler. Yunan takımları PAOK ve Aris ile son maçta güldüler ama AEK yerine bu gurpta bu mutluluğu yaşayan son maçta Hajduk Split önünde kazanmasını bilen Anderlecht oldu.

H Grubu:
VfB Stuttgart (GER)
BSC Young Boys (SUI)

Bundesliga'da zor günler geçiren Stutgart'a UEFA Avrupa Ligi ilaç gibi geldi. Tek fireyle rahatlıkla liderliği kaptılar. Şampiyonlar Ligi ön elemesinde göz alıcı bir performans ortaya koyan ve Tottenham'ı da elemenin eşiğine gelen Young Boys da, Getafe'nin vasatın altındaki performansı sayesinde gruptan çıkan diğer takım oldu.

I Grubu:
PSV Eindhoven (NED)
FC Metalist Kharkiv (UKR)

Hollanda'da bu yıl mükemmel giden PSV ,performansını burda da devam ettirince liderliği almakta zorlanmadı. Grubun finali niteliğndeki maçlarda Sampdoria'yı kilitlemeyi başaran Metalist ise sağlam savunmasının ödülü olarak ilk 32'ye kaldı. Şampiyonlar Ligi ön elemesinden gelen Sampdoria ise İtalyan takımlarının genel çöküşünde üstüne düşen rolü oynadı sadece.

J Grubu:
Paris Saint-Germain FC (FRA)
Sevilla FC (ESP)

Kuşkusuz en zevkli ve en çekişmöeli gruptu.  Bundesliga'da tarih yazan Dortmund, son maçta Sevilla deplasmanında, rakibin fazlasıyla profesyonel oyunu ve vakit geçirme taktikleriyle baş edemeyerek beraberliğe razı oılmak durumunda kaldı ve elendi. PSG, son dönemdeki toparlanma çizgisinin devamı niteliğinde bir performansla biraz da sürpriz biçimde namağlup liderliği almayı başardı. Grubun en zayıfı Karpaty'nin elinde ise son maçta almayı başardığı bir puanın tesellisi kaldı.

K Grubu:
Liverpool FC (ENG)
SSC Napoli (ITA)

Sezon öncesinde bu kupanın sorgusuz sualsiz favorisi olarak gösterilen Liverpool çeşitli sebeplerle bu unvanı hak etmenin kıyısına gelebilecek kadar iyi bir performans dahi sergileyememesine rağmen gurbu lider bitirmeyi başardı. Napoli ise beklentilerin altında kaldığı grupta, son maçta Cavani'nin dramatik golüyle turun eşiğne gelen Steaua'nın elinden ikinciliği kaptı.

L Grubu:
FC Porto (POR)
Beşiktaş JK (TUR)

Her şey Bernt Schuster'in kuralar çekildieğinde dile getirdiği, futbolla ilgili kişilerin de ezici bir çoğunluğunun tahmin edeceği şekilde gerçekleşti. CSKA Sofya ve Rapid Wien kurayı dengesiz kılacak kadar güçsüz takılar olsalar da, Türk takımlarının bu sezonki berbat perormansı göz önüne alındığında Beşiktaş'ın disiplinli ve başarılı performansını alkışlamak gerek.

Diğer taraftan, şunu da söyleyeyim. Boas'ın kafasındakinee yakın futbolu oynadığında nasıl etkili olduğunu gördüğümüz Porto, bence kupanın bir numaralı favorisi.

Kura çekimine ilişkin de bir iki kelam gerekirse, Beşiktaş'a ya 2002-2003 sezonunu Pascal Nouma'nın unutulmaz golünü hatırlatan Dinamo Kiev ya da "iyi tanındığı" Portekiz'den açık futbolu seven, kadro kalitesi olarak Beşiktaş'ın altındaki (Arsenal'i yenmiş veya ŞL play-off'ta Sevilla'yı elemiş olsalar dahi) Braga'yı isterim.

20 Ağustos 2010 Cuma

Liverpool-Trabzonspor:1-0 Kişilikli futbol (Fırtınanın dönüşü)



Kuralar çekildiğinde Trabzonluların ne düşündüğünü bilemem ama ne kadar zor bir rakip olursa olsun, tur şansının çok az olduğunu bilmeme rağmen Liverpool'la eşleşmek beni mutlu etti. Dün akşam izlediğim 90 dakikanın ardından da 1-0'lık mağlubiyete rağmen bu düşüncemde yanılmadığımı hissediyorum.

Bunu açıklamak için biraz geçmişe gitmek gerek... 1982 doğumlu olduğumdan Liverpool ve Inter zaferlerini hatırlayamıyorum ama Avni Aker'deki 1-0'lık Barcelona maçıyla başlayan 90'larda yaşanan Aston Villa ve Lyon zaferleri hafızamda taptaze. Trabzonspor o dönemde, Avrupa Fatihi sıfatını haiz Galatasaray'da bile daha başarılıydı ve "Karadeniz Fırtınası" esiyordu. O dönemde Avrupa kupaları istatistiklerinde galibiyet sayısı mağlubiyetten fazla olan tek Türk takımıydı, hatırlıyorum.

Sonra ne oldu bilemiyorum ama muhtemelen 1996 travması sonrası tablo tamamen tersine döndü. Takımın genel performansına paralel olarak vasat bir Polonya takımından 5 yiyen, Kıbrıs Rum Kesimi takımına elenen, Avrupa arenasında varlık gösteremeden Eylül'ü göremeden elenen bir takıma dönüştü.

Dün akşamdan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Trabzonspor bu sene de belki Eylül'ü göremeyecek ama Karadeniz Fırtınası'nın Avrupa'ya dönüş yoluna çıkmıştır. Bunda en büyük pay takıma çağdaş bir oyun felsefesi ve daha da önemlisi "güven" kazandıran Şenol Güneş'e ait elbette.

Anfield'a renk getiren ve "Bize Her Yer Trabzon" sloganının hakkını veren taraftar topluluğunun da katkısıyla 90 dakika boyunca çok iyi bir mücadele ortaya koydu Trabzonspor. Vakit geçirmeden ,sertlikle yıldırmaya başvurmadan, kapanmadan, ileri top şişirmeden, fizik açısından ezilmeden, sakin, dirençli kısacası kişilikli bir oyun oynadı.

Açıkçası beni maçın başında en çok endişelendiren unsur yüksek tempoya Trabzonspor'un ne kadar ayak uydurabileceğiydi. Zira ligimizin düşük temposu nedeniyle, özellikle Premier Lig takımlarıya mücadeleler farklı dünyalardan gelmiş iki takımın oynadığı bir maça dönüşüyor. İkinci yarının ilk 10 dakikası hariç, yani Onur'un penaltıyı kurtardığı dakikaya kadar olan dönem dışında bu konuda hiçbir sıkıntı çekmedi Trabzonspor.

Maç sonunda %56-44 gibi bir deplasman takımı için hiç fena olmayan bir topa sahip olma yüzdesi kaydeden Trabzonspor'da özellikle orta sahadaki isabetli paslaşmalar, savunma ile orta saha bloklarının zamanında bütünleşmeyi bilmesi öne çıkan artılardı. Dağınık yapısı bu tür maçlarda zaman zaman rakip savunmaları şaşırtarak bir artıya dönüşen Umut'un bulduğu pozisyonun da gösterdiği üzere Şenol Hoca'nın planı işliyordu. Takım tertibinde fizik güzü hem ağır sahayı hem de Liverpool'un yapısı düşünülerek Yattara ve Alanzinho'nun yedek bırakılması da mantıklıydı. Belki tek eleştiri Jaja'nın (henüz hazır olmayabilir tabii, bilemiyoruz) hiç düşünülmemesi olabilir.

Liverpool ise, Benitez dönemine nazaran daha az ısıran daha düşük tempoda oynayan bir takım izlenimi verdi.  Rövanşta Gerrard ve Kuyt'ın oynayacağını düşünürsek bu durumun biraz değişebileceği de söylenebilir.

Son paragraf Onur'a. Üzerine titrenesi, pamuklara sarınası bir yetenek. En önemlisi de bu yeteneklerinin farkında olmasının getirdiği kendine güven. Onu her izlediğimde Türk futbolu adına büyük keyif alıyorum.


14 Mayıs 2010 Cuma

İlk şampiyon Atletico Madrid


Dün oynanan UEFA Europa League finaliyle ilgili birçok şey zaten yazıldı çizildi görüldü. Esasen, maçtan önce çoğunluğun düşündüğü minvalde gerçekleşti final ve sonuçta kadro kalitesiyle ve özellikle de hücum hattıyla ağır basan Atletico uzatmada da olsa finali alıp götürdü.

Tabi Anfield'da uzatmalarda "final gidiyor artık" denirken sahneye çıktıktan sonra dün de uzatma devresinde golünü çok şık bir vuruşla atan Forlan'ı konuşuyor herkes. Villareal'e geldiğinden beri kariyerinde hep belli bir düzeyin üstünde olan Uruguaytlı golcü bunları hak ediyor elbette, Ali Sami Yen'de son dakikada Galatasaray'a ve Vicente Calderon'da Liverpool'a attığı golleri de sayınca kupayı getiren isim olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bahsetiğim bu iki maçın bir başka özelliği de Atletico'nun Avrupa Ligi'nde oynadığı 9 maç arasında normal sürede galip kapatmayı başardığı başka maç olmamsı. Tamam, yarı final ilk maçından başka mağlubiyetleri de yok ama garip geliyo yine de insana galibiyetsiz kupa.

Fulham ise herkesin alkışını kazanarak, peri masalına gerçekçi bir sonla veda etti. Fulham örneği hem Avrupa'da başarılı olmak isteyen Küçük ve Orta Büyüklüklteki Kulüpler (KOBİ'den esinlenerek KOBK olsun bunlar da)  hem de sınırsız ve sonunu düşünmeden harcama yapan Portsmouth gibi Premier Lig takımları için fevkalade bir model. Süper yıldızları yok, orta karar tecrübeli oyuncular ve onlardan maksimum verim almayı bilen bir hoca var. Herkesin rol dağılımı belli, kimse ucuz kahraman olmaya, kendini büyük takımlara pazarlamaya çalışmıyor. Zaten bu nedenle "takım olamayan" Juventus gibi marka takımları da, takım içi denge sorunu yaşayan Hamburg gibi takımları da, Lucescu gibi bir taktik dehasının son şampiyon Shaktar'ını da bu sayede eleyebildiler.

Final maçı beklendiği gibi geçti. Fulham ilk yarıda yediği gole hemen cevap vermeyi başaramamış olsa, ikinci yarıda farkın da açılabileceğini düşünüyordum, zira Fulham'ın Atletico üzerinde baskı kurabilecek bir yapısı yoktu. Özellkle 4'lü savunmanın önünde oynayan Etuhu iyice stoperlerin arasına gömülmüş; kanatlardaki Duff ve Davies de Simao ve Reyes'e göz kulak olmaktan hücuma destek veremez durumdaydılar.

İkinci yarıda iki taraf da kupaya az vakit kaldığının bilincinde olarak rölantide oynadılar. Aynı anlayış 4-5 dakikalık çeşitli karşılıklı parlamalar dışında uzatma devresinde de sürdü.

Benim gözümde finalin yıldızı Forlan'dan ziyade Agüero'dur. Özellikle son golde herhangi bir futbolcunun 116. dakikada depar atmaya tenezzül etmeyeceği bir topa koşup, yetişip, düzeltip, çalım atıp, akıllıca bir asist yapmasının yanı sıra bütün maç boyunca sergilediği istekli görüntü ve topu her ayağına aldığında ben yıldızım diyen bir hava yaymasıyla çok beğendim kendisini. Bir oyuncunun kendine değil, takımına oynayarak kendisini nasıl parlatabileceğinin canlı örneği oldu. İlk goldeki hatası dışında Ujfalusi'yi de çok beğendim, sürekli atak yapma ve rakibi zorlama arzusundan ötürü.

Sonuç olarak, geçen senelerdeki saçma format terk edilince bu sene yeni bir çehreye bürünen Kupa 2'nin formatı tutmuştur diyebiliriz. Bu kupanın en büyük özelliği gruptan çıkan ve ŞL'den gelen 32 takım kaldığında aralarından herkesin çeşitli faktörlerbirleştiğinde kupayı alabilecek seviyede olması. Bu da beklenmedik sonuçları ve çok ilginç eşleşmeleri beraberinde getiriyor.

Galatasaray'ı eleyen takım kupayı aldığı için içim buruk ama tebrikler ne diyelim:)
Share |

19 Mart 2010 Cuma

İşte UEFA Avrupa Ligi bu


Bu hafta, özellikle Chelsea-Inter maçını çok merak etmeme rağmen işin aşırı yoğunluğundan dünkü Barcelona-Stutgart maçının ikinci yarısı hariç Şampiyonlar Ligi'ndeki maçları izleyemedim. Ama bu kaybımı bu akşam da UEFA Avrupa Ligi'ndeki maçlarda futbola fazlasıyla doyarak kapattım.

Bu yıl yapılan değişikliklerin gerek Şampiyonlar Ligi gerek Kupa 2 için gerekli taze kanı sağladığı aşikar, bu açıdan Platini'yi tebrik etmek lazım. Çeyrek Finale kalan takımları ve oynanan maçların çoğunda heyecanın son ana kadar sürdüğünü görünce bunu anlamak mümkün. Yarın kuralar çekilsin, çeyrek finale kalan takımlar ve geldikleri liglerle ilgili uzun bir analiz yazısı patlatmayı düşünüyorum zaten.

Yine de şunu unutmamak lazım. Eski adıyla UEFA Kupası'nın, yeni adıyla Avrupa Ligi'nin 5-6 yıldır bu tür heyecanlı ve önceden kestirilemez maçlara gebe olduğunu görüyorduk. Burada hiçbir takım formasını koyunca 2-3 turu kolaylıkla geçemiyor. Zaten bu yüzden çeyrek finale ulaşan hiçbir takım için "vadesi buraya kadar, asla kupayı alamaz diyemiyorsunuz"; zira iyi bir hava yakalayan takımın kendine güveni ve hedefe yaklaştıkça konsantrasyonu artıyor. 2003'te Porto kupayı aldığından beri, bir şekilde Şampiyonlar ligi'nden elenip gelerek ya da kendi liglerinde bir önceki sezonun faturasını ödeyerek bu kupada mücadele eden Avrupa'nın elitlerinden hiçbirinin şampiyonluğa ulaşamaması da bunu gösteriyor zaten.

Geçen akşama dönersek, şüphesiz en büyük sürpriz ve sükseyi Fulham yaptı. İtalya'da 3-1 mağlup olduğu maçın rövanşında Juventus'u üstelik 1-0 geriye de düşmüşken 4-1 yenmeyi başardı. Juventus için bu sezon "kayıp sezon" olmaktan çıktı "felaket sezon" olmaya doğru emin adımlar atıyor. Bir başka 4-1'lik mağlubiyeti de Bayern'den alarak ŞL'den elenmişlerdi (ilginçtir o maçta da Trezeguet atmıştı tek golü) şimdi de Avrupa'ya veda ettiler. Maçın özetlerini izlediğimde Fulham'ın Craven Cottage'ın atmosferi içinde  etkisi daha da artan arzusuyla Juventus'a belirli bir tempoyu dikte ettirdiğini anladım. Dempsey'in akıl dolu golü de böyle bir geceye yakışan bir final oldu.

4-4'lük maçta ilk maçta Mestella'da Valencia karşısında elde ettiği 1-1'lik avantajı kullanamadı Werder Bremen. Maçın hemen başlarında 2-0 geriye düşmek yeterince büyük bir şokken, 2-1'i yakaladıktan sonra son anda soyunma odasına 3-1 mağlup girmek hrhangi bir takım için yıkım olurdu. Ama W.Bremen kelimenin tam anlamıyla deliler gibi hücum eden bir takım. Nitekim 2. yarıda öyle bir baskı kurdular ki, Valencia değil kendi yarı sahasına, neredeyse çeyrek sahasına hapsoldu. Böylece 3-3'ü yakaladılar. Bu tempoyla devam etmeyip baskıyı şuurlu bir atak oyununa dönüştürmeye beceremediklerinden 4. golü yediler. Sonra Pizarro'nun golü maçı çevirmeye yetmese de sahada aynı anda Pizarro, Almeida, Rosenberg, Hunt, Marin ve Mesut Özil'i izlemek benim bu hücum iştahını ve cesareti alkışlamama yetti.



Marsilya-Benfica maçı da baya bir garip olmuş. Kendi sahanda, 1-1'in rövanşında golü 70. dakikada bulup sonra 2 tane yemek çok ağır gelmiş olsa gerek Marsilya'ya. Bu kadrodan ve Deschamps'tan hem Ligue 1
hem de Avrupa için çok ümitliydim ama bazı şeyler eksik. Benfica ise çok iyi hücum opsiyonlarına sahip, sürpriz bir şekilde finale uzanabilirler.

Gecenin en gollü maçlarındn biri Anderlecht'in Hamburg'u 4-3 yendiği karşılaşmaydı. 3-1'in rövanşında deplasmanda fazla zorlanmadan gol bulabilen Hamburg, zaten bu sezon kendi sahasında oynanacak finali her şeyden önce görüyor. Anderlecht de potansiyelini sonuna kadar zorladığı için alkışlanmayı hak ediyor. Bu arada santrfor Lukaku gerçekten çok etkili bir arkadaş.

Atletico Madrid, Sporting Lizbon maçları en çok Galatasaraylıların için acıttı herhalde. Özellikle artık Baros ve Sabri de dönmüş, Giovani ara ara kendine uygun maçlarda parlayabileceğini göstermişken Sporting önünde şansı çok fazla olabilirdi Cimbom'un. Atletico Madrid'in öndeki dörtlüsü gerçekten her teknik direktörün hayal edeceği cinsten. Bu gece de bu dörtlünün en parlak elemanı Agüero Lizbon'da özellikle 2.si çok klas olmak üzere attığı gollerle gerekli skoru takımına getirdi. İlk yarı 2-2 bittikten sonra Atletico'nun iyi savunma yapabildiğini de göstermesi bundan sonrasında onlar için umut verici.

Wolfsburg-Rubin maçı da dramatik bir biçimde sona erdi. Bazı çevreler galibin penaltılarla belirlenmesini adaletsizlik olrak nitelndirseler de, 210 dakika boyunca yenişememilş iki takımın mücadelesinin 120. dakikada gelen bir golle sonuçlanması çok yıkıcı oldu. Wolfsburg'un kadrsou çeyrek finale kalan en iyi 2-3 kadrodan biri. 3 ay önce oynasalardı Rubin rahatlıkla eleyebilirdi ama Wolfsburg çıkışa geçmişken kendileri de sezon başı sıkıntılarını yaşarken karşılaşmaları onlariçin talihsizlik oldu. Uzatma devresini izlediğim içimn sadece ayrıntılı bir yorum yapmam zor ancak Dominguez de gittikten sonra hücum açısından biraz kısır bir takıma dönüşmüş olduğunu söylemek lazım Rubin'in. Tabii Hasan Kabze'nin düzenli bir 11 oyuncusuna dönüştüğünü görmek güzel ama daha yaratıcı bir forvet hattı gerek Kazan ekibine.

Liverpool ve Standart Liege de kendi sahalarında kazanarak çeyrek finale kalan diğer takımlar oldular.

Yazı çok uzun oldu buraya kadar sabredenlere teşekkürler:)


18 Şubat 2010 Perşembe

Dönüm noktası



Galatasaray'ın, Atletico Madrid önünde bu akşam sergileyeceği performans birçok açıdan geleceğe yönelik olarak doğrudan etkili olacak. Bu geleceğe yönelik etkiler arasında sadece bu sezonki başarıların ötesinde Rijkaard'ın Galatasaray'daki uzun vadeli hedeflerinin gerçekleşebilirliği, kadro yapısının alabileceği şekiller, yönetimin durumu vs... gibi birçok konu var. İşin ilginç yanı Galatasaray'da Aralık ayında kura çekiminde var olan iyimser hava tam tersine dönmüş durumda. O dönemde bu maç için en çok güvenilen Kewell ve Baros ile takım için önemi oynamadığı dönemde anlaşılan Sabri oynayamayacak ve klasik bir santrfora sahip olmayan Galatasaray'ın gol yollarında sıkıntı çektiği aşikar. Öyleyse bu akşam nasıl oynamalı?
Bu sezonun başından beri Rijkaard ve ekibinin takıma getirmeye çalıştığı temel ilke hız. Ancak buradaki hızdan kasıt, oyunun yönünü değiştirebilme hızı. Bu yüzden ilk yarıda sağ kanatta Keita, sol kanatta Kewell ve santrforda Baros oynadığında Galatasaray başdöndürücü bir hızla hücum edebiliyordu. Bugün kadro yapısı biraz daha değişik fakat takıma giderek uyum sağlayan ve bu hızlı yön değiştirme futbolunu sahanın bütününü gören oyun zekasıyla en iyi biçimde uygulayabilecek Elano faktörü var.

Atletico Madrid, Barcelona karşısında savunmasını öne çıkararak oyunudar bir alana sıkıştırdı. Galatasaray'ın bu oyun yapısına birebir uyum sağlaması ve bunu yaparken de savunmayı gereğinden fazla öne çıkarmaması hele ofsayt taktiği gibi maceralardan kesinlikle kaçınması lazım. Zira stoperler görece ağır ve Atletico'nun ana hücum planı ani hızlı ataklar olduğundan Forlan ve Agüero gibi açık oyuncuların cezayı kesmesi yüksek ihtimal.

Öyleyse, orta sahada topu iyi saklamalı Galatasaray. Hücumda top alabilen bir santrfor olmadığından bu top saklama işi 2. ve 3. bölgeler arasında yapılmalı. Bu durumda akla yatkın olan fiziği biraz daha müsait olan Keita'nın santrforda Arda'nın ise sağ kanada yakın oynaması. Benim kafamdaki kadroda Giovani'nin yedek oturması lazım bu formuyla. Sol kanadın, 2010 yılı baz alındığında takımın en etkili oyuncusu olan Caner'e teslim edilmesi gerekiyor. Kısacası şöyle bir diziliş öngörüyorum:

                         Leo Franco

Emre G.     Neill              Servet           Hakan Balta

                   Sarp            M. Topal

         Arda           Elano                 Caner

                           Keita

Bu şablonda istenen oyunu kurabilmek için Mehmet Topal ve Mustafa Sarp en kritik oyuncular haline geliyorlar. Mustafa zaten sahada her şeyini veren, oyun sınırları içinde agresif ve ateşleyici bir kimlikte. Kapasitesini aşan şeyler yapmaya soyunmadığında bu tip maçlarda da her zaman faydalı. Burada önemli olan Mehmet Topal'ın 2008'deki performansını yakalaması. Onun da gösterişli oynamasına gerek yok, düz ama verimli oynasın ,pas trafiğine katkıda bulunsun yeter. Atletico Madrid'in Barcelona galibiyetinde Busquets'in sergilediği performansın tam tersine ihtiyaç var yani.

Bir diğer konu da kaptırılan topların hızlı atağa dönüşmesinin engellenmesi konusu. Şu anda elde şok pres yapacak tepe noktası Hakan Şükür olan Okan-Suat-Emre yapısı yok. Arda da Elano da savunmaya yardım etseler de o tempolu presi yapamıyorlar. Bu durumda da makul ölçülerde yapılacak hız kesme amaçlı "Yugoslav faulleri"nin işe yarayabileceğini düşünüyorum.

Erken gol yenmediği sürece Atletico Madrid'in üzerine gittiğinde tehlikeler yaratabilecek potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum Galatasaray'ın, Vicente Calderon'da gol bulmak çok zor değil. Bence psikolojik faktörler de A.Madrid'in Barcelona karşısındaki oyun disiplinin aynısı sergilemesine mani olacak.

Lille Fenerbahçe maçı için de bir şeyler söylemek isterdim ama malesef bu sezon Lille'i hiç izleme fırsatım olmadı. Fransız takımlarının oyun yapısı Fnerbahçe'ye biraz ters gelebilir diye düşünmekle beraber, Fenerbahçe'nin son dönemde pas oyunu konusunda kaydadeğer bir gelişme kaydettiğini de görüyorum.



18 Aralık 2009 Cuma

Salzburg mucizesi



NBA Play-Off larından süpürmek terimine aşinayız. Ancak bugüne kadar Avrupa kupalarında istisnasız bütün maçlarını kazanıp grubu süpüren bir takım hatırlamıyorum. Dün akşam deplasmandaki Villarreal galibiyeti ile bunu başaran takım Avusturya'dan Red Bull Salzburg oldu.

Avrupa Ligi'ndeki grupların ayrıntılı değerlendirmesini yapacak kadar takip edemedim maçları açıkçası. Ancak son 24'e kalan takımlar, Şampiyonlar Ligi'nden gelen 8 takımı da katınca kalite yönünden çok umut vaat eden bir tablo oluşturuyor. Tamam Şampiyonlar Ligi ile kimsenin kıyaslama niyeti yok ancak çok sağlam ve iddialı takımlar olduğu da açık. Yani Galatasaray ve Fenerbahçe için çok kolay olacak sandığımız final yolu bir hayli sancılı.

Yine de bu format 5 takımdan 3'ünün çıktığı, deplasmansız formata nazaran çok daha isabetli. Adam gibi bir ligde, herkes hesabını iç saha dış saha maçlarını göz önüne alarak yapabiliyor. Zaten 5 takımlı abuk formatı sadece biz benimsedik ki Türkiye jupası'nda halen kullanıyoruz.

Bugünkü kura çekiminden sonra ileriyi görmek daha kolay olacak. Biz esas mevzuya dönelim. Grubunda her ne kadar bu sezon düşüşte olsalar da Villarreal ve Lazio gibi iki önemli takım arasından sıyrılan, hatta sıyrılmak ne kelime onları kırıp geçiren Salzburg'un, 90'larda yaşadığı düşüşten sonra bir türlü topralanamayan Avusturya futbolunun yoluna devam eden yegane temsilcisi olması da olayı daha ilginç kılıyor. Hatta şöyle söyleyelim. Avrupa ligi'ndeki diğer Avusturya takımlarından Rapid Wien(5), Strum Graz (4) ve Austria Wien (2) puanla gruplarını sonuncu tamamladılar. Rapid ve Sturm tek galibiyetlerini rehavet havası içinde oynan son maçlarda koparabildiler. (Sturm Graz'ın puanlarının hepsini Galatasaray'dan alması da çok acayip bir durum bu arada)

Red Bull takıma destek vermeye başladığından beri birkaç yıldır kıpırdanma var. Trapattoni'yi takıma getirerek sükse yapmışlardı, şampiyon olmayı da başardılar. Şimdi takımın başında uzun yıllar Schalke'yi çalıştıran Hollandalı Huub Stevens var.Avusturya futbolunun Avusturya çapındaki yıldızı golcü Mark Janko, Hollandalı Opdam,  AZ Alkmaar'dan tanıdığımız Cziommer ve tecrübeli Alman Zickler dışında tanıdık gelen bir oyuncu da yok kadroda. Açıkçası 90 dakika izlemediğimden yorum yapmakta zorlanıyorum ama anlaşılan Stevens iyi yardımlaşan uyumlu bir ekip kurmuş. Kurada kimi çekecekleri çok önemli. Yine de ileri gitmeseler de bir çeşit tarih yazmayı başardılar. Haklarını teslim etmek lazım.