10 Temmuz 2015 Cuma

Arda Turan: Bir transferden fazlası

  


6 Temmuz Pazartesi akşamı Arda’nın Barcelona’ya transfer olduğu haberini aldığımdan beri aklımın bir köşesi hep 9 yıl önce bir yaz akşamı Ali Sami Yen’de Mleda Boleslav maçında ilk kez izleyip hayran kaldığım çocuğa gidiyor, elimde olmadan gülümsüyorum.
 
Bir transferden böyle heyecan duymak, o takımın taraftarı olmayan biri için çok anlaşılır bir şey değil aslında. Kendi takımını güçlendirecek bir hamleden duyulan memnuniyet, rakip takıma yapılan göz alıcı bir takviyeden duyulan tedirginlik veya takip ettiğiniz bir ligde rekabetin kalitesini yükseltecek oyuncular… Bunlar dışında bir transfer neden heyecan verici olsun ki?
 
Futbolun endüstrileşmesiyle eşzamanlı olarak, belki FM kuşağı olmanın da etkisiyle, hatırı sayılır bir kesim için transfer sezonlarının normal futbol sezonundan bile daha fazla ilgi görmeye başladığını yabana atmamak lazım elbette. Burası da bilhassa taraftarlarla kulüp yönetimi arasındaki ilişkilerde etki-tepkinin belki en yoğun biçimde yaşandığı platform olmasının yanında,  kulüplerarası rekabette de giderek göze çarpan bir alan. Havaalanında karşılama törenleri, stadyumlarda yoğun taraftar katılımlı imza törenleri, yeni oyuncunun adına basılan formalar, kulüp televizyonunda montajlanan klipler, Twitter başında veya Türkiye için KAP sayfasının başında sürekli f5’e basarak haber peşinde beklenen dakikalar, 31 Ağustos günü uzayan saatlerde dakika başı gerçekleşen son dakika hamleleri… Hepsi, bu ortamın artık yavaş yavaş klişe haline dönüşen unsurları.
 
Bu tablo içinde ülkende yetişmiş bir oyuncunun dünyanın en iyi takımlarından birine, üstelik “yıldız oyuncu” olarak transfer edildiğine tanıklık etmek ise elbette ülkenin büyük kesimince paylaşılan bir nevi “milli gurur”. Bu hisler kimi zaman Rüştü ve Hakan Şükür örneklerinde olduğu gibi hayal kırıklığına, kimi zaman da düşük beklentilere rağmen iz bırakan performanslarla Nihat ve Tugay örneklerinde olduğu gibi kıvanca dönüşebiliyor.
 
Arda’nın durumu ise hepsinden izler taşımakla beraber, önceki örneklerden birçok yerde ayrışıyor. Uzun yıllardır Türkiye’den bir oyuncu Avrupa’ya gittiğinde her defasında dillendirilen, muhtemelen Tuncay gibi örneklerin de aklında olan, “oraya gidip kendini gösterip en büyüklere transfer olma” hayalini gerçeğe dönüştüren adam. Üstelik bunu dünyanın en iyi iki liginden birinde, o ligin en prestijli takımlarından birinde 4 sene oynayıp, bu zaman zarfında hem kendini hem de oynadığı takımı “en büyükler” sınıfına kaydetme başarısını göstererek yapıyor.
 
Arda, Türk futbolunun neresinde?
 
Türk futbolu kulüpler düzeyinde de milli takımlar düzeyinde de 2000’lerin ilk yıllarındaki seviyeye bir daha çıkamadı. 2008’de milli takım ve Fenerbahçe; 2013’te ise Galatasaray’la gelen başarılar müstesna, genel bir gerileme dönemi içine girildi. Öyle ki, milli takım kaç turnuva sonrasında ilk kez 2018 Dünya Kupası elemelerinde 4. torbaya kadar düştü. Kötü yönetimler, spor ahlakına ilişkin değerlerin aşınması ve futbol ekonomisinin hak etmediği biçimde şişmesi bu karamsar tablonun hem sebebi hem sonucu oldu. Bu kısır döngü içinde ilerlerken, hatırı sayılır bir kitle de futbolu sevdikleri halde başta milli takım olmak üzere Türk futboluna dair her şeyden uzaklaşma ve nefret etme noktasına geldiler. 
 
Bu genel resme bakıldığında Arda’nın “çölde bir vaha” veya sistem hatası olduğunu ileri sürmek de pekâlâ mümkün. Fakat tam tersine onun farkı, kendini bu ortamdan azade tutarak steril kalmasından değil; tam tersine ısrarla bir yanıyla bu sistemin içinde kalmayı tercih ettiği ve hatta buradan beslendiği halde özgün karakteri ve kendine olan güveniyle var olmasından kaynaklanıyor. Başka bir deyişle Arda, ailesinin mahallede bozulmasın diye iyi bir yatılı okula gönderdiği çocuktan ziyade, o okula kendisi olarak gidip mahallesini içinde taşıyan mayası sağlam çocuk.
 
