Uzun süredir bloga dokunamadığımdan, gruplar da geçtiğimiz hafta tamamlandığından son maçlar hakkında bir değerlendirme yazmak anlamsız artık. Fakat Mayıs ayında Wembley'deki finalde olmak için, geriye kalan 16 takımın esas, ebnce de en zevkli kısmını oluşturan mücadelesi başladı. 1992'de bu stadın eski halinde kupayı alan Barcelona bu yıl yine mükemmel ve şüphesiz en büyük favori, ama geçen sezon da çok farklı değildi. Çeyrek finallere kadar kimsenin aklında olmayan final ihtimali gerçek oldu ve sürpriz sayılabilecek bir şampiyon çıktı.
Bu sene ne olacağı hakkında net bir fikir için Şubat'ı bekleyeceğiz ama ihtimalleri düşünmek için eşsiz bir fırsat olan kura çekimi önümüzde.
Grup Liderleri: Tottenham, Schalke, Man Utd, Barcelona, Bayern, Chelsea, Real Madrid, S.Donetsk
İkinciler: Inter, Lyon, Valencia, Kopenhag, Roma, Marsilya, Milan, Arsenal
Söylediğim gibi kura çekiminin ardından kimlerin yolunun açılacağını, bahar aylarının nasıl bir seyir izleyeceğini kestirebiliriz. İkinciler arasından Arsenal, Milan ve Inter öne çıkıyor. Benim aklımdan geçen kura ise (bakalım kaçta kaç tutacak) şöyle olabilir:
Tottenham-Roma
Schalke-Milan
Man Utd-Inter
Barcelona-Lyon
Bayern-Kopenhag
Chelsea-Valencia
Real Madrid-Arsenal
S. Donetsk-Valencia
Şezlongumu Kuzey Denizi kıyısına taşıdım. Artık buradan ahkam keseceğim.
Şampiyonlar Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şampiyonlar Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Aralık 2010 Cuma
3 Kasım 2010 Çarşamba
Gareth Bale
İki hafta önce izlemeyi çok istediğim halde Inter-Tottenham maçına tercih etmiştim Bursaspor-Man Utd maçını. Dün gece de aynısını yaptım. İki akşam da beni pişman eden kişi Gareth Bale oldu.
Roberto Carlos'un 2002 Dünya Kupası performansından beri böyle bir kanat oyuncusu performansı hatırlamıyorum. Aslında şöyle söylemek gerek. 2000'lerin 2. yarısından itibaren 4-3-3'ün dünya futbolunda hakim sistem konumuna gelmesi, klasik 10 numaraları hücum hattının kanatlarına iterek, çizgiye inmek yerine içe kat eden kanat oyuncusu ve hücumcu kanat bekleri tipini yaygınlaştırdı ve klasik kanat oyuncularını da geri plana itti. 3-5-2 hakim sistemken maç boyunca ileri geri çalışan oyuncular ya savunma özelliklerini geliştirerek "bek" pozisyonuna geldiler ya da takım içi rollerini kaybettiler. Son yıllarda Maicon, Daniel Alves, Türkiye'den de Gökhan Gönül gibi hücuma hzılı ve etkili biçimde çıkan oyuncular, takımlarının hücum planında bir artı değer sağlayarak bu şekilde ön plana çıkmayı başardılar
Fakat son 2 maçta gördüğümüz Gareth Bale performansı bütün bunların ötesinde, başka bir dünyadan gelmiş gibi. Galli oyuncu şu anda 4-4-1-1 dizilişiyle oynayan Tottenham takımında orta alanın solunda görev yapıyor ancak yukarıda saydığım hücumcu bek performansına daha uygun. Bu açıdan çağın mükemmel futbol takımı Barcelona'nın nazar boncuğu gibi aksak bıraktığı sol bek açığını mükemmel biçimde kapatabilir mesela. Zaten Zubizaretta da ilgilendiklerini açıklamış bile.
Topla çok hızlı, vuruşları düzgün ve isabetli, fantastik çalımlara ihtiyaç duymadan fizik gücüyle adam geçiyor ve bir anda rakibiyle arasındaki mesafeyi inanılmaz biçimde açıyor. O hızla top sürerken kafasında son hareketi de planladığın düşünüyorum çünkü biraz klişe tabirle "orta değil pas" veriyor. en önemlisi Inter maçlarında o müthiş deparlarını oyunun son dakikalarında atabilecek şekilde fizik gücünü koruyabiliyor.
Uzun zamandır bu kadar etkili bir bireysel performans izlememiştim. İnanın abartmıyorum, örneğin Ronaldo son haftalarda coşmuş durumda ama Mourinho'nun takımında tüm pozisyonların onun için hazırlandığı bir sistemde oynuyor. Bale'in durumu ise bambaşka. En iyisi aşağıya kopyaladığım Inter maçlarının videolarını (Türkiye'de youtube açıldı mı bilemiyorum ama) izleyip karar verin.
Fakat son 2 maçta gördüğümüz Gareth Bale performansı bütün bunların ötesinde, başka bir dünyadan gelmiş gibi. Galli oyuncu şu anda 4-4-1-1 dizilişiyle oynayan Tottenham takımında orta alanın solunda görev yapıyor ancak yukarıda saydığım hücumcu bek performansına daha uygun. Bu açıdan çağın mükemmel futbol takımı Barcelona'nın nazar boncuğu gibi aksak bıraktığı sol bek açığını mükemmel biçimde kapatabilir mesela. Zaten Zubizaretta da ilgilendiklerini açıklamış bile.
Topla çok hızlı, vuruşları düzgün ve isabetli, fantastik çalımlara ihtiyaç duymadan fizik gücüyle adam geçiyor ve bir anda rakibiyle arasındaki mesafeyi inanılmaz biçimde açıyor. O hızla top sürerken kafasında son hareketi de planladığın düşünüyorum çünkü biraz klişe tabirle "orta değil pas" veriyor. en önemlisi Inter maçlarında o müthiş deparlarını oyunun son dakikalarında atabilecek şekilde fizik gücünü koruyabiliyor.
Uzun zamandır bu kadar etkili bir bireysel performans izlememiştim. İnanın abartmıyorum, örneğin Ronaldo son haftalarda coşmuş durumda ama Mourinho'nun takımında tüm pozisyonların onun için hazırlandığı bir sistemde oynuyor. Bale'in durumu ise bambaşka. En iyisi aşağıya kopyaladığım Inter maçlarının videolarını (Türkiye'de youtube açıldı mı bilemiyorum ama) izleyip karar verin.
Bursaspor-Manchester United: 0-3 - Oturup düşünmenin zamanı
Bursaspor maalesef dün akşam da Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk golünü atmaya veya ilk puanını almaya muvaffak olamayarak, 4 maç sonunda beklenmedik ölçüde hayal kırıklığı yaratan bir tabloyla bizleri karşı karşıya bıraktı.
Bu tabloya bahane bulmak çok kolay. Kadrolar arasındaki kalite farkını yadsımak mümkün değil, ya da tecrübe veya şans faktörünü. Zaten tecrübe faktörü bir nevi fasit daire işlevi görüyor. Tecrübeniz olmadığı için kuraya 4. torbadan giriyorsunuz. Bu durumda da genelde devlerle eşleşip yine sizi üst torbalara taşıyacak puanı alamıyorsunuz. Kısacası, Bursaspor'un grupta sonuncu olması, bir açıdan çok sürpriz değil. Fakat bunların hiçbiri durumu açıklamaya yetmiyor. Özellikle daha önce aynı tecrübe eksikliği ve yetersiz kadrolarına rağmen can yakmayı başarmış Cluj, Anorthosis gibi örnekleri veya bugün tam kadro Barcelona'dan puan koparmayı başaran Kopenhag'ı düşündüğümüzde Türkiye Ligi şampiyonunun kayıtlara bu şekilde geçmesi çok hazin geliyor.
Bursaspor dün akşam biraz daha istekli, pozisyona giren, topu biraz daha iyi kullanan bir oyun ortaya koydu. Maçın başından itibaren harika bir gösteri serigleyen seyircinin de desteğiyle işler iyiye gidecek gibiydi. Ancak Manchester United, tabir caizse kendini hiç sıkmayarak kendi yarı sahasında top çevirdi. Bu durum biraz da Bursaspor'un taktiğinin kendi içinde çelişmesinden kaynaklandı.
Şöyle ki, oyun içinde 4-1-4-1 ile 4-3-3 arasında değişen bir dizilişle sahaya yayılan Bursaspor'da, santrfordaki Sercan ve kanatlarda yer alan Turgay ile Volkan Man Utd defans oyuncularına çok yüksek tempoda şok pres uygularken, Man Utd bu aşamayı geçtiğinde 30 metre boyunca hiçbir dirençle karşılaşmadı. Çünkü, özellikle başta stoperlerin arasına iyice gömülen Svensson olmak üzere Ergiç ve Insua rakibi orta yuvarlağın gerisinde karşılamakla görevlendirilmişti. Halbuki, yüksek tempo ve hücum pres uyguladığınızda savunmayı da öne çıkarmak ve takımın boyunu kısaltmak zorundasınız. Bu durum savunma hattınızı belki riske atar ama ne yardan ne serden geçerim anlayışıyla bu şekilde oynadığınızda hem hücum oyuncularını boşu boşuna yormuş, hem orta saha oyuncularınız topu kazandığında forvetle bağlantılarını koparmış olduklarından pas alışverişini sağlayamamış, hem de rakibe oyunu soğutma ve tempoyu kontrol etme imkanı vermiş olursunuz.
Halbuki, ilk yarıda Sercan'în Van der Sar'a yaptığı baskı sonucu tecrübeli kalecinin kısa düşen vuruşunda Svensson'un dışarı giden şutunu düşündüğümüzde, (Bu pozisyon bir duran top sonrasında gerçekleşmişti) orta sahanın pres yapan hücum oyuncularına yaklaşması halinde rakibin dengesiz yakalanmasının mümkün olduğunu görmüştük.
Gol çok biçimsiz bir dakikada gelmeseydi, Bursaspor'un oyun anlayışını olumlu yönde geliştirebileceğini öne sürebiliriz. Nitekim, Ertuğrul Sağlam'ın maç sonu açıklamaları da bu doğrultuda olmuş. Yine de ne olursa olsun, savunma hattını çıkarmaya niyeti olmayan bir Man Utd. takımını kontrataklarla yenmek mümkün değildir. Kaldı ki, 75. dakikada 1-0 mağlupken rakip yarı alanın ortasında yapayalnız kalan ve çaresizce 30 metreden şut çektikten sonra ağzından "kimse yok ki" sözleri dökülen Sercan'ın durumunu da hiçbir taktik açıklayamaz.
Son günlerin çok konuşulan ismi Sercan demişken bir parantez açalım. Yakında onunla ilgili bir yazı düşünüyorum ama birkaç maç daha bu psikoloji altında nasıl oynadığını görmem lazım. Zaten beni tanıyanlar, ne yönde bir yorumum olacağını tahmin edebilirler.
Son olarak, yazının başlığını "oturup düşünmenin zamanı" şeklinde koymamın sebebini açıklayayım. Avrupa'nın en büyük 6. ligi olduğumuzu iddia ediyoruz ve ligimizin şampiyonu ve şu andaki yenilgisiz liderinin Şampiyonlar Ligi'ndeki performansı bu. Ertuğrul Sağlam ve Bursasporlu oyuncuların geçen sene yaptıkları devrimi ve sarf ettikleri emekleri asla küçümsemek istemem. Fakat oturup düşünmemiz gereken sorular var: Ne durumdayız, kendimizi mi kandırıyoruz, ne yapmalıyız....?
15 Eylül 2010 Çarşamba
Bursaspor-Valencia: 0-4 - Kimliğini kaybeden takım
Bursaspor, tarihinin ilk Şampiyonlar Ligi mücadelesinden, kendi sahasında hezimet olarak nitelendirilebilecek bir skorla mağlup ayrıldı. Aslında, kimse (her ne kadar sezona müthiş bir başalangıç yapmış olsalar da) iki büyük yıldızını kaybetmiş, yenilenme sancılarındaki Valencia'nın bu kadar farklı kazanmasını beklemiyordu ama ortaya Başkan İbrahim Yazıcı'ya dahi "mağlubiyet olur ama bu kadarı fazla" dedirten tablo çıktı.
Maçın analizi için iki kilit nokta var birbiriyle bağlantılı. Sorulması gereken şu: Bursaspor geçen yıl nasıl şampiyon oldu? İlk olarak Savunma ile orta sahadaki Ergiç-Hüseyin ikilisinin bütünleşmesi, kazanılan topların hızlı hücumlar dönüştürerek Sercan, Ozan ve Volkan'ın hızı ve Batalla'nın akılcı sızmalarıyla kazanılan goller, savuınmadaki beklerin ve Ivankov'un hücuma katkısı sayılabilir.
İkinci olarak ise daha önce Sivasspor'un neden başaramadığıyla bağlantılı olarak özellikle 3 büyüklerle oynanan maçlarda kazanılan bir büyük takım kimliği. Açıklamak gerekirse, kendi oyun planına sadık kalarak rakibi kendi yarı sahasında kabul eden, ancak ceza sahasına gömülmeden, rakibi kaleye daha fazla yaklaştırmadan o bölgede boğan bir anlayış. Gereksiz korkularla geriye yaslanmadan aynı agresif ve ısıran, oyunbozan yapının devamı... Bütün bunların getirdiği güven, istek ve mesela Kadıköy'de ve İnönü'de son dakikalarda ayakta kalınarak 3-2 çevirilen maçlar.
Buradan Emery'nin maç sonrası yaptığı ve esasen maçın bütün şifrelerini çözen açıklamaya gelelim: "Bursaspor beklediğimizden farklı oynadı. Bize topla oynama şansı vermeleri maçı bize getirdi." Kısacası, Bursaspor'un ve Ertuğrul Sağlam'ın kendilerini bu arenaya getiren oyun anlayışına ihanet ettiklerini söyleyebiliriz. Belki de psikolojik faktörlerle çok geride kurulan bir defans hattının yanında bugün ayrıca iyi günlerinde de olmayan Ergiç-Hüseyin ikilisinin de fazlasıyla geride kalması orta sahanın tamamen Valencia'nın eline geçmesine sebep oldu. Fiziksel açıdan tam hazır olmadığı belli olan Insua böylece 60 metrelik bir alanı tek başına kullanmak zorunda kaldı. Oyuna istekli başlayan Volkan ve Ozan'ın da Mathieu ve Bruno önünde fiziksel olarak ezilmesi sonucu Bursaspor geriden top çıkaramayan, ilerde de rakibi rahatsız edemeyen bir takıma dönüştü. Bu yapı yine de belki 0-0'lık bir oyun için sürdürülebilirdi ancak Tino Costa'nın mükemmel golü Valencia'nın hakimiyetini pekiştirdi. Bursaspor, 25-35. dakikalar arası hariç hiç baskı kuramadı.
Bursaspor orta sahasındaki boşluk, Valencia'nın 4-2-3-1 sistemindeki teknik kapasitesi yüksek üçlünün çok rahat hareket etmesine ve yer değiştirerek Bursaspor savunmasını zorlamasını kolaylaştırdı. Yine aynı sebepten Mehmet Topal ve Tino Costa tüm topları karşılayıp, kendilerini rahatsız eden kimse de olmadığından başarılı bir şekilde hücuma katmayı başardılar. Zaten dikkat edilirse ilk golde Costa'nın çevresinde hiç kimse yoktu.
İknici yarıda da aynı yapı değişmediğinden Bursaspor'un baskı kurması beklenemezdi. Fazlasıyla hareketsiz kalan Nunez ve etkisiz Hüseyin'in yerine Sercan ve Turgay'ın girmesi bir an hareket getirir gibi oldu. Özellikle Sercan, gladyatörlerin önüne atılmış aç bir aslan misali hırslı ve istekliydi ve Valencia savunmasının da dengesini bozmayı başardı. Belki ilk 11'de oynasaydı Rakip savunmanın oyunu bu kadar ilerde kurmasını engelleyebilirdi.
Üçüncü gol tek kelimeyle trajikomik bir defans hatası. Aslında bu gol maçı da fiilen bitirdi. Bu arada 3. golde de iyice anlaşıldı ki, ne kadar tecrübeli ve olumlu katkılar sağlayan bir isim de olsa, kaleci Ivankov bu düzey için fazlasıyla ağır. Bence ilk gol her ne kadar çok beklenmedik ve mükemmel bir vuruştan gelmiş olsa da daha çevik bir kaleci ilk üç goldeki topları da daha erken reaksiyon göstererek çıkarabilirdi.
Son olarak, bir parantez Mehmet Topal'a açalım. Kafası rahat olduğunda, hücuma da katkı sağlayabilen, o klişeleşmiş çift yönlü orta saha oyuncuları gibi oynayabileceğini gösterdi dün akşam. Hem oyun bozan hem de oyun kuran bir isim oldu. Neyse ki Hiddink'in gözü önünde cereyan etti bütün bu performans.
Grupta Rangers'ın Old Trafford'dan puanla dönemsinin ardından Ibrox'taki maç şimdi çok kritik bir hale geldi. Bursaspor oradan puanla dönemezse 3.lük hesaplarının dahi çok zora gireceğini düşünüyorum. Aslında imkansız bir şeyden bahsetmiyoruz. Kaliteli bir kadroya sahip bir takımın kendi kimliğini bulması yeterli olacaktır.
24 Mayıs 2010 Pazartesi
Avrupa'nın en büyüğü Inter
2009-2010 sezonunun tartışmasız en iyisi olan takım dün gece tacını giydi. Bu "tartışmasız en iyi" yorumum, Şampiyonlar Ligi kupasını alırken kendi geldiği lig dışındaki en büyük 3 ligin bu sezonki şampiyonlarını safdışı bırakmalarından kaynaklanıyor.
Dünkü maç öncesindeki beklentiler büyük ölçüde gerçekleşti. Topa sahip olma oranı %66-34 lehine olsa da, hücumda Robben dışında alternatifsiz kalmanın ve başta Van Buyten olmak üzere çok ağır stoperlere sahip olmanın faturasını ödedi diyebiliriz bir yerde Bayern için. Mourinho'nun bu maçta yaptığı ek hamle, kağıt üzerindeki 4-3-3 sisteminde Milito'yu tamamlayan Eto'o ve Pandev'in esasında tipik birer kanat oyuncusuymuşcasına bekleriyle bir bütün halinde oynamalarıydı. Bu durum sistemi fiilen 4-4-1-1'e döndürdü ve Inter'in atakalrı ve golleri de bu 1-1 olan Sneijder ve milito'yla gerçekleşti. Pandev'in Robben'in kilitlenmesinde ve takımın hücuma çıkmasında özellikle ikili mücadelelerdeki kuvvetli görüntüsüyle ön plana çıktığını söylemek gerek.
Milito'ya ayrı bir paragraf açmak gerek. 31 yaşına kadar kariyerinde hep orta sınıf takımlarda oynamış Arjantinli santrfor bu sezonun kaderini belirleyen adam oldu. Hem 3 kupayı da getiren final maçlarındaki kritik gollere imza atan isimdi, hem de önceki turlarda Barcelona ve Chelsea'ye attığı goller farkı yaratan etkenler oldu. Şu anda Arjantin'in iştah kabartan hücum hattı için de muhtemelen Tevez ve Higuain'in önünde santrfor mevkii için ilk seçeneğe dönüştü.
Yine de bütün dünya futbol kamuoyunun üzeirnde birleştiği gibi Inter'in tek büyük gerçek starı Jose Mourinho. Üstelik yalnızca bu hissi ve imajı vermesi dahi karşı taraf üzerinde yeterince önemli bir psikolojik etki yaratırken, taktik zekasının uygulamasını her maçta oyuncularından almayı başarıyor.
Bu sezon kupayı kaçırdığı için gelecek yılı şimdide iple çeken birçok takımın olması vaat edilen heyecanı arttırıyor. Gelecek sezon, gidenden daha heyecanlı ve sürprizli olur umarım.
Share |
22 Mayıs 2010 Cumartesi
Şampiyonlar Ligi final öncesi
Dünya Kupası'nın başlamasına tam 20 gün kala, 2009-2010 sezonu müthiş bir kapanış galasıyla perde indirecek bu akşam.
Çeyrek finaller öncesinde gönlümden geçen finalin adının Bayern-Inter olduğunu söylemiş birisi olarak bu akşam çok güzel ve çekişmeli bir maç olmasını bekliyorum elbette. İki takım da belki de sezon başında ummadıkları kadar güzel bir sezon yaşadılar ve ülkelerinde hem lig hem de kupa şampiyonu oldular. Şimdi 3. kupanın peşindeler.
Inter, bu yıl "dünya standartlarının üzerinde" olduğu söylenen Barcelona ve İngiltere'de duble yapmayı başaran Chelsea maçlarında da görüldüğü gibi rakibe alan bırakmayarak çok etkili bir savunma anlayışını sahaya yansıtabilen bir takım. Bu savunmada ön plana çıkan husus, takımın geriye gömülmekten çekinmemesi ve çoğu zaman savunmanın önünde oynayan Cambiasso ve Chivu'nun ilk müdahalenin ardından bariz bir şekilde stoperlerle bütünleşik bir blo k halinde oynamaları. Tabii bu durumda ortadan Inter savunmasını delmek mümkün olmuyor.
Inter'in en büyük artısı savunmanın yanında, buraya daha önce de yazdığım gibi halihazırda dünyanın en hızlı ve etkili biçimde karşı atağa çıkan takımı olması. Burada kilit oyuncu ise Sneijder. Sahanın bütününün farkında olan ve öldürücü paslarıyla bu bahsettiğim hızlı atakları genelde başlatan isim. Bu oyun yapısına son derece uygun olan Eto'o ve harika bir sezon geçiren Milito'nun varlığı tehdidin boyutunu arttırıyor.
Bayern'in oyun anlayışı ise orta sahayı çabuk geçmek üzerine kurulu. Bugüne kadar oynadıkları bütün maçlarda tempoyu yükseltip, topu savunmadan hemen çıkararak kanatlardaki Ribery ve Robben'e verdikten sonra set hücumuna geçtiklerini gördük. Burada R&R basketboldaki point guardlar gibi takımın hücum seçeneklerini belirleyen oyuncular olurken, Van Gaal'in çok efektif biçimde kullanmayı başardığı ve bence geçtiğimiz sezonun en iyi Bosman transferi olan Oliç mütemadiyen hareket ederek rakip savunmanın dengesini bozmaya çalışıyor. Zaten Gomez veya Klose gibi kağıt üzerinde daha iyi golcü diyebileceğimiz adamaların tercih edilmemesinde de bu durumun, yani bu iki ismin nispeten kolay kontrol edilebilmesinin payı büyük.
Bu akşam Ribery'nin yerine Hamit oynayacak. Bu durum Inter'de tehdidin azaldığı algısını beraberinde getirerek bütün dikkati Robben'in üzerine çekebilir. Fakat Hamit'in de Ribery gibi fantastik çalımlar atamasa veya ani hızlanmalarla adam geçemese de önemli artıları var. Birincisi Maicon'un tehlikeli çıkışlarını önleyecek olması, ikincisi de yüksek fizik gücünün avantajıyla ikili mücadelelerden kaçmayan yapısının Inter orta sahasında yaratacağı sıkıntı.
Bayern'in iki stoperi takımın en zayıf karnını oluşturuyor. Gerek yan toplarda gerek hızlı ataklarda sıkıntı yaşamaları ve Man Utd maçında olduğu gibi kısa zamanda kalelerinde 3 gol birden görmeleri dahi muhtemel.
Bu verilerin ışığında Bayern'in topa daha çok sahip olacağını ve kaptan Van Bommel tarafından yönlendirilecek oyunun ortalama standartlarına göre final psikolojisinin de etkisiyle daha düşük tempoda seyretymesi muhtemel. Sağ kanatta topu alıp genelde içeriye doğru driplinglerle şut ya da öldürücü pas pozisyonu arayan Robben'in bu oyun anlayışı onu ortadaki girdaba çekmek isteyecek Inter'in işine gelecektir. O yüzden maçın gidişatına göre Robben ve Hamit'in yer değiştirmeleri mantıklı olabilir. Böylece maçın düğümünü çözecek bir Robben-Maicon düellosu izleyebiliriz.
Inter'de Mourinho'nun ne yapacağını kestirmek çok güç. Maçın genelinin yukarıdaki gibi geçeceği fikrinde olsam da, Inter'in zaman zaman bütün yakımı ileriye çıkartıp bölüm bölüm şok pres uygulayarak ani toplar kazanmasını da bekleyebiliriz. Bu durumda Inter'in atacağı bir gol Bayern'in bütün oyun yapısını bozacaktır.
İki taktik ustasının satrançvari hamlelerini izleyecek olmak şimdiden heyecanlandırıyor beni. Son tahlilde Inter'i biraz daha avantajlı görüyorum ama her koşulda izlenmeye değer bir maç bizi bekliyor...
Share |
29 Nisan 2010 Perşembe
Sürpriz final: Inter-Bayern
Uzun yıllar sonra Şampiyonlar Ligi'nde sezon başında pek az kişinin tahmin edebileceği bir adı var finalin. İki takıma da özel bir sempatim yok, hatta Bayern'e genelde gıcık da sayılabilirim ama şunu kabul etmek lazım ki, çok zor yollardan geçerek, gerek hocalarının rakiplerine üstün çıkması, gerek zamanında devreye giren yıldızlar ve görev asamları, gerekse kimi maçlarda şanslarıyla olsun finalde olmayı hak ediyorlar. Ayrıca, hegemonyaya dönüşmeye başlamasından korktuğum İngiliz-İspanyol zincirinin kırılması da güzel.
Çeyrek finaller öncesinde çoğunluk ufukta Man Utd-Barcelona finalini görürken, 30 Mart tarihinde gönlümden Bayern-Inter finalinin geçtiğini ancak mantığımın başka şey söylediğini yazmıştım. Şimdi gururla ben demiştim diyemesem de, ben hisstemiştim diyebildiğim için mutluyum:)
Eşleşmelerin değelendirmesine dün gece Camp Nou'daki maçla başlarsak, %75'e yakın topa sahip olma oranı ve 60 küsur pasa karşı 555 pasla istatistiklerde rakibini ezen Barcelona, üstelik yaklaşık 70 dakika 1 kişi fazla oynamasına rağmen kilitlendi.
Bildiğiniz gibi İtalyanca "catenacio" kilit anlamına geliyor. Dün gece de sahayı kafasında 3'e bölmüş ve kendi kalesinden başlayan bölge dışındaki diğer 2 bölgeyi yok sayarak, tüm oyuncularını ilk bölgede alan bırakmamaya konsantre etmişti Mourinho. Barcelona, oyunun boyu kısaldığı için mecburen genişletme yoluna gitti ama Inter'in tatlı sert bir anlayışla ilk toplar dahil her topta kendini göstermesi bu oyun genişletmenin başarılı olması için anahtar kavram olan "hız"ın devreye girememesine yol açtı.
Maçın bitiminden bu yana yaklaşık 4 saat geçti. Internette çoğunlukla Inter ve Mourinho'yu kötüleyen, oyunu çirkinleştirmekle suçlayan yorumlar okuyorum. Açıkçası iki açıdan anlam veremiyorum buna. Birincisi, herkesin dünyanın en iyi takımı olduğu üzerinde uzlaştığı Barcelona'yı herhangi bir takımın üstüne giderek, oyuna hakim olarak, eze eze yenmesinin olanaksızlığı. Bu noktada kusura bakmayın hiç kimse Şampiyonlar Ligi finalinde oyunu güzellleştirmeyi düşünmez. Kaldı ki bu takım 8 gün önce Barcelona'ya muhteşem bir kontratak oyunuyla 3 gol atmayı başarmış, bugün de 10 kişi kalmasaydı ikinci yarıda kontratak girişimlerinde bulunma ihitmali çok yüksekti. Yani pragmatik davrandığı için Mourinho'ya kızmak yersiz.
İkinci konu da hücum futbolu fetişizmi. Bu işten para kazanmak için yapan, futbolu gerçek anlamda sevmeyip bir kazanç kapısı olarak görenler meclisten dışarı, hepimiz bu oyunun güzel oynanışını seviyoruz. Kendimize hep çok yetenekli hücum gücü yüksek yıldızları idol yapıyoruz, takımımız rakibini ezip iki tane atsa neden üçüncüyü atmadı diye hayıflanıyoruz. Ayrıca herhangi bir takımın başdöndürücü bir hızla, verimli bir pas oyunu oynaması bizi mest ediyor. Bunların hepsini bir yana, hücum futbolu fetişizmini bir yana bırakmak. lazım. Hücum eden takım kafadan iyidir, defans yapan ise kafadan kötüdür anlayışı bence alınacak zevki de olumsuz etkiliyor, hatta gerçeklerin görülmesini engelliyor. Örneğin 2006 Dünya Kupası'nda catenacio ile ilgisi olmayan, orta sahada presle top kapmaya dayalı oyunbozan bir tempo futbolu oynayan İtalya önyargılılara kendini beğendiremedi. Bazı klişeler var çünkü. Ancak malesef Brezilya her zaman hücum futbolu, Hollanda her zaman total futbol, Almanya'da disiplinli fizik futbolu oynamıyor. Tıpkı İtalyanların her zaman catenaccio oynamadığı gibi.
Diğer yandan, bütün takımlar kendilerinden güçlü gördüklerine karşı kapanıyorlar. Ancak tüm kapananların başarıya ulaşması mümkün mü? Buradan da defalarca övgüler yağdırdığımız Barcelona'yı son iki senedir kim durdurabildi? Geçen yıl son dakika golüyle ve biraz da hakem etkisiyle geçilen Hiddink'in Chelsea'si ve dün akşam gördüğümüz Inter'in Mourinho'su. Takımı ceza sahası çizgisine kadar çekti, bütün maç mahkum oynayıp yukarıdaki istatistiklerin ortaya çıkmasına yol açtı ama neticede bir tek gol dışında gedik vermedi. Kimse kızmasın, bu kusursuz bir savunma performansıdır ve geçen turda Barcelona'nın ve Messi'nin kusursuz hücum performansını alkışlayan ben; bu sefer de Inter'in kusursuz kilidini alkışlamak zorundayım.
Mourinho'nun maçtan sonraki sevinç gösterileri fazla abartılıydı, ama onu bazen kendi haline bırakmak lazım; delilik-dahilik arasındaki ince çizgi misali. Sonuçta Guardiola'ya üstünlük sağladığı gerçek. Guardiola'nın çıkardığı kadro ve değişikliklerri de takımın kilitlenmesinde pay sahibi oldu kanımca. Özellikle ilk maçta atılan gol de hafızalarda taptazeyken, neredeyse kendi sahasından çıkmayan Milito'yu sol bek oynatmak çok anlamsız geldi bana. Bu durum hem oyunu genişletmeye çalışan Barcelona'nın en iyi yaptığı şey olan kanattan kanada oyunu hızla değiştirme planının sekteye uğramasına yol açtı. Hem de sol çizgide atak varyasyonu olmayınca Pedro'nun o bölgede çakılı kalmasına ve içerlere girip bu sezon sıkça gösterdiği sürpriz golcü hüviyetinin hükümsüzleşmesine sebep oldu.
Ibrahimoviç için ise sezon başında korktuğum takımın yapısın uymama durumu giderek belirginleşiyor gibi. Dün geceden sonra taraftarla barışması vakit alacaktır. Ancak o çıkarken önce Bojan sonra da Jeffren'in (ne kadar formda olsa da) girmesi hiçbir fayda sağlamadı. Bazan tecrübe basit bir artı değerden fazlasıdır. Ne yazık ki, Thierry Henry'nin bunu ispatlama şansı olamadı.
Diğer eşleşmede ise konuşulacak fazla bir şey yok aslında. Fazlasıyla tek taraflı bir yarı final ve iki maçta da rakibini ezen bir Bayern. Hat-trick yapan Oliç muhtemelen sezonun en iyi Bosman transferi. Hamit'in de Ribery'nin yerinde iyi oynayıp bir asist yapması sevindirici. Ribery maalesef finali de kaçıracak ama burdaki teselli kaynağı Hamit'in oynayacak olması. Neyse finale çok var daha...
20 Nisan 2010 Salı
Barcelona-Inter
Erken final diyenler de var, gruptaki kapışmaların rövanşı da. Star TV canlı yayında vermeyecekmiş ama şu oyunla azıcık da olsa ilgilenenlerin izlemenin bir yolunu bulacağından eminim Milano'daki kapışmayı.
Mourinho'nun Chelsea başında olduğu dönemler, Barcelona'nın da Rijkaard ile başlayan ve sürekli olarak gelişen total futbolun 21. yüzyıl versiyonunun sahneye konması ile aynı döneme rastladığından çoğu futbolsever açık veya gizli bir şekilde Mourinho'nun Barca'yı durdurmasını ister/bekler veya bundan çekinirdi. Bu yüzden bu o dönem 2 kez yaşanan Barcelona Chelsea eşleşmeleri birer ŞL klasiği olarak hafızalara kazındı.
Hafta sonu çok istememe rağmen ne Inter'in, ne de Barcelona'nın maçlarını izleyebildim. Gerçi Cuma gecesi Inter maçının son yarım saatini izleme ve Maicon'un mükemmel golünü görme şansım oldu. Inter için şüphesiz Şampiyonlar Ligi bu sezon ön planda. Tabii ki Moratti'nin, takım üstelik Barcelona'yı eleyip finale gelirse neden Serie A'yı Roma'ya kaptırdık diyecek hali yok. Rakip Juventus'un uzun süre 10 kişi oynamış olması ve bu yıl hepten kayıp bir sezon yaşamaları Inter'in galibiyetini kolaylaştımıştır ancak bu faktörlerin dahi bizi, sahaya konulan kazanma hırsını küçümseme yanılgısına düşürmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Mourinho, son olarak da FM'cilerin "mind games comment" olarak bildikleri türden bir açıklama yaparak Guardiloa'ya övgüler yağdırdı. Barcelona cephesinde ise İzlanda'daki volkan yüzünden Avrupa'da hayatın felç olmasının bir sonucu olarak yapılan Barcelona-Milano otobüs yolculuğu ve yolda izlenen "Invictus" filmi var manşetlerde. Erişilemez denen bir takım için sempatiklik katsayısını bir hayli arttıran bir durum elbette.
Ancak saha içine dönersek bence Guardiola, "Invictus" filminden ziyade ŞL'de gruplarda Milano'da oynanan maçı ve hafta sonu oynanan Espanyol maçını izletmiştir oyuncularına. Zira (bir de La Liga'da ilk devre oynanan Valencia maçı var) bu maçların ortak özelliği Barcelona'nın bu sezon gol atamadığı maçlar olmaları. Inter'in yine o maçtakine benzer bir anlayışla mücadele edeceğini öngörmek kehanet değil fakat Inter için artı bir nokta var ki, o da takımın kontratak kalitesini arttırmış olması. Kanaatimce Avrupa'nın en hızlı atağa çıkan 2-3 takımından biri haline dönüştü Inter.
Çok zor bir fikstürden (Arsenal*2 ve Real) başta über-Messi sayesinde güle oynaya çıkan Barcelona'nın derbide aldığı beraberlik üzerinde çok fazla durmuyorum.Tahminimce onlar da Emirates'te Arsenal karşısında izlediğimiz inanılmaz baskının bir benzeriyle başlayacaklar. Iniesta'nın yokluğu önemli değil diyenlere katılmıyorum çünkü onun zekasına sahip bir oyuncu dünyada çok az bulunuyor. Inter'in bu baskıdan kurtulabilecek tek avantajı savunmadan çıkabilecek Maicon ve Lucio gibi teknik kapasitesi yüksek oyuncularının bulunması ki, Arsenal'de bu yoktu.
Oyun ilerledikçe Inter'in savunma merkezinin yavaş yavaş ileri kayacağını ve Barcelona'yı presle rahatsız etmeye çalışacaklarını tahmin ediyorum. Bütün bu hesapların işlemesi Barcelona'nın gol bulamamasına bağlı elbette.
Bir paragraf da bu eşleşmeyi daha ilginç kılan Ibrahimoviç-Eto'o karşılaşmasına ayırmak gerek. Ibra, bu gece Arsenal önünde olduğundan çok daha az pozisyon bulacak ama Inter taraftarı önünde gol atmayı çok istediğini tahmin ediyorum. Muhtemelen Guardiola onun bu isteğinin "one man show"a dönüşebilme ihtimalinin farkındadır ve onu uyarmıştır. En büyük, hatta yegane yıldızı olduğu takımdan ayrılıp, birkaç sıra gerideki bir yıldıza dönüşmek ve kendisine "tapan" bir taraftarın önüne çıkmak nasıl bir psikolojidir... Gol atarsa maçın en üzerine konuşulmaya değer hikayesi olacaktır kesin. Eto'o için ise bu sezonki performansıyla "takım oyuncusu striker" nasıl olunur sorusu üzerine çeşitlemeler sergilediği yorumunu yapabilirim. Bunun bir uzantısı olarak Barcelona maçında ona çok iş düşeceği de ortada.
Bu sezon izlediğim maçları ve takımların yapılarını aklımın süzgecinden geçirdiğimde maçın ve turun favorisi elbette Barcelona gibi görünüyor. Ama gönlümden geçtğini daha önce yazdığım Inter-Bayern finali de gerçekleşecekmiş gibi bir his de var içimde, engel olamadığım.
8 Nisan 2010 Perşembe
R&R veya Louis van Gaal
Salı akşamı futbol oyununun geleceğini adım adım yeniden tanımlayan bir takım ve her izlendiğinde "dünyanın en iyisi kim?" sorusunu bir daha sordurtmamaya kararlı olan Messi sayesinde doyumsuz bir futbol zevki yaşadık. Ancak yaşanacak zevkin bitmediğine, ne mutlu ki Man Utd-Bayern maçında bir kez daha tanıklık ettik.
Şampiyonlar ligi’nde 2009/10 sezonu başladığında büyük bir çoğunluğun tahmin edemeyeceği bir tablo var ortada. Üstelik çok zor gruplardan çıkan ve her aşamada sürpriz gerçekleştiren Bayern ve Lyon’dan birisinin adının finalde yazılı olacağı kesinleşti. Hem de Bayern 2001’de kupayı aldığından beri, Lyon ise tarihinde ilk kez yarı finale çıkmayı başarmışken. 2004’te Monaco’nun başarısından bu yana ilk kez bir Fransız takımı yarı finalde, Alman takımları da 2002'de Leverkusen'in yaptığından beri bunu ilk kez başarıyor.
Çeyrek final kuraları çekildiğinde, Chelsea’nin de elenmesinin ardından finalin adı Man Utd-Barcelona olarak tescillendi diyenler yanıldı. Bu yanılgıyı ortaya çıkaran ise 1999 finalinin intikamını alan Bayern Münih oldu. İki takım arasındaki 180 dakikaya bakarsak Man Ud’ın hem daha iyi bir takım olduğunu hem de turu daha fazla hak eden takım olduğunu söylemek mümkün olsa da, Bayern’in eksik taraflarını başa baş bir mücadele ve ondan ziyade oyun disiplini ve “kararlılık” sayesinde nasıl kapattığının hakkını vermek gerek.
Robben ve Ribery’si olan bir takım herkesi yenebilir ama böyle bir defans ve kaleciyle herkese yenilebilir de demiştim. Fiorentina ve Man Utd eşleşmeleri bu fikrimi doğruladı. Şimdi defansif anlamda Ronaldo-Kaka-Higuain üçlüsüne mükemmel biçimde direnerek 2 maçta sadece 1 gol yemeyi başarmış, kalecisi Lloris’in istim üzerinde olduğu (Bordeaux maçının son dakikalarında Wendel’in kafasını nasıl çıkardığını tekrar tekrar izlemek lazım) ve bu sezon 10 maçta kalesinde sadece 6 gol görmüş Lyon’a karşı bu hücum gücünü göstermeye çalışacak. Lyon’un da ligi domine ettiği ve kadrosunda Malouda, Essien, Diarra gibi oyuncular barındırdığısezonlarda Avrupa’da gösteremediği başarıyı şimdi göstermesi de ayrıca ilginç bir nokta.
Maça dönecek olursak, en çok hoşuma giden taraf ilk 10 dakikada gelen iki golün ardından Man Utd’ın asla tempoyu düşürmemesi oldu. Orta sahanın tempoyu arttırması ve etkili bir pres konusunda halen dünyanın en iyi takımı olduklarını düşünüyorum. İlk yarıda Bayern’in üzerine kabus gibi çöktüler. Kanatlardaki Rafael ve Evra Robben’in ve Ribery’nin adam kovalamadaki yersizliklerinden ve Bayern’in bekleri Lahm ve Badstuber’in, Nani ve Valencia’yı çok geride karşılamak zorunda olmalarından dolayı çok geniş hareket alanları buldular. İlk yarı tamamen Man Utd’ın kontrolünde giderken skor da 3-0’a dönünce her şeyin bekleneden kısa vee kolay olduğu algısı oturmaya başlar gibi oldu zihinlerde.
Bu algıyı yıkan biraz da Carrick’in hatasından yararlanan Oliç oldu. Gol hem Bayern için FM/CM tabiriyle bir “lifeline” olarak 2. yarıya umutlu çıkmalarını sağladı, hem de Man Utd’ın, ister istemez daha temkinli ve daha az forse eden bir oyun anlayışı benimsemesine yol açtı.
İlk yarıda hiç etkili olamayan Ribery, ikinci yarının başlangıcıyla birlikte oyuna yavaş yavaş ağırlığını koymaya başladı.Önce kendisine yapılan faulü belirgin biçimde hakemin gözüne sokarak, Rafael’in çocukça bir hatayla 2. sarı kartını almasını sağladı. Sonra da 10 kişi kaldıktan sonra geriye kapanan Man Utd karşsında orta sahada hareket edebildiği alanın 30-40 m.’ye çıkmasıyla driplingleriyle takımı rahatlattı. En sonunda da akıllı bir korner kullanarak golün hazırlayıcısı oldu.
İkinci yarıdaki Bayern baskısında göz önüne alınması gereken faktörlerin başında sabır ve şuur geliyor. Paniğe kapılmadan, topları şişirmeden ama kısır bir taktikle de değil araştırmacı bir anlayışla baskı kurdu Bayern. Elbette Man Utd. 10 kişi kalmasaydı ve Rooney çıktıktan sonra ileride top tutabilecek birisi olsaydı böyle bir duruma düşmezdi. Ancak van Gal sanki bir senaryoyu icra edercesine kusursuz oynattı takımını.
Hollandalı teknik adam yavaş yavaş dünya futbol sahnesine 2. büyük dönüşünü yapmaya hazırlanıyor. Devre arasında yaptığı Müler-Gomez değişikliği sadece forveti ikileyip vasat oynayan bir oyuncuyu çıkarmaktan ibaret değildi. Olic gibi ekstra dayanıklı ve mücadeleci bir forvetin yanına, stoperleri sabit tutarak takımın ilerde kalmasını sağlayacak yapılı bir santrfor ekleyerek Man Utd. defansını 2. yarıda oyuna katkısını sıfırlamayı başardı.
Robben’in başlıca hayranlarından biriyim, bunun bu blogda da çeşitli postlarımda dile getirdim zaten. Tek bir oyuncuya güzelleme yapmanın da bir sınırı olduğundan bu yazıda ona ayrı bir yer yok. Ama yine de “o ne goldü?” demek hakkım.
Yarı finalleri heyecanla bekliyorum. Gönlümden Bayern-Inter finali geçiyor demiştim ancak Messi böyle oynadığı sürece Mourinho ne yaparsa yapsın çaresi olmayacak gibi. Yine de bekleyip görmek lazım.
Share
30 Mart 2010 Salı
Şampiyonlar Ligi çeyrek finaller-I
Hayatımda geçen haftayı kişisel zevklerime hiç vakit ayırmadan geçirdiğim için bugün Şampiyonlar Ligi çeyrek final maçlarını başlayacağını öğrenince garip hissetim kendimi, "ne kadar çabuk?" diye sordum. Tabi bir hafta ara vermeleri gayet yeterli hatta bazı takımlar 3 hafta sonra dönecekler Devler Ligi arenasına.
Çeyrek finallerin en ilginç eşleşmesi çoğu futbolsevere göre Arsenal-Barcelona maçları olacak. Gerek Henry-Arsenal ve Fabregas-Barcelona ilişkisi olsun; gerekse Arsenal'in oyun yapısının biraz biraz Barcelona'yı andırması olsun bu eşleşmeyi ilginç kılan birçok faktör var. Ama bu maçla ve Inter-CSKA maçıyla ilgili yorumlşarımı yarın yazacağım.
Lyon-Bordeaux maçı her türlü sonuca sahne olabilecek bir maç gibi görünüyor. Neticede kazanan Fransızlar olacak yarı finalde garanti bir takımları var. Bordeaux genel olarak daha dengeli ve sakin bir takım görüntüsündeyken, Lyon zaman zaman ilginç patlamalar yapabiliyor. Real önündeki performanslarıyla maksimuma ulaştılar ama bu durum, o maçların altındaki bir performansın Bordeaux'yu elemeye yetmeyeceği anlamına gelmiyor elbette.
Benim heyecanla beklediğim eşleşme ise Bayern-Man Utd eşleşmesi. Hemen herkes kuralar çekildikten sonra geçen sezonki finalin tekrarının yaşanmasının yolunun açıldığı yorumunu yaptı. Man Utd'a oldum olası sempati beslemiş değilim ancak Ferguson'un başarılarına her zaman saygı duydum. Ayrıca, Messi'nin son dönemdeki insanüstü performansı sayılmazsa yılın en iyisi olduğunu düşündüğüm Rooney faktörü de ibreyi İngilizler yönüne döndürüyor.
Ancak burada birkaç defa Bayern'e methiyeler düzen yazılar yazdım, arşivde duruyor saklayacak değilim. Bu eşleşmede onların çok kolay teslim olmayacaklarını düşünüyorum. Özellikle Robben-Evra kapışmasını izlemek çok keyifli olacak. Bayern son dönemde ligde sallantılı bir dönem geçirmekte, ancak aynı dertten Inter de muzdarip, bu yüzden bunun üst üste alınan başarılı sonuçların ardından,Şampiyonlar Ligi'nde de iyi bir konuma gelinmesinin ardından yaşanan bir konsantrasyon sorunu olabilme ihtimalini de gözden kaçırmamak gerek. Bayern, Man Utd.'ı elemek istiyorsa sadece Ribery ve Robben'in teknik kapasitesine güvenerek bunu yapamaz, başta van Bommel ve Schweinsteiger olmak üzere iki maçta da orta sahanın kontrolünü kaybetmeden, Man Utd'ın Fletcher ve Park gibi oyuncuların kıvılcımını yakabileceği ani tempo parlamalarına derhal karşılık verebilmeleri şart. Bir şart daha var ama onu yapabileceklerinden emin değilim: Rooney'e dikkat etmek.
Aslında bunu kuralar ilk çekildiği gün yazmalıydım ama bugüne denk geldi: Mantığım böyle demese de gönlümden Inter-Bayern finali geçiyor. Bakalım...
Çeyrek finallerin en ilginç eşleşmesi çoğu futbolsevere göre Arsenal-Barcelona maçları olacak. Gerek Henry-Arsenal ve Fabregas-Barcelona ilişkisi olsun; gerekse Arsenal'in oyun yapısının biraz biraz Barcelona'yı andırması olsun bu eşleşmeyi ilginç kılan birçok faktör var. Ama bu maçla ve Inter-CSKA maçıyla ilgili yorumlşarımı yarın yazacağım.
Lyon-Bordeaux maçı her türlü sonuca sahne olabilecek bir maç gibi görünüyor. Neticede kazanan Fransızlar olacak yarı finalde garanti bir takımları var. Bordeaux genel olarak daha dengeli ve sakin bir takım görüntüsündeyken, Lyon zaman zaman ilginç patlamalar yapabiliyor. Real önündeki performanslarıyla maksimuma ulaştılar ama bu durum, o maçların altındaki bir performansın Bordeaux'yu elemeye yetmeyeceği anlamına gelmiyor elbette.
Benim heyecanla beklediğim eşleşme ise Bayern-Man Utd eşleşmesi. Hemen herkes kuralar çekildikten sonra geçen sezonki finalin tekrarının yaşanmasının yolunun açıldığı yorumunu yaptı. Man Utd'a oldum olası sempati beslemiş değilim ancak Ferguson'un başarılarına her zaman saygı duydum. Ayrıca, Messi'nin son dönemdeki insanüstü performansı sayılmazsa yılın en iyisi olduğunu düşündüğüm Rooney faktörü de ibreyi İngilizler yönüne döndürüyor.
Ancak burada birkaç defa Bayern'e methiyeler düzen yazılar yazdım, arşivde duruyor saklayacak değilim. Bu eşleşmede onların çok kolay teslim olmayacaklarını düşünüyorum. Özellikle Robben-Evra kapışmasını izlemek çok keyifli olacak. Bayern son dönemde ligde sallantılı bir dönem geçirmekte, ancak aynı dertten Inter de muzdarip, bu yüzden bunun üst üste alınan başarılı sonuçların ardından,Şampiyonlar Ligi'nde de iyi bir konuma gelinmesinin ardından yaşanan bir konsantrasyon sorunu olabilme ihtimalini de gözden kaçırmamak gerek. Bayern, Man Utd.'ı elemek istiyorsa sadece Ribery ve Robben'in teknik kapasitesine güvenerek bunu yapamaz, başta van Bommel ve Schweinsteiger olmak üzere iki maçta da orta sahanın kontrolünü kaybetmeden, Man Utd'ın Fletcher ve Park gibi oyuncuların kıvılcımını yakabileceği ani tempo parlamalarına derhal karşılık verebilmeleri şart. Bir şart daha var ama onu yapabileceklerinden emin değilim: Rooney'e dikkat etmek.
Aslında bunu kuralar ilk çekildiği gün yazmalıydım ama bugüne denk geldi: Mantığım böyle demese de gönlümden Inter-Bayern finali geçiyor. Bakalım...
10 Mart 2010 Çarşamba
Futbol yıldız oyuncularla oynanır!
Geçtiğimiz akşam Şampiyonlar Ligi'nde iki maçta atılan 10 gol, eleme turlarında pek de alışık olmadığımız, ama keyifli olduğunu da inkar edemeyeceğimiz bir durum yaşattı bize.
İki maç arasında bir seçim yapacağımda, Arsenal son dönemde çok formda olmasına rağmen Porto'nun kontratak gücüne ve temposuna güvendiğimden, daha çekişmeli geçeceğine inandığımdan Fiorentina-Bayern maçını bir kenara bıraktım. Neyse ki Arsenal ilk 20 dakikada Bendtner ile iki gol bulunca ve maçın genel seyri belli olunca, kumandayı Floransa'ya çevirdim.
Fiorentina, belki de beceremediğinden, savunmada kalmayı pek sevmeyen bir takım. Bayern de bugnü skoru korumak için ideal kadrosu ve oyun yapısında bir değişiklik yapmadığından hareketli bir maç oldu. Uzun süredir izlediğim en güzel ve temposu yüksek maçlardan biriydi. Bunları sadece bol gol gördüğüm için söylemiyorum elbette. İstatistikleri görmedim ama topun oyunda kaldığı süre çok fazlaydı. Bunun sebebi iki takımın da yerden, dikine ve kanatları kullanarak hücum etmeyi sevmesiydi.
Bayern ile ilgili geçen ayki bir yazımda, hücum güçleriyle her takımı yenebileceklerini ancak kaleci ve defanslarıyla hiçbir zaman kazanacaklarından emin olamayacaklarını yazmıştım. Futbolda, özellikle de yaşadığımız dönemde takımları blok blok ayırmak mantıklı değil elbette ancak bu akşam ilk golde Butt'un, ikinci ve üçüncü gollerde ise defansın fahiş hatalarının hezimete dönüşmesini iki muhteşem gol önledi.
Fiorentina'da Jovetiç, Liverpool'dan sonra Bayern'e de 2 gol attı. Benim izlediğim her maçında fizik yönünden de giderek kuvvetlendiğini görüyorum ve bu da onun zaten kendini belli eden potansiyelinin onu bir süperstar seviyesine çıkarabileceğini gösteriyor.
Fakat, halen Bayern'de bulunan bir süperstar var ki, her geçen gün kariyerine daha parlak performanslar ekliyor. Robben'in bu formu iflah olmaz bir Hollanda destekçisi olarak, Dünya Kupası öncesi beni umutlandırmasının yanı sıra, takımını da ayağa kaldırıyor. Chelsea ve Real'de oynarken başrol başkalarınındı, aslında burada da başrol Ribery'nindi hesapta ama Robben belki de PSV günlerinden beri ilk kez bu kadar istekle sorumluluk alıyor. Attığı golü aşağıda izleyebilirsiniz. Takım 2-0'dan 2-1'i yakaldığı anda 3'yü yiyince yaşayabileceği moral çöküntüsü ancak böyle bir golle giderilebilirdi. Bu golden sonra Fiorentina da tam bir zihinsel çöküş ve "ne yaparsa yapalım karşılık veriyorlar"a benzer bir his oluştu. Zaten o dakikadan sonra da çok ciddi bi pozisyon yakalayamadılar.
Arsenla-Porto maçının ise ilk 25 dakikası hariç özetlerini izledim. Tamam Arsenal çok formda, Arshavin ve Nasri de çok çabuk ve yetenekli oyuncular ama Porto defansının bu akşamki halini açıklayabilecek hiçbir arügman yok benim nazarımda. Her türlü çalımı yemelerinin yanı sıra bir oyuncunun önünde 3-4 kişi durup müdahale etmeyerek resmen bir geçiş koridoru oluşturdular. Aşağıda izleyebileceğiniz maçı fiilen bitiren Nasri'nin golü gerçekten çok klas. Arsenal de çok şeyler yapabilecek bir takım ama rakipler düşünüldüğünde kalecisi ve (her ne kadar bugün Bendtner hat-trick yapmış olsa da) top-class bir santrforu olmaması işlerini zorlaştıracak ilerleyen turlarda..
İki maç arasında bir seçim yapacağımda, Arsenal son dönemde çok formda olmasına rağmen Porto'nun kontratak gücüne ve temposuna güvendiğimden, daha çekişmeli geçeceğine inandığımdan Fiorentina-Bayern maçını bir kenara bıraktım. Neyse ki Arsenal ilk 20 dakikada Bendtner ile iki gol bulunca ve maçın genel seyri belli olunca, kumandayı Floransa'ya çevirdim.
Fiorentina, belki de beceremediğinden, savunmada kalmayı pek sevmeyen bir takım. Bayern de bugnü skoru korumak için ideal kadrosu ve oyun yapısında bir değişiklik yapmadığından hareketli bir maç oldu. Uzun süredir izlediğim en güzel ve temposu yüksek maçlardan biriydi. Bunları sadece bol gol gördüğüm için söylemiyorum elbette. İstatistikleri görmedim ama topun oyunda kaldığı süre çok fazlaydı. Bunun sebebi iki takımın da yerden, dikine ve kanatları kullanarak hücum etmeyi sevmesiydi.
Bayern ile ilgili geçen ayki bir yazımda, hücum güçleriyle her takımı yenebileceklerini ancak kaleci ve defanslarıyla hiçbir zaman kazanacaklarından emin olamayacaklarını yazmıştım. Futbolda, özellikle de yaşadığımız dönemde takımları blok blok ayırmak mantıklı değil elbette ancak bu akşam ilk golde Butt'un, ikinci ve üçüncü gollerde ise defansın fahiş hatalarının hezimete dönüşmesini iki muhteşem gol önledi.
Fiorentina'da Jovetiç, Liverpool'dan sonra Bayern'e de 2 gol attı. Benim izlediğim her maçında fizik yönünden de giderek kuvvetlendiğini görüyorum ve bu da onun zaten kendini belli eden potansiyelinin onu bir süperstar seviyesine çıkarabileceğini gösteriyor.
Fakat, halen Bayern'de bulunan bir süperstar var ki, her geçen gün kariyerine daha parlak performanslar ekliyor. Robben'in bu formu iflah olmaz bir Hollanda destekçisi olarak, Dünya Kupası öncesi beni umutlandırmasının yanı sıra, takımını da ayağa kaldırıyor. Chelsea ve Real'de oynarken başrol başkalarınındı, aslında burada da başrol Ribery'nindi hesapta ama Robben belki de PSV günlerinden beri ilk kez bu kadar istekle sorumluluk alıyor. Attığı golü aşağıda izleyebilirsiniz. Takım 2-0'dan 2-1'i yakaldığı anda 3'yü yiyince yaşayabileceği moral çöküntüsü ancak böyle bir golle giderilebilirdi. Bu golden sonra Fiorentina da tam bir zihinsel çöküş ve "ne yaparsa yapalım karşılık veriyorlar"a benzer bir his oluştu. Zaten o dakikadan sonra da çok ciddi bi pozisyon yakalayamadılar.
Arsenla-Porto maçının ise ilk 25 dakikası hariç özetlerini izledim. Tamam Arsenal çok formda, Arshavin ve Nasri de çok çabuk ve yetenekli oyuncular ama Porto defansının bu akşamki halini açıklayabilecek hiçbir arügman yok benim nazarımda. Her türlü çalımı yemelerinin yanı sıra bir oyuncunun önünde 3-4 kişi durup müdahale etmeyerek resmen bir geçiş koridoru oluşturdular. Aşağıda izleyebileceğiniz maçı fiilen bitiren Nasri'nin golü gerçekten çok klas. Arsenal de çok şeyler yapabilecek bir takım ama rakipler düşünüldüğünde kalecisi ve (her ne kadar bugün Bendtner hat-trick yapmış olsa da) top-class bir santrforu olmaması işlerini zorlaştıracak ilerleyen turlarda..
18 Şubat 2010 Perşembe
Şampiyonlar Ligi'nde şaşkınlar gecesi
Bu gece oynanan maçların ikisini de evsahipleri kazandı. Bayern-Fiorentina'yı; Porto da Arsenal'i 2-1 mağlup ettiler. İki ayaklı maçlarda en sevdiğim skor budur, çünkü rövanş için heyecanın baki kalacağının garantisidir.
Bayern'in galibiyet serisini sürdürüp sürdüremeyeceği merakı ağır bastığından ve biraz da Ribery-Robben izlemek istediğimden Fiorentina maçını izlemeyi tercih ettim. Nitekim özellkle Robben yine harikalar yarattı ve seri tüm kupalarda 14 maça uzadı. Ama maça takımlardan çok Norveçli halem Ovrebo damgasını vurdu. Bence kötü niyetli değildi ama ziyadesiyle şaşkındı. İlk pozisyon İlker Yasin'in deyimiyle "hem penaltı hem gol". Gerçekten de niye avantaja bırkamadığını ve penaltıyı verdiyse Ribery'i indiren Kroldrup'u neden atmadığını anlayamadım. İkinci yarıdaki kırmızı kart da baya ağır bir karar gibi geldi bana. Tabii bu noktadan itibaren yardımcı hakem de komedi filmlerindeki baş şaşkının yanındaki eleman rolünü üstlenmeye başladı iyiden iyiye. 89'da Klose'nin golünün linki aşağıda. Maçtan sonra Al-Jazeera'nın pietrosu mesafeyi 2,11 olarak ölçtü. Gerçekten de ofsaytın ne olduğunu bilmeyen birinin bile "bu golde bir gariplik var" diyeceği pozisyonu nasıl atladılar bilemiyorum.
Klose'nin golü
Gecenin ikinci şaşkını ise Arsenal kalecisi Fabianski. Yediği ilk gol şanssızlıkla açıklanamayacak bir beceriksizlik hatta fundemental eksikliği. O gol de bu linkten izlenebilir. İkinci golde de geri pasta topu tutmasından Porto'nun çift vuruşu çabucak kullanıp golü atana kadarki 10 saniyede hala ne olduğunun farkında bile değildi.
Hakem bu golden ötürü çok tartışılacak olsa da doğru karar verdi bence. Kendisinin meşhur Fransa-İrlanda maçının hakemi İsveçli Hansson olması da bu tartışmalara ayrı bir boyut katıyor tabii. Yine de hakemlerin, önceliği oyunun akıcılığını sağlşamak olmalı, Portolular da bu akıcılığı akılcı davranarak ortaya koydular.
Hem Arsenal'in de hakemin düdüğünü beklemeden Henry ile zamanında böyle çok meşhur 1-2 frikik golü attığını biliyorum, gecenin bu saatinde hangi maç olduğu hatırıma gelmese de.. Yani çok itiraz etmesinler bence.
Arsenal ile ilgili son bir paragraf Sol Campbell'a. 2006 finalinden beri ilk kez bir ŞL maçına çıktı ve ilginçtir yine gol attı. Şu anda 37 yaşında. Türkiye'ye gelmesi sıkça konuşuluyordu vaktiyle ama medyamızın onu nasıl karşılayıp hızla yerin dibine sokacağını tahmin edebildiğimden gelmemesi hayırlı olmuş diyebilirim.
Share
17 Şubat 2010 Çarşamba
Lyon-Real Madrid: 1-0
Aslında bu maçın daha gollü geçmesini bekliyordum.Fransa Ligi'ni domine ettiği senelerde Şampiyonlar Ligi'nde bir türlü istediği noktaya gelemeyen Lyon (yarı final dahi göremediler doğru hatırlıyorsam), kendi liginde çok gerilerde kaldığı bu sezon Şampiyonlar Ligi'ndeki başarılı performansını sürdürdü.
Maçın analizi için ilk yarı sonundaki bir istatistik kilit öneme sahip kanımca: Lyon'un 1'i kaleyi bulan 10 şutuna karşılık Real'in sadece 1 şutu vardı devre arasına girerken. Daha sonra Lyon, ikinci yarının makul bir zamanında golü bulunca oyunu daha fazla forse etmemeyi uygun gördü. Gerçi buna rağmen 1-2 net fırsat yakaladılar. Real Madrid ise Barnabeu'da turu nasıl olsa geçeriz havasındaydı maç boyunca. Son dakikalarda biraz hareketlenseler de gol için yeterli olmadı.Kaleci Lloris de iki tane çok kritik top çıkardı. Ronaldo'nun kahraman olma isteği ile olmadık yerlerden şut çekme eğilim pek hayra alamet değil onu da söylemek lazım.
Lyon'dan Makoun'un attığı gol müthiş bu arada.
1-0 çok sakat bir skordur bu tip çift ayaklı maçlarda amiyane tabirle. Kendi evinizde güle oynaya 2-0 yaparsınızi, oyunu güzelce kontrol edersiniz, tempoyu ayarlarsınız sonra 90'a doğru bir golle turdan olursunuz. O yüzden Madrid'de Real'in çok dikkatli olamsı lazım, hele de Lyon'un kontratak takımı hüviyetini ve Anfield'da Liverpool'a yaptıkları düşünülürse...
Rooney tipi çağdaş forvet
Man Utd, dün gece Milan'ı 3-2 yenerek San Siro'daki şansızlığını kırmayı başardı. Bizim payımıza düşen ise Şampiyonlar Ligi özlemini 5 golle giderdğimiz bir maç izleme şansı oldu.
Dünkü postta Milan'ın kanatlara dikkat etmesi gerektiğinden zira bu sezon Man Utd.'nin göz alıcı bir futbol oynadığı bütün maçlarda öne çıkan faktörün kanat akınları olduğunu yazmıştım. Nitekim ilk 2 gol sağ kanattan geldi. Milan adına ise Ronaldinho'nun yıldızlaşmasını bekliyordum. Beni haksız çıkarmadı, istekli ve kendine güveni üst düzeydeydi. Zaten 2 golün de yaratıcısı oldu.
Daha önceden hesaba katmadığım, daha doğrusu etkisinin bu denli kuvvetli olacağını tahmin edemediğim ise Rooney faktörüydü. Yalnızca 2 gol atmasından dolayı değil, Man Utd.'ın oyununda üstlendiği çok kritik rolle, geçmişe nazaran biraz yumuşamış görünen Milan savunması arasında ayakta kalarak ama daha da önemlisi takımını ayakta tutarak zaferin mimarı oldu.
İlk bakışta iki takımın da dizilişi 4-3-3 gibiydi. Ancak Milan forvetinde sağ kanatta oynayan Pato'nun ne pres yapma ne de geriye gelme alışkanlığı olduğundan, Ronaldinho da oyunun savunma yönünü sevmediğinden orta sahada hep eksik kaldılar. Çünkü Man Utd.'de forvetin kanatlarında yer alan Nani ve Park aslında orta saha oyuncuları gibi oynadılar. Bu durumda da Man Utd.'nin ortasındaki üçlünün etkinliği arttı. Carrick-Scholes-Fletcher istedikleri gibi paslaştılar ve tempoyu ayarladılar. Fletcher ayrıca iki asistle de maça damga vurdu.
Bu tattik tabloda Rooney'nin oynadığı rol daha belirgin biçimde ortaya çıktı. Çünkü hesapta tek kişi olan Man Utd forveti, Milan forvetindeki 3 kişiden daha yıpratıcı oldu. Özellikle rooney'nin geriye de gelerek yaığı driplingler, sürekli hareket halinde olması ve top tutarak takımı hücuma yerleştirmesi, onun bu sezon zirvelerde dolaşan performansına bir yeni başarı halkası daha ekledi.
Bu maç Serie A ile Premier League arasındaki esas farkın sertlik farkı olduğunu da bir kez daha ispatladı. Bu açıdan Inter-Chelsea eşleşmesini de merakla beklediğimi söylemeliyim.
16 Şubat 2010 Salı
Nihayet Şampiyonlar Ligi
Bu sezon başlatılan ve benim gibi birçok futbolseveri sevinçten uçurduğunu tahmin ettiğim uygulamayla başlamalıyım söze. UEFA, artık 16 takımın kaldığı eleme tunda, maçları 4 haftaya yayarak Salı ve Çarşamba akşamları yalnızca 2’şer maç oynanmasına göre yaraladı takvimi. Hiçbir maçı kaçırmadan birini canlı ve hemen ardından bir maçı banttan izlemek mümkün olacak bu durumda. Hele benim gibi Fas’ta yani maçların 19:45’te başlayacağı bir zaman dilimindeyseniz, maçlar bittiğinde saat daha anca 23:30 olmuş olacak.
Yarınki maçlara dönecek olursak, Inter-Chelsea eşleşmesinden sonra en göz alıcı eşleşme olan Milan-Man Utd. gecenin yıldızı kuşkusuz. Milan son dönemde biraz formdan düşmüş gibi görünse de ŞL’de her zaman Man Utd.’a üstünlük sağlamış bir takım ve bunun bir psikolojik avantaj sağladığı aşikar. Maçla ilgili tüm basının ilk iki notu, Beckham’ın kendisini yetiştiren kulübe karşı oynayacak olması ve Man Utd.’ın ŞL’de San Siro’da Milan’a karşı bugüne kadar gol dahi atamamış olması.
Bu sezon Man Utd., post-Ronaldo dönemi sancılarını halen çekiyor kanımca. İlginç olan, normal bir seyrin başta bocalamak ve sonra giderek yeni döneme alışmak şeklinde gelişmesi gerekirken; United’ın iyice istikrarsız bir takıma dönüşmüş olması. Rooney’nin bu sezonki üstün formu bir yana, kanat ataklarını etkili yapabildikleri bütün maçlarda başarılı oldular. Arsenal maçında Nani’nin performansını ve galibiyete ne kadar kolay gittiklerini hatırlayalım. Ama aynı şekilde, kanatlar işlemediğinde de, üretemeyen kısır bir takıma dönüştükleri muhakkak.
Milan bu sezon Leonardo ile yenilenirken halen savunmasını oturtamamış olmanın sıkıntısını yaşıyor. Man. Utd. karşsıında yukarıda belirttiğim sebeplerden ötürü kanatlarda oynayacak isimlerin (son maçta Abate ve Favalli oynadı) azami ölçüde dikkatli olması gerekiyor.
Bence maçın kilit oyuncusu ise Milan’ın 80 numarası. Son dönemdeki çıkışına rağmen milli takıma alınmayan Ronaldinho için, Serie A’nın da giderek şampiyon Inter ve diğerlerinin sıkıcı mücadelesi olarak algılanmaya başladığı göz önüne alındığında, kendini kanıtlama çabası için en uygun sahne. Biraz da ona güvenerek Milan’ın ilk maçta daha ağır bastığını düşünüyorum ama örneğin 2-1’lik bir mağlubiyet bile Man Utd. için avantajı Old Trafford’a taşımak demek olur.
Gecenin diğer maçında ise çok formda olan Real Madrid’in, karşısında beklediğinden daha dirençli bir Lyon bulacağını tahmin ediyorum. Real kadrosunun zaten gol bulmakta sıkıntı çekeceği düşünülmüyordu sene başında, ancak sıkıntı çekebileceği düşünülen oyunu tutma konusunda da giderek aşama kaydediyorlar. Ronaldo’nun çok formda ve istekli olması da ayrı bir avantaj elbette. Lyon için de dirençli derken kastettiğim, savunmaya kapanmaları değil orta alanda sakin ve etkili bir pas oyunu oynayabilmeleri ve hızlı forvetlerini savunma arkasına sarkıtabilmeleri elbette. Turu geçmek için Real tabii ki favori ama bunun zevkli bir eşleşme izleyeceğimizi engellemeyeceğini düşünüyorum.
Share
Yarınki maçlara dönecek olursak, Inter-Chelsea eşleşmesinden sonra en göz alıcı eşleşme olan Milan-Man Utd. gecenin yıldızı kuşkusuz. Milan son dönemde biraz formdan düşmüş gibi görünse de ŞL’de her zaman Man Utd.’a üstünlük sağlamış bir takım ve bunun bir psikolojik avantaj sağladığı aşikar. Maçla ilgili tüm basının ilk iki notu, Beckham’ın kendisini yetiştiren kulübe karşı oynayacak olması ve Man Utd.’ın ŞL’de San Siro’da Milan’a karşı bugüne kadar gol dahi atamamış olması.
Bu sezon Man Utd., post-Ronaldo dönemi sancılarını halen çekiyor kanımca. İlginç olan, normal bir seyrin başta bocalamak ve sonra giderek yeni döneme alışmak şeklinde gelişmesi gerekirken; United’ın iyice istikrarsız bir takıma dönüşmüş olması. Rooney’nin bu sezonki üstün formu bir yana, kanat ataklarını etkili yapabildikleri bütün maçlarda başarılı oldular. Arsenal maçında Nani’nin performansını ve galibiyete ne kadar kolay gittiklerini hatırlayalım. Ama aynı şekilde, kanatlar işlemediğinde de, üretemeyen kısır bir takıma dönüştükleri muhakkak.
Milan bu sezon Leonardo ile yenilenirken halen savunmasını oturtamamış olmanın sıkıntısını yaşıyor. Man. Utd. karşsıında yukarıda belirttiğim sebeplerden ötürü kanatlarda oynayacak isimlerin (son maçta Abate ve Favalli oynadı) azami ölçüde dikkatli olması gerekiyor.
Bence maçın kilit oyuncusu ise Milan’ın 80 numarası. Son dönemdeki çıkışına rağmen milli takıma alınmayan Ronaldinho için, Serie A’nın da giderek şampiyon Inter ve diğerlerinin sıkıcı mücadelesi olarak algılanmaya başladığı göz önüne alındığında, kendini kanıtlama çabası için en uygun sahne. Biraz da ona güvenerek Milan’ın ilk maçta daha ağır bastığını düşünüyorum ama örneğin 2-1’lik bir mağlubiyet bile Man Utd. için avantajı Old Trafford’a taşımak demek olur.
Gecenin diğer maçında ise çok formda olan Real Madrid’in, karşısında beklediğinden daha dirençli bir Lyon bulacağını tahmin ediyorum. Real kadrosunun zaten gol bulmakta sıkıntı çekeceği düşünülmüyordu sene başında, ancak sıkıntı çekebileceği düşünülen oyunu tutma konusunda da giderek aşama kaydediyorlar. Ronaldo’nun çok formda ve istekli olması da ayrı bir avantaj elbette. Lyon için de dirençli derken kastettiğim, savunmaya kapanmaları değil orta alanda sakin ve etkili bir pas oyunu oynayabilmeleri ve hızlı forvetlerini savunma arkasına sarkıtabilmeleri elbette. Turu geçmek için Real tabii ki favori ama bunun zevkli bir eşleşme izleyeceğimizi engellemeyeceğini düşünüyorum.
Share
19 Aralık 2009 Cumartesi
Nakavt fazı!!!
15 gün önceki Dünya Kupası ile ilgili postumda, kura çekimlerinin her zaman bana büyük heyecan verdiğini yazmıştım. http://sezlongyorumcusu.blogspot.com/2009/12/kura-cekimi-ilk-izlenimler.html
Dün burada tatil olduğuından yıllar sonra TV'den arka arkaya Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi kuralarını canlı izleme şansım oldu. Bu saate kadar öğrenmeyen kalmamıştır ama yine de hatırlatalım eşleşmeleri:
Stutgart-Barcelona
Olympiakos-Bordeaux
Inter-Chelsea
Milan-Man Utd
Porto-Arsenal
Lyon-Real Madrid
CSKA-Sevilla
Bayern-Fiorentina
Şampiyonlar Ligi'nde bu aşamada İtalyan-İngiliz eşleşmeleri bir süredir mutad hale geldi. Bu kez, Inter geçen yıl olduğu gibi Man Utd'ı, Milan ise Chelsea'yi çekmiş olsaydı İngilizler kesin geçer derdim ama durum farklı. Mourinho'yu farklı bir takımın başında Stamford Bridge'de görmek arklı hisler yaratacak. Chelsea bu sezonki performansıyla final adayımdı ancak onları durdurma kapasitesine sahip az sayıda takımdan birini çektiler.
Milan ise 3 sezon önce Man Utd'nin yoluna taş koyan takımdan uzakta olsa da bu sezon Ferguson'un Şampiyonlar Ligi'ne çok iyi konsantre olduğunu söylemek zor. Şubat ayına kadar durumlar değişebilir tabii ancak Milan'ın o havası bile bazen büyük maçlarda yeterli olabiliyor. (ör. bu sezon Barnabeu'daki 3-2'lik maç)
Diğer eşleşmelerde Barcelona zaten kim gelirse gelsin eleyeceği için, en zayıf takımı seçmeleri turnuva açısından iyi oldu. Daha iddialı olabilecek bir takıma yazık olabilirdi. Diğer İspanyol takımlarının da zevkli ve zor maçlar sonunda da olsa turları geçeceğine inanıyorum. Porto-Arsenal eşleşmesi de seyir keyfi vaat ediyor. Arsenal bu sezon hücum yönünden çok zengin, temposunu yakaladığında affetmiyor ancak bazen çok dağınık göründükleri de oluyor. Hiçbir zaman belirli bir standardın altına düşmeyen Porto'yu, şu an baktığımda, çeyrek finale daha yakın görüyorum. Bu turun sürprizi de bu olur.
Okuduğum yorumlarda herkes 2 yıl öncesinin Fenerbahçe'sini hatırlayarak Zico, Olympiakos'u da çeyrek finale taşır diyor. Ancak bu o kadar kolay olmayacak. Bordeaux'yu şu anda Ligue 1'de durdurabilen yok, Şampiyonlar Ligi'nde de ilk turun en başarılı takımı. Zico yine de iyi bir kura çekti denebilir ve o döneme kadar dengeler daha da değişebilir ama bu turun en dengeli eşleşmelerinden birisi.
Son olarak Bayern'in çıkışını sürdüreceğini ve Mor Menekşeler'i eleyebileceğini düşünüyorum. Ancak bir şartla, daha önce de yazdığım gibi Robben ve Ribery'nin sağlıklı olmaları. İkisi biden olursa kolay, birinden biri olursa zor olur turu geçmek. Yalnız ikisi de olmazsa Fiorentina, İtalyan bayrağının taşıyıcısı olarak yoluna devam eder.
Dün burada tatil olduğuından yıllar sonra TV'den arka arkaya Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi kuralarını canlı izleme şansım oldu. Bu saate kadar öğrenmeyen kalmamıştır ama yine de hatırlatalım eşleşmeleri:
Stutgart-Barcelona
Olympiakos-Bordeaux
Inter-Chelsea
Milan-Man Utd
Porto-Arsenal
Lyon-Real Madrid
CSKA-Sevilla
Bayern-Fiorentina
Şampiyonlar Ligi'nde bu aşamada İtalyan-İngiliz eşleşmeleri bir süredir mutad hale geldi. Bu kez, Inter geçen yıl olduğu gibi Man Utd'ı, Milan ise Chelsea'yi çekmiş olsaydı İngilizler kesin geçer derdim ama durum farklı. Mourinho'yu farklı bir takımın başında Stamford Bridge'de görmek arklı hisler yaratacak. Chelsea bu sezonki performansıyla final adayımdı ancak onları durdurma kapasitesine sahip az sayıda takımdan birini çektiler.
Milan ise 3 sezon önce Man Utd'nin yoluna taş koyan takımdan uzakta olsa da bu sezon Ferguson'un Şampiyonlar Ligi'ne çok iyi konsantre olduğunu söylemek zor. Şubat ayına kadar durumlar değişebilir tabii ancak Milan'ın o havası bile bazen büyük maçlarda yeterli olabiliyor. (ör. bu sezon Barnabeu'daki 3-2'lik maç)
Diğer eşleşmelerde Barcelona zaten kim gelirse gelsin eleyeceği için, en zayıf takımı seçmeleri turnuva açısından iyi oldu. Daha iddialı olabilecek bir takıma yazık olabilirdi. Diğer İspanyol takımlarının da zevkli ve zor maçlar sonunda da olsa turları geçeceğine inanıyorum. Porto-Arsenal eşleşmesi de seyir keyfi vaat ediyor. Arsenal bu sezon hücum yönünden çok zengin, temposunu yakaladığında affetmiyor ancak bazen çok dağınık göründükleri de oluyor. Hiçbir zaman belirli bir standardın altına düşmeyen Porto'yu, şu an baktığımda, çeyrek finale daha yakın görüyorum. Bu turun sürprizi de bu olur.
Okuduğum yorumlarda herkes 2 yıl öncesinin Fenerbahçe'sini hatırlayarak Zico, Olympiakos'u da çeyrek finale taşır diyor. Ancak bu o kadar kolay olmayacak. Bordeaux'yu şu anda Ligue 1'de durdurabilen yok, Şampiyonlar Ligi'nde de ilk turun en başarılı takımı. Zico yine de iyi bir kura çekti denebilir ve o döneme kadar dengeler daha da değişebilir ama bu turun en dengeli eşleşmelerinden birisi.
Son olarak Bayern'in çıkışını sürdüreceğini ve Mor Menekşeler'i eleyebileceğini düşünüyorum. Ancak bir şartla, daha önce de yazdığım gibi Robben ve Ribery'nin sağlıklı olmaları. İkisi biden olursa kolay, birinden biri olursa zor olur turu geçmek. Yalnız ikisi de olmazsa Fiorentina, İtalyan bayrağının taşıyıcısı olarak yoluna devam eder.
9 Aralık 2009 Çarşamba
It's nice to be away from home
İlklerden başlayalım... Bugüne kadar 8 maçın 6'sını deplasman takımlarının kazandığı, ev sahibi takımların hiç galibiyet alamadığı başka bir Şampiyonlar Ligi akşamı olmamıştır herhalde. Daha önce bizim de yakından bildiğimiz gibi sıfır çeken nice takım olmuştu ama Maccabi Haifa 6 maçı gol atamayan tek takım oldu. Bildiğim kadarıyla 3 puanla ve galibiyet alamadan grubu 3. bitirip Avrupa Ligi'ne katılmayı başarabilen bir takım da olmamıştı.
Sahi, yeri gelmişken biri bana bu Atletico Madrid'in nasıl APOEL'i geride bıraktığını anlatsın. tamam statü ikili averaj vs. biliyorum hepsini ancak aralarındaki 2 maç da berabere bitmişken (0-0,1-1) , dış sahada daha çok gol atan prensibinin işletilmesi yerine genel averaja bakılsaydı daha hakkaniyetli olurdu gibime geliyor. Zaten Chelsea ve Porto'nun amansız üstünlüğüyle geçilen grupta Stamford Bridge'den puan çıkarmayı başaran APOEL'in averajı -3 (4-7) olmasına rağmen -9 (3-12) averajlı Atletico Madrid'in (kaldı ki sempati beslediğim bir takımdır) gerisinde kalması çok hoş olmadı.
Gecenin kapışmasında Van Gaal ustalığını gösterdi ve bütün otoriteleri yanıltarak Torino'da ezici bir galibiyet aldı. Hafta sonu Inter'i deviren Juventus maçın başında da öne geçmesine ve beraberliğin kendisine yetmesine rağmen direnemedi. Maçın tamamını Beşiktaş maçı yüzünden izlemek mümkün olmadı ancak özetlerde özellikle sonlara doğru Juve orta sahasının iyice çöktüğü açıkça anlaşılıyor. İşte burada Van Gaal'in Robben'i ve ardından da orta sahayı ele geçiren Tymoschuk'u oyuna alarak "finish him" butonu ile Ferrara'ya öldürücü darbeyi vurduğunu görüyoruz. Bu arada Avrupa Ligi daha da heyecanlı hale geliyor tabi Liverpool'dan sonra Juve de bağdan sürüldükten sonra gelip dağdakileri kovmayı deneyecek. Ne olursa olsun sakatlıktan kurtulmuş bir Ribery-Robben ikilisine sahip bir takım Şampiyonlar Ligi'ndeki herkese çok zor anlar yaşatır. Kaybederse de kaleci ve defans zaafından kaybeder.
Beşiktaş'ın bulunduğu B Grubu'nda ise Man. Utd. eksiklerden dolayı Carrick ve Fletcher'ı defansta oynatmak zorunda olduğu maçta, rakibinin kazanmak zorunda olmasının getirdiği zafiyeti akıllı kontrataklara ve bu tip bir oyun anlayışı için hala biçilmiş kaftan olduğunu ispatlayan Owen'la sonuca gitti. Wolfsburg ise son torbadan girdiği halde rahatlıkla çıkabileceği bir grupta 3.lükle yetinmek zorunda kaldı. Öyle görünüyor ki çıkışları saman alevinden biraz daha uzun süreli olsa da alman futbolunun elitleri arasında uzun vadeli yer alamayacaklar, Dzeko, Grafite, Schafer gibi yıldızlarını kaybedecekler ve Magath öncesi döneme rücu edecekler.
Mustafa Denizli'nin Şampiyonlar Ligi performansında ilerleme olduğunu ve bu kez sadece kendi evinde sıfır çektiğini söylersek, bu asla hocayla dalga geçme amacı taşımaz, bilakis Beşiktaş'ın aslında bu gruptan çıkmasının ne kolay olduğunu ortaya koyar. Öyle ya bu takım 2 yıl önce Liverpool'dan 8 yediği sezonda dahi onları İnönü'den çıkarmamış ve Marsilya'yı da yenmişti. Dünkü öncelikle gol yememe ve oyunu 1-0'a bağlamak yönündeki stratejisine saygı duyulabilir ancak bu stratejinin başarıya ulaşabilmesi için daha fazla yaratıcı ayak gerekiyor. Gerçi Almanya'dan gelen skor her koşulda bu maçın neticesini Beşiktaş için kadük bırakacaktı. Yine de bence en büyük hata golü yedikten, yani strateji çöktükten sonra 2. yarıya bir değişiklikle başlamamak ve 70. dakikaya kadar beklemekti. Yoksa takımda tempo ve mücadele sorunu yoktu.
Son olarak, Real Madrid ve Milan'ın birlikte çıktığı gruba gelirsek, Marsilya'nın son maçta Zürih'ten bir başka sürpriz beklediğini yazmıştım iki hafta önce. Bu sürpriz geldi ve İsviçre takım gruptaki bütün puanlarını Milan'dan almış oldu. Ama kendileri de Real önünde bozguna uğradılar. Belki Lucho'nun penaltısı gol olsa ve maç 2-2'ye gelse bir galibiyet umudu doğabilirdi. Tabii diğer taraftan, çok formda olan Milan'ın da diğer maçtaki skora göre oyunu rölantide tuttuğunu ve galibiyet için saldırmadığını söylemek mümkün.
Bu akşam ise D.Kiev-Barcelona ve Inter-Rubin maçları dışında heyecan dozu daha az zira çoğu şey önceden belli olmuş durumda. Yine de bize düşen oturup keyifle izlemek...
27 Kasım 2009 Cuma
5. maç gününün ardından
Şampiyonlar Ligi'nde sürprizlerin çok olduğu bir sezonun yaşanıyor olduğu herkesin malumu. Gruplardaki son maçlardan önce genel tabloya bakıldığında Platini'nin ısrarları sonucunda uygulanmaya başlanan yeni statünün heyecana farklı bir boyut kattığı aşikar. En dikkat çekici performansları gösteren sürpriz takımlardan Unirea ve Rubin Kazan zaten eski statüde de şampiyon oldukları için gruplarda mücadele edeceklerdi ama daha çok ülkeden takım katılması coğrafi çeşitliliğin yanında,farklı liglerin mayasıyla oluşan bir futbol kültürü çeşitliliği de sağladı.
Kuralar ilk çekildiğinde en zorlu 3 grupta da Fransız takımları olsa da ilk turun en büyük süksesini de onlar gerçekleştirdi. Lyon ve Bordeaux beklenenin üzerinde bir performansla çıkmayı garantilediler. Biri Liverpool'u Avrupa Ligi'ne yolladı, diğeri de üst üste Bayern ve Juventus karşısında net galibiyetler alarak"kafalar rahat" pozisyonuna geldi.
Kuralar ilk çekildiğinde en zorlu 3 grupta da Fransız takımları olsa da ilk turun en büyük süksesini de onlar gerçekleştirdi. Lyon ve Bordeaux beklenenin üzerinde bir performansla çıkmayı garantilediler. Biri Liverpool'u Avrupa Ligi'ne yolladı, diğeri de üst üste Bayern ve Juventus karşısında net galibiyetler alarak"kafalar rahat" pozisyonuna geldi.Marsilya'nın işi zor görünse de Real'i yenmeleri ihtimal dışı değil. Yine de son maçta galibiyet onları kurtarmaya yetmiyor. Ya Real, İspanya kupası'nda olduğu gibi bir tutulma akşamında fark yiyecek ya da Milan San Siro'da yenildiği Zürih'i bir kez daha sevindirecek. Marsilya yoluna Avrupa Ligi'nde devam edecek gibi görünüyor kısacası. Milan'ı en kötü halinde Velodrome'da yakalamışken 1 puan dahi alamamalarına hayli üzülüyorlardır şimdilerde.
En sıkıcı iki grup olarak nitelendirilebilecek G ve H gruplarında Arsenal ve Sevilla işi çok rahat götürdüler. G Grubu'nda Son maçlarda Dan Petrescu'nun çalıştırdığı Unirea, bu sezon sürünmesine rağmen hala Şampiyonlar Ligi şansını sürdüren Stuttgart'tan deplasmanda bir puan bile alsa gruptan çıkacak. Rangers bu sezon izlediğimiz takımlar içinde uzak ara en kötüsü gibi görünüyor. Haifa, Zürih ve APOEL'in sınırlı kapasiteyle gösterdikleri performansın yarısını gösteremediler. Puansız Debrecen dahi en azından Liverpool'dan iki maçta sadece birer gol yedi ve toplamda da 5 gol attı. (Liverpool'un gol sayısı 4)
Arsenal'in grubunda ise kafasını azıcık kaldıran takımı, diğerleri derhal paçalarından çekerek aşağı indiriyor. Standart Liege-AZ Alkmaar maçı her şeyin olabileceği maçlar türünden. Ancak bu maçın sadece bir Avrupa Ligi kapışmasına dönme ihtimali de var. Zira, Olympiakos, Pire'deki seyircisine ve müthiş atmosfere güvenerek liderliği garantilemiş Arsenal'den kendilerini gruptan çıkarmaya yetecek puanı alma hesapları yapıyor. Standart kazanırsa, Olympiakos da yenilirse ikili averajları daha iyi olduğundan gruptan çıkmayı başaran Belçika ekibi olacak.
Şu ana kadar en rahat ve bu işi sonuna kadar götürecek gibi görünen takım Chelsea. Ancelotti, bir formül bulup işlediği sürece ona bağlı kalan bir teknik adam. Mourinho kadar karizmatik görünmese de, bu sezon başarısının Milan'ın "öz be öz evladı" olmasıyla alakası olmadığını, "winner" gibi görünmeyen bir "mülayim winner" olduğunu adım adım ispat ediyor. Takımın temel direkleri Drogba, Essien, Obi Mikel, Kalou 2010 başında Afrika Kupası'na gittikleri dönemi de az hasarla kapatırlarsa şimdiden ciddi bir final adayı olduklarını söyleyebiliriz.
24 Kasım 2009 Salı
Doğaçlamayı seven grup
Şampiyonlar Ligi 2009/2010 kuraları ilk çekildikten sonra herkesin gözü bu grubun üzerindeydi. Chelsea’nin başındayken Barcelona karşısında unutulmaz eşleşmeler yaşayan Mourinho, bu kez Inter ile çıkacaktı “durdurulamaz” takımın karşısına. İlk kez katılan Rusya şampiyonu Rubin ile Ukrayna futbolundaki çıkışa ve Shevchenko takviyesiyle başka bir grupta iddialı olabilecek Dinamo Kiev talihsiz bir durumla karşı karşıya gelerek daha maçlar başlamadan iki deve toslamış UEFA Avrupa Ligi hesapları yapmaya başlamışlardı ezici bir çoğunluğa göre.
Ama grubun seyri çok farklı gelişti. Barcelona’nın 2 maçta Rubin Kazan’dan sadece 1 puan alabilmiş olması, bilhassa Şampiyonlar Ligi dahilinde “uzaydan gelen” bir takım olmadığını gösterdi. Diğer tarafta, eğer 4. maçlarda son 10 dakika geçici yetenek tutulmasına yakalanan Dinamo savunması ve kaleci Bogush’un hataları art arda gelmeyip Inter, Kiev’de 2-1 kazanamasaydı çok daha enteresan bir tabloyla da karşı karşıya gelebilirdik.
5. maçgünü öncesinde tablo şu şekilde
1. Inter 4 1 3 0 6
2. Rubin 4 1 2 1 5
3. Barcelona 4 1 2 1 5
4. D. Kiev 4 1 1 2 4
Her takımın şansını sürdürdüğü, hiçbir şeyin şimdiden kestirilemediği bu grupta son anda yakaladığı avantaj Inter’e, Camp Nou’dan 1 puanla çıkması halinde onlara kendi göbeğini kendi kesme imkanı vereceğinden Mourinho’nun kontrollü bir strateji üzerinde durması olası. Tabi ki Barcelona’ya karşı kapanmaktan bahsetmiyorum. Başa baş oynadığı maçlarda dahi topla oynama yüzdesi %60’ı bulan, sayısız hücum varyasyonuna sahip bir takımı kendi sahanda kabul etmek intiharla eşdeğer zaten. Inter’in temel hedefi tempoyu kontrol etmek, mümkün olduğu kadar pas yapmak ve Barcelona’nın savunmadan topla çıkışını presle engellemek üzerine olacak. Yaya Toure’nin yokluğu da bu top çıkarma meselesi düşünülünce Inter için avantaj.
Ama grubun seyri çok farklı gelişti. Barcelona’nın 2 maçta Rubin Kazan’dan sadece 1 puan alabilmiş olması, bilhassa Şampiyonlar Ligi dahilinde “uzaydan gelen” bir takım olmadığını gösterdi. Diğer tarafta, eğer 4. maçlarda son 10 dakika geçici yetenek tutulmasına yakalanan Dinamo savunması ve kaleci Bogush’un hataları art arda gelmeyip Inter, Kiev’de 2-1 kazanamasaydı çok daha enteresan bir tabloyla da karşı karşıya gelebilirdik.
5. maçgünü öncesinde tablo şu şekilde
1. Inter 4 1 3 0 6
2. Rubin 4 1 2 1 5
3. Barcelona 4 1 2 1 5
4. D. Kiev 4 1 1 2 4
Her takımın şansını sürdürdüğü, hiçbir şeyin şimdiden kestirilemediği bu grupta son anda yakaladığı avantaj Inter’e, Camp Nou’dan 1 puanla çıkması halinde onlara kendi göbeğini kendi kesme imkanı vereceğinden Mourinho’nun kontrollü bir strateji üzerinde durması olası. Tabi ki Barcelona’ya karşı kapanmaktan bahsetmiyorum. Başa baş oynadığı maçlarda dahi topla oynama yüzdesi %60’ı bulan, sayısız hücum varyasyonuna sahip bir takımı kendi sahanda kabul etmek intiharla eşdeğer zaten. Inter’in temel hedefi tempoyu kontrol etmek, mümkün olduğu kadar pas yapmak ve Barcelona’nın savunmadan topla çıkışını presle engellemek üzerine olacak. Yaya Toure’nin yokluğu da bu top çıkarma meselesi düşünülünce Inter için avantaj.Az önce sayısız hücum varyasyonuna sahip dediğimiz Barcelona’nın gözbebeği Messi’nin büyük ihtimal oynamayacak olması bu imkanları kısıtlayacak şüphesiz ama esas sorun takımın hücumunda geçen seneki akıcılığı göremememiz. Son A. Bilbao maçında uzun zaman sonra ilk defa çare üretmekte zorlanan bir takım vardı. İbrahimoviç’in yokluğu, Henry’nin tartışmalı bir haftadan sonra ilk 11’de başlamaması bunları etkilemiştir muhakkak. Fakat, bence esas sorun takımın Eto’o olmadan oynamaya alışamamış olması. Biraz açmak gerekirse, ileri üçlünün ortasındaki “santrfor” sırtı dönüp top dağıtan bir oyuncudan ziyade, hücum bölgesini enine kat eden ve sürekli hareket eden bir oyuncu tipi Eto’o. Ibrahimoviç çok daha kaliteli bir golcü, o noktada şüphem yok, yarın da muhtemelen eski takımına karşı kendini gösterecektir ama Eto’o bu makinenin doğal bir dişlisi gibiydi.
Diğer maçın kaderini ise Rubin’in hafta sonu şampiyonluğu ilan etmiş olması doğrudan etkileyecek. Ne kadar da olsa, bu kadar zorlu bir maratonun ardından büyük bir başarıya ulaşmış olmanın oyuncularda “görevini yapmış” olma hissini yaratması muhtemel. Diğer yandan, bunun getirdiği moral ve seyircinin desteği, galibiyetin gruptan çıkma yolunda çok büyü avantaj getirecek olması gibi faktörler de Tataristan ekibinin lehinde.
Barcelona ve Inter’in gruptan el ele çıkması için yarınki iki maçın da berabere bitmesi, son hafta da maçlarını kazanmaları akla en yatkın senaryo. Ancak bu grupta herkes doğaçlama oynamayı seviyor.
Son olarak Rubin-Dinamo maçının Rusya’nın coğrafi konumundan ötürü erken başlaması sayesinde iki maçı peş peşe izleme imkanımız olduğu için şanslı olduğumuzu da söylemek gerek.
Etiketler:
Barcelona,
Dinamo Kiev,
Eto'o,
Ibrahimovic,
Inter,
Rubin Kazan,
Şampiyonlar Ligi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