Arda’nın bu çarkın diğer ana aktörlerinden ayrıldığı bir diğer nokta da samimiyeti, kameralar karşısında oynamaması, içinden geleni geldiği gibi söylemesi. Normalde bu düzeyde futbol oynayan birisinden, gecenin bir saatinde futbol dışında her şeyin konuşulduğu futbol programlarına canlı bağlanıp herhangi bir konuda açıklama yapmasını beklemezsiniz.  Yanlış olduğunu bile bile anlaşılan dayanamıyor, bundan kendini alamıyor ve işin güzel tarafı bundan zarar da görmüyor. Bu kontrolsüzlüğü esasen, Arda’nın içinin olduğu gibi yansıdığının, hesap yapmadığının görülmesini ve onun sempatik bir figür olarak algılanmasını sağlıyor. Özellikle Galatasaray’da oynarken, ondan bir Sergen yaratmak isteyen medyanın yoğun ataklarını nasıl olgunlukla savuşturduğunu, hatta tuzaklarını kendi ayaklarına dolaştırdığını (bkz. “Galatasaray formasına küfür etti” videoları) hatırlarsınız. Bugün dahi adını sürekli Fenerbahçe ile anarak (burada menajerinin ağır kabahati olduğunu düşünüyorum) haftalar sürecek bol reytingli bir polemiğin fitilini ateşlemek isteyenlere karşı rahat ama karakterli duruşunu bozmayarak zarar görmeden çıkmayı başardığını görünce aynı zamanda çok zeki bir adamla da karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.
 
Saha içine baktığımızda ise, bu kontrol edilemezlik, zaman zaman sınırları aşarak hakeme ayakkabı fırlatma noktasına kadar gelse de, herkesin onun ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul ettiği ve kart görme istatistiklerine de belirgin biçimde yansıyan saha içi agresifliği, muhtemelen onda bir yönüyle kendi yansımasını gören Diego Simeone’nin de üstün liderlik becerisi ve verdiği cesaret sayesinde, onu farklı kılan başlıca avantaja dönüştü. Dolayısıyla Arda, bu oyun karakterine sahip birçok oyuncunun aksine hem kendi takım arkadaşlarınca hem de İspanya futbol çevrelerince çok sevilen bir karakter olarak öne çıktı. Burada, günümüz koşulları doğrultusunda şekillenen, 300 Spartalı filmindeki Leonidas karakterine oturan başarılı bir imaj çalışmasıyla da “savaşçı” kimliğinin altı kalın çizgilerle çizilmiş oldu.
 
La Liga macerası: Farkını ortaya koy
 
Klasik 10 numaraların ve kazma ön liberoların işlevini yitirdiği, kendisinin de bir kanat oyuncusu için Türkiye seviyesinde yeterli olsa da en üst düzey için yeterince hızlı olmadığını görünce, alışılmışın biraz dışında, fakat Atletico Madrid’in oyun anlayışı bakımından kilit bir rol biçildi Arda’ya. Bu bakımdan Arda’yı altyapıdan yetiştiren ve doğal yeteneğini geliştirmesini sağlayan altyapı hocalarından, kiralık gittiği Manisa’da ondan maksimum verimi alan, sağ bekte savunma melekelerini geliştiren ve oynama pratiği kazandıran Ersun Yanal’dan, ilk kez şans veren, ısrarla oynatan ve parlayacağı bir hücum düzenini oluşturan Gerets’ten, 19 yaşında kuşku duymadan milli formayı teslim eden Terim’den ve emeği geçen tüm hocalardan daha önce Simeone’ye şükran borcu var. Zira Manzano kalsaydı, ara ara parlayan yetenekli kanat oyuncusu rolünün ötesine geçemeyeceğini ve bugün geldiği noktanın çok gerisinde kalacağını söylemek mümkün.
 
Bugün dahi, bilhassa Türkiye’de Barcelona’nın verdiği paranın fazla olduğunu düşünen, salt gol ve asist sayılarına göre başarısız olduğunu iddia edenler var. Bu bakış açısında göre geçen sene ligde gol atamayan Iniesta’nın da kiraya verilmesi gerekir herhalde. Halbuki, Arda’nın son 4 sezonda takımda %84 ile en yüksek pas yüzdesiyle oynayan (ön libero değil bu adam; yan ve geri pas yapmıyor yani), en çok dripling yapan ve Gabi ile Koke’den sonra en çok pozisyon hazırlayan oyuncusu olmasının yanı sıra,  Simeone döneminde 159 maça çıkarak ciddi bir istikrar yakaladığını, son 4 sezonda La Liga’da Rakitic’in ardından en çok forma giyen yabancı orta saha oyuncusu olduğunu, onun yokluğunda takımının galibiyet ve gol istatistiklerinin hatırı sayılır biçimde gerilediğini de istatistikler söylüyor*.
 
Atletico Madrid, Simeone yönetiminde dünyanın en iyi savunma yapan takımlarından birine dönüştü. Özellikle 2013-14 sezonunda kendi zirvesini gören bu oyun anlayışı, La Liga zaferi ve Şampiyonlar ligi finali ile taçlanırken, Arda da bu düzen içinde en başarılı sezonun geçirmişti. Atletico top rakipteyken, takım halinde savunmaya mükemmel biçimde yayılıyor, ancak sadece alan parselasyonunu iyi yapmakla yetinmeyip, salt rakibi kendi mevzisinde karşılayan bir takım olmaktan ziyade, rakibin topu ayağında tutan adamlarının üzerine tabiri caizse birkaç akıncı gönderip amansız bir pres uyguluyordu. İşte Arda, bu akıncıların en göz alıcısı ve en verimlisi olmayı başardı. Tabi bu riskli oyun tarzı yüzünden takımın en çok kart gören isimlerinin de başını çekti.
 
Hücumda ise eşine az rastlanır stili ve sırtını rakibe dayayarak top saklama becerisi sayesinde takımının rakip yarı alana yerleşimini sağlayan başlıca oyuncu oldu. Bu becerisi, yukarıda belirttiğim isabetli pas istatistiklerine de yansıyan dar alanda yakınındaki arkadaşlarıyla yaptığı verkaçlarla adam eksiltmelerini sağlıyor, pas verecek arkadaşını bulamadığında ise faul alıyordu (Atletico’nun dünyada en verimli duran top kullanan takımlardan biri olduğunu unutmayalım). Bu farklı stiliyle aslında dünyada ona çok benzeyen bir oyuncu bulmak da kolay değil. Belki Nedved ve Davids’in farklı özelliklerini harmanlayarak oluşturulmuş bir oyuncu diyebiliriz.
 
Arda’nın elbette eksikleri de var; şut tehdidi az, mevkisinde oynayan oyuncular içinde en süratlisi değil, savunmada kontrolsüz müdahaleleri var… Fakat resmin tamamına bakıldığında, birçok farklı rolde değerlendirilebilecek, hala gelişmeye açık büyük bir değer var Luis Enrique’nin elinde.
 
Transfer yasağından ötürü altı ay maç temposundan uzak kalacak olması fizik gücü açısından handikap yaratacaktır elbette. Fakat bu konuda da referans olabilecek, Barcelona teknik ekibinin verdiği başarılı bir Suarez sınavı var. Dört aylık cezasından sonra nasıl döndüğünü ve hemen 40 yıllık Barcelonalı gibi oynayarak nasıl verimli olduğunu gördük. Arda’dan da benzer bir performans beklemek mümkün.
 
Arda’nın saha içinde nasıl bir rol üstleneceğini bugünden kestirmek güç.  İlerideki rüya üçlüyü zorlayacak bir oyun karakteri yok açıkçası, golcü değil en başta.  İmza töreninde dile getirdiği “teknik kapasitesi yüksek bir oyuncuyum, her mevkide oynayabilirim” ifadelerinden yola çıkarak, temelde orta üçlüde Iniesta-Rakitic-Arda arasında bir rotasyon olacağını tahmin etmek mümkün. Luis Enrique’nin şansı farklı karakterdeki rakipler karşısında kilidi açmak istediğinde, farklı görevler vererek verim alabileceği özel bir oyuncuya sahip olmasında.
 
Saha içinde başarılı olacağına tüm kalbimle inanıyorum. Fakat bunu bugünden derinlemesine konuşmaya gerek yok. İleride uzun uzun değerlendirilecektir zaten. Bugün işin keyfini ve gururunu yaşamak gerek. İmza töreninde ifade ettiği üzere, çocukluk hayalini gerçekleştiren, her adımda üstüne koyarak kendini geliştirmeyi bilen, özel biri olduğunun farkında olan ve Türk futbolunun geleceği için çıtayı olabilecek en güzel noktaya koyan adamı tüm kalbimizle alkışlamak gerek.
 
Ben, kendi adıma onun sahneye ilk çıktığı 9 Ağustos 2006 tarihli Mleda Boleslav maçında Ali Sami Yen’de bulunan şanslı azınlıktan biri olarak, bu kez Barcelona oyuncusu Arda Turan’ın kaptanlığındaki milli takımı bu Eylül’de Konya’da izlemeyi iple çekiyorum.
 
Teşekkürler Arda, yolun açık olsun!
 
 
*@optacan twitter hesabına teşekkürlerimle.

1 Ocak 2015 Perşembe

Yalnız adamların yılı: 2014'ten kaleci hikayeleri

 
 
Her yılsonunda olduğu gibi 2014 ‘ü bitirirken de kitleleri ilgilendiren siyaset, müzik, sinema, spor gibi sayısız alanda “yılın en… leri” listeleri paylaşılıyor. Futbolda da geride bıraktığımız yıl bu tür listeler için fevkalade verimli geçti. Belki Meksika 86’dan bu yana izlenen en heyecanlı Dünya Kupası’nı yaşamamız, Real Madrid’in yıllardır bekledikten sonra kavuştuğu “decima”sı, Simeone’nin takım oyununu yeniden tanımlayarak yılın çıkışını yapan Atletico Madrid’i, flaş transferleri, olağanüstü golleri gibi 2014’ü hatırlanır kılacak, üzerinde konuşulabilir birçok şey var.
 
Hıncal Uluç-Haşmet Babaoğlu ve rahmetli Kenan Onuk üçlüsünün kaçırmadan izlediğim “90 Dakika” programı günlerinden kalmış bir kaleci tanımı var aklımda: “Yenmeyecek golü yemeyecek, yenecek gollerden de bir kısmını kurtaracak.” Günümüzde ise kalecilerin oyun içindeki rolü bu tanıma hapsedilemeyecek kadar önem kazanmış ve üst düzey kalecilerin kalitesi de böyle basite indirgenemeyecek ölçüde hayranlık uyandırır hale gelmiş durumda.
 
Bu kanaatin yerleşmesinde, şüphe yok ki 2014 yılında izlediğimiz olağanüstü kaleci performanslarının büyük etkisi olacak. Bu yüzden, birçok yerde gördüğüm ve birçoğuyla hemfikir olduğum “futbolda 2014” listelerine bir yenisini eklemenin anlamlı bir katkı olmayacağını düşündüğümden, bu yıl akılda kalan kaleci hikâyelerini not düşmek istedim.
 
Manuel Neuer: Özel bir adam
 
Ballon d’or (Altın Top) ve FIFA Yılın Oyuncusu (bu iki ödül 2010 yılından itibaren birleştirildi) ödülleri tarihine baktığımızda 1963’teki Lev Yashin örneği dışında, ödülü kazanan bir kaleci yok. İlk 3’e giren son kaleci 2006’da ikinci olan Buffon. Daha öncesinde de 2001 ve 2002 yıllarında Oliver Kahn’ın üçüncü olduğunu görüyoruz.
 
Manuel Neuer uzun zamandır ilk 3 aday arasında listede yer alan ilk kaleci olarak göze çarpıyor. 2002 ve 2006 örneklerine baktığımızda, ortada kalecilerin yelkenlerini şişiren Dünya Kupası rüzgarının 2014 için de geçerli olduğunu teslim etmek lazım. Fakat Neuer’in, bunun çok daha fazlasına işaret eden bir “fenomen” haline geldiğini söylemek yanlış olmaz.
 
Kendi adıma Lev Yashin, Gordon Banks, Sepp Maier, Dino Zoff gibi isimlere yetişemediğimden ve o dönemki futbolun karakterinin çok farklı olmasından dolayı herhangi bir kıyaslama isabetli olmayabilir. Fakat bugüne bakıldığında, bizim kuşağın efsane kalecileri Schmeichel, Kahn, Van der Sar, Buffon gibi isimlerle kıyaslandığında, Neuer’in hepsinin olumlu vasıflarını kendinde toplayan ve oyun içindeki etkisiyle fark yaratan bir oyuncu olduğunu teslim etmek gerekir. 
 
Neuer, oyunun içindeki etkisiyle, bildiğimiz kalıplar içindeki kalecilik anlayışını çok farklı bir yere taşıyarak, önümüzdeki yıllarda bu anlamda dünya futboluna damga vurmaya devam edecek gibi görünüyor. Top tekniği Güney Amerikalı kalecilere atfedilen topu oyuna sokma becerisiyle; çizgi üzerindeki başarısı üstün reflekslerle; takımın hücum oyununa ve kompakt oynayabilme becerisine katkısı ceza sahasının bütününe hakimiyetle açıklanmayacak kadar farklı bir düzeyde. Bütün kalecilik melekeleri, kendi başına bir “Neuer standartı” oluşturmuş durumda.
 
Alman kaleci, gerek bireysel performansı, gerek Dünya Şampiyonu bir takımın asli unsuru olarak 2014 yılının en iyi futbolcusu ödülünü sonuna kadar hak etti. Ancak, diğer adaylar 2007’den beri dünyada yılın futbolcusu ödüllerinde her seferinde ilk 3’te yer almayı başarmış Ronaldo ve Messi olduğunda, haydi haksız demeyelim de asimetrik bir rekabet sözkonusu oluyor ne yazık ki. Ronaldo ve Messi gol istatistiklerini paramparça etmeye devam ettikçe Neuer ya da herhangi başka bir oyuncunun Federer-Nadal rekabetine Djokoviç misali dahil olması mümkün görünmüyor. Bu asimetrik rekabet, bu yetenek ve muhtelif sezonlardaki performans düzeyiyle 2000’lerin başında olsak (Ronaldo ve Messi’siz bir dünyada) bu ödülü rahatlıkla alabilecek Ribery, Robben, Ibrahimoviç gibi isimler için de geçerli fakat bu ayrı bir yazı konusu.
 
Thibaut Courtois: Kaleci dediğin maç kurtaracak
 
Yılın kalecisi tartışmasız Neuer olsa da, takımına seviye atlatan bir isim olarak Belçikalı Courtois da övgüyle anılmayı hak ediyor. Atletico Madrid, 2014’te La Liga şampiyonluğunu kazanarak ve Şampiyonlar Ligi finaline ulaşarak,  birçoklarına göre yılın en görkemli başarı öyküsüne imza atarken, başrollerin birinde Courtois vardı.
 
Ronaldo, Messi, Robben, Suarez, Neymar gibi fantastik yetenekleriyle maç kazandıracak oyuncusu olmayan, en büyük golcüsü ancak iyi işleyen ve kendi özelliklerine uygun bir düzende verim alınabilen (İspanya milli takımındaki başarısız performansını hatırlayalım) Diego Costa olan bir takımın bu seviyeye gelebilmesinde aslan payı elbette hem taktik hem motivasyon anlamındaki üstün başarısıyla teknik direktör Simeone’ye ait. Ancak böyle takımlar için her şeyi kusursuz yapsanız bile özel kahramanlıklara ihtiyaç duyulduğu da bir gerçek.
 
Geçtiğimiz yıl Courtois’nın tek başına kaç maç kurtardığını, imkansız denen birçok topu nasıl çıkardığını, savunmasıyla uyumunu, genç yaşına rağmen gösterdiği soğukkanlılığı düşününce onun da özel bir adam olduğunu vurgulamak gerekiyor. Chelsea’de, başka bir lig ortamında kaldığı yerden devam ettiğini ve Dünya Kupası’nın göz alıcı ve ileriye dönük büyük umut vaat eden takımı Belçika’nın oyunundaki etkisini de düşünüldüğümüzde,  belki Neuer’le çağdaş olmasa dünyanın en iyisi diyebileceğimiz bir kaleciden bahsettiğimizi söyleyebiliriz.
 
Gianlugi Buffon: Tecrübe abidesi
 
Yazının başlarında bizim kuşağın efsane kalecileri arasında onu zikretmiştim. Bugün de hala kaliteli bir şarap misali değerinden bir şey kaybetmemiş olması aslında onun nesiller üstü olduğunu ve üstün kalitesini kanıtlıyor. Hala yetenekli, hala hırslı ve hala üst düzeyde liderlik edebilecek karakter sağlamlığında. 2014 onun için kariyerinin en şaşalı senesi olmasa da İtalya gibi istikrar abidesi oyuncular yetiştiren bir ülkenin en çok milli olan oyuncusu olma unvanına erişmesi, 5.inci kez Dünya Kupası kadrosuna çağrılıp, 4.üncü kez Dünya Kupası’nda oynamış bile ona bu yılın dikkat çeken öykülerinde atıfta bulunmamız için yeterli.    
 
Keylor Navas: Gösterişsiz yıldız
 
Dünya Kupası'nın en büyük sürprizini İngiltere, İtalya, Uruguay'ın olduğu gruptan tek gol yiyerek yenilgisiz çıkan ve çeyrek finalde penaltılarla elenen Kosta Rika'nın yaptığı konusuna çoğu futbolseverin hemfikir olduğunu sanıyorum. İşte bu Kosta Rika takımına baktığımızda büyük yıldız olarak nitelendirilebilecek herhangi bir oyuncuyu geçtim, akıllarda kalan oyuncuları saymak istesek; Bryan Ruiz, Campbell, belki Tejeda derken şu anda kulüp düzeyinde nerede olduğunu bilmekte zorlanacağımız isimlerden başkası akla gelmiyor.
 
Keylor Navas işte bu takımın gösterişsiz yıldızıydı. Fazla spektaküler tarafı olmayan ama işini layıkıyla yapan ve takımının zaferinde başrolü üstlenen kaleci, esasen 2014'te kariyerinin altın dönemini yaşadı. Levante'de geçirdiği ve Courtois'nın önünde "La Liga'da Yılın Kalecisi" ödülünü kazandığı sezonu bu üst düzey Dünya Kupası performansıyla taçlandırması, onu hayallerinin takımı Real Madrid'e taşıdı.
 
Şu anda Casillas'ın yedeği konumunda bir kaleciye bu kadar yer ayırmak garip gelebilir belki. Navas'ın temsil ettiği kalecilik modeli yıldızlara alışkın Real için de yeterli gelmeyebilir. Ama şurası gerçek ki Casillas'ın arkasında olabilecek en güvenilir isim duruyor. Halihazırda Petr Cech ile birlikte dünyanın en iyi "yedek" kalecisi olan Navas da bu açıdan saygıyı hak ediyor.
 
Tim Howard: Senede bir gün
 
ABD'li kaleci kariyeri boyunca her zaman dünyanın kalburüstü kalecilerinden biri olarak kabul edildi. Man Utd. kariyeri belki zamanlama yanlışlığından istediği gibi gitmedi ama akabinde Everton'da yakaladığı istikrar ile Premier Lig'de rüştünü ispat etti ve saygınlığını artırdı. Şimdi 35 yaşının tecrübesiyle, yetenekli, güvenilir ve hala üst düzeyde futbol için yeterli bir kaleci olmaya devam ediyor.
 
Esasında onun bu listede yer almasının nedeni 2014 yılının bütünündeki performansından ziyade yalnızca bir gün, hatta sadece 120 dakika. Aslında iyi bir yıl geçirdi, Dünya Kupası özelinde de performansını bir kademe yukarıya taşıdı ama öyle bir maç var ki hepsinin önüne geçti.
 
Bir kaleci hakkında iyi bir maç çıkardı demek için kaç kurtarış yeterli olur. 5-6 ya da 8-9? Dünya Kupası 2. turunda 1 Temmuz 2014'te Salvador'da oynanan ABD-Belçika maçında ilk turdaki durgunluğunu atmış ve coşkun bir sele dönüşmüş Kırmızı Şeytanlar karşısında tek başına duran bir adam tam 15 kurtarış yaptı. 90 dakika boyunca geçilmez gibi bir kaya gibi direndikten sonra uzatmalarda De Bruyne'nin golüne engel olamadı.
 
Madem bir kaleci dosyası açıyoruz, yılın en akılda kalan performansını es geçmek olmazdı elbette.
 
 
David De Gea: Gelecek güvende
 
İspanya futbolu, dünyada son 10 yıla damgasını vururken, sadece A takım düzeyindeki başarılarla değil, tüm yaş kategorilerinde elde ettiği dereceler ve her mevkide yetiştirdiği yıldızlarla egemenliğini pekiştirdi. Bu süreçte 19 yaşından beri en üst düzeyde oynayarak dünya tarihinin en büyük kalecilerinden biri haline gelen ve kaptan olarak bir Dünya Kupası ve iki Avrupa Şampiyonluğu kazanan Iker Casillas çok özel bir role sahipti.
 
Bu tür özel adamların veliahtı olmak çok ağır ve zor bir sorumluluk elbette. 2014 yılına kadar bu konuda bir ihtiyaç hissedilmiyordu ama Casillas, Dünya Kupası'nda kariyerinin en feci performansını ortaya koyunca sonrasını düşünmek kaçınılmaz oldu.
 
2014 yılı De Gea için Casillas sonrasına dair soru işaretlerini giderdiği bir yıl olarak hatırlanacak. Özellikle 2014-15 sezonunda, oyun yapısını ve takım kimyasını henüz oturtamamış Van Gaal'in Man. Utd.'ında iş başa düştüğünde sivrilebildiğini kanıtladı. Büyük takım kalecisi olmanın maç kurtarmak gerektirmesinin ötesinde, çok pozisyon veren bir takımın kalecisi olmak onun sivrilmesine yardımcı oldu. Bu yıl Premier Lig'de Liverpool maçındakine benzer performansları tekrarladıkça, takımıyla beraber büyüme şansının çok fazla olduğu görülüyor. "The Wall" gibi bir lakabı olacaksa, bunu hak etmek kolay değil.
 
Jasper Cillessen-Tim Krul: Psikoloji
 
2014'e ilişkin açtığımız bu kalecilik dosyasını yılın en ilginç hadiselerinden biriyle tamamlamak istiyorum. Esasında bu olayın kahramanı belki kalecilerin kendisinden ziyade Louis van Gaal olsa da bu "çılgın" hamlenin sonuca ulaşmasını sağlayan Tim Krul'un kurtarışları oldu elbette. Kısaca hatırlatmak gerekirse Dünya Kupası çeyrek finaline Hollanda-Kosta Rika maçına geri gitmek gerekiyor.
 
Futbolda psikolojik faktörlerin önemi herkesin malumu ancak kalecilik sözkonusu olduğunda bu faktörler daha fazla ön plana çıkıyor. Bu maç da bu fikrin doğruluğunun en belirgin kanıtlarından biri olarak tarihe geçecek belki de.
 
110. dakika itibariyle golsüz devam eden maçta kenarda Hollanda yedek kalecisi Tim Krul'u ısınırken görmek şaşırtıcıydı. Bu şaşkınlık 119. dakikada yapılan oyuncu değişikliğiyle hat safhaya ulaştı zira kaleci Cillessen penaltıların hemen öncesinde yerini Krul'a bıraktı. Neticede Krul, 3 penaltı kurtarıp takımını yarı finale taşıdı ve hocasını mahcup etmediği gibi futbol tarihinin en ilginç olaylarından birine imza attı.
 
İşin ilginç yanı Hollanda'nın yarı finalde Arjantin'le oynadığı maç da penaltılara gitti. Van Gaal aynı şeyi tekrarlar mıydı bilinmez ama oyuncu değişiklik hakkı dolduğundan Krul penaltılar için oyuna giremedi ve Hollanda kaybetti.
 
 
 

3 Aralık 2014 Çarşamba

Uçurumdan önce son çıkış / Kimliğini arayan takım



Galatasaray, hatırı sayılır bir süredir kimliksiz bir futbol takımı olarak sahalarda boy gösteriyor. Mücadele etmeyi unutmuş, isyan edebilme yeteneğini kaybetmiş, kabullenmeye alışmış, giderek silikleşen, silikleştikçe mevcut melekelerini yitiren, melekelerini yitirdikçe sevenlerini üzen ve karamsarlığa iten, takım olma niteliğinden dahi uzak bir futbolcu grubunu kahrolarak izliyoruz. 2014-15 sezonunun Galatasaray'ı, ruhunu arayan, "hissizleşmiş" bir hale bürünmüş vaziyette.

Oysa biz Galatasaray efsanelerinden Gündüz Kılıç'ın "Galatasaray bir his takımıdır. Renklerine aşık birbirlerini seven futbolcuların takımıdır. Galatasaray, feragat ve fedakarlıklarla çalışacak futbolcuların takımıdır. Galatasaray şımarıkları, kendini beğenmişleri, yalnız kendini düşünenleri sevmez. Kısacası Galatasaray, bir halatı hep birlikte çekenlerin, hep birlikte üzülüp, hep birlikte sevinmesini bilenlerin takımıdır."  sözlerinin sahadaki tezahürünü arıyoruz. Bazı sözler, tanımladıkları şeyi ifade etmedeki güçleriyle, söylendikleri zamanın ötesinde etkiye sahip oluyor ya,  işte biz o halatın ucundan tutmaya teşvik edecek iradeyi arıyoruz.

Bu arayışta, hiçbir ışık gösteremeyen Prandelli dönemi, maalesef Galatasaray tarihine, umutsuzluğun en baskın olduğu dönemlerden biri olarak geçecek. Bu yüzden, geçen hafta son bulan Galatasaray-Prandelli birlikteliği, "zararın neresinden dönülürse" mantığından hareketle de olsa uçurumun kıyısında düşmeden önceki son hamle olarak görülebilir.

Takımı uçurumun kıyısına getiren temel neden elbette tek başına Prandelli değil. Yapısal sorunlar ve yönetimin geleceğe dair korkular yaratan başarısızlıklarıyla bugüne gelinse de bu yazının konusu sahanın içi olarak kalsın.

Prandelli neyi yapamadı?

Mancini ile Prandelli dönemlerini asla aynı kefeye koymuyorum. Zaten Mancini'nin tam alışmış ve bir oyun düzeni oturtmuşken kalması gerektiğini savunmuştum. Prandelli için ise İtalya'da başardıklarını ve oyun felsefesini genel olarak beğenmekle birlikte, ilk günden tereddütlerim mevcuttu. Bunların en başında, İtalya dışında hiç çalışmamış olmasından da önce, şampiyonluğa oynamış hiçbir takım çalıştırmamış olması geliyordu ki, 8 Temmuz günü twitter'a da böyle yazmışım ve yorum yapmak için ışık görebileceğim bir maç beklemiştim.

Bu yorumda bahsettiğim o ilk maç hiç gelmedi. Prandelli, 16 maçta 6 galibiyetle Galatasaray’da çalışan son 10 teknik adam arasındaki en düşük yüzdeyi yakalamasından daha da vahimi, kazandığı maçlarda dahi hiçbir zaman rakibe karşı oyun üstünlüğü kuramadı. Nadiren gördüğümüz 10’ar dakikalık sekanslar dışında ne baskılı oyun ne tempo ne de belli bir hücum stratejisi vardı. Prandelli sanki her maçta bir de bunu deneyelim, ya nasip dercesine kurduğu 11’leri sahaya sürmesinin yanında oyunu okuma konusunda da yetersiz kalarak, maça etki edecek değişiklikleri yapmakta, aksayan tarafları tespit edip neşteri vurmakta da kayıtsız davrandı.
 
Sistemde değişiklik yapması, sürekli farklı şeyler denemesi bu eleştirilerin ana unsuru değil. Hatta bir şeylerin aksadığını gördüğünü kanıtlaması bakımından olumlu bir puan bile sayılabilir. Fatih Terim de hatırlarsanız 3. döneminin ilk maçında İstanbul BB'ye 3-1 kaybederken Eboue'yi 4-3-3'ün sol açığında denemiş, o sezon gümbür gümbür oynayan takımın ideal dizilişini oturtması 9. haftadaki Fenerbahçe maçını bulmuştu.
 
Benim anlamadığım arayış içinde olan, takımı daha farklı oynatmak isteyen Prandelli'nin neden hazırlık dönemini bomboş geçirdiği? Geçen sezon Emirates Cup'ı kazanan, Malaga ve Napoli'yle oynayan takım bu sezon Süper Kupa'da Fenerbahçe maçından önceki 20 günlük kısımda güç bela bir tek hazırlık maçı yaptı ki o maç da Başkan Aysal'ın gönlünü yapmak için Belçika'nın 2. liginden bir takımla bir kasaba stadında oynandı.
 
Prandelli İtalya dışında hiç çalışmamış olduğu için, Türkiye gibi Löw, Del Bosque, Rijkaard misali nice büyük ismi yemiş bir ülkede zorlanması beklenmedik bir gelişme değildi. Fakat biz sabretmek için hiçbir bir ışık göremedik. Bugün Prandelli sistemi nedir diye sorduğumuzda tereddütsüz tanımlayabileceğimiz bir diziliş, oyun felsefesi, taktik öncelikler vs. herhangi bir biçimde onu sıradan bir teknik direktörden olumlu anlamda ayırt edecek herhangi bir özellik telaffuz edemediğimiz için, orta ve uzun vadede kalmasının herhangi bir şey kazandırmak şöyle dursun, zaten sallantıda olan takıma kimliğini tümden kaybettirme tehlikesi doğuracağını gördük.
 
Fakat bu kimlik meselesinde şüphesiz en büyük darbe, kuruluş gayesi Avrupa'da başarı olan Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi'nde sergilediği utanç verici performans ve esasen başarısızlık karşısındaki "kayıtsızlık" oldu. Benim gözümde Prandelli, Dortmund maçının sonrasında "hedefimiz Şampiyonlar Ligi değil, 4. yıldız" dediği anda değerini yitirmiş ve uzatmaları oynamaya başlamıştı. Zira o sözler Galatasaraylıların çoğunluğuna 4'er 4'er yenen gollerden çok daha ağır gelmişti.
 
Prandelli dönemi herhalde en çok Fenerbahçe'nin 2008-09 sezonunda yaşadığı Aragones dönemine benziyor. Yine de ligde iddiasını sürdüren bir takım bıraktığı için teşekkür etmek lazım kendisine. Yanlış zamanda, kimyası bozuk bir takıma yapısal sorunları ayyuka çıkmış bir camiaya geldi, olmadı. Yolu açık olsun.

 
Yeni dönem ve Hamza Hamzaoğlu  
 
Bitirirken Hamza Hamzaoğlu için de birkaç söz etmek gerek. Skibbe’nin gönderildiği 2008-09 sezonunun ortasında, Erciyes’teki başarısının rüzgarıyla göreve gelen Bülent Korkmaz’la bazı benzerlikleri var. Hamzaoğlu’nun Akhisar’daki başarılı çizgisi, her ne kadar Galatasaray seviyesi için gösterge olmasa da umut vericiydi. En önemlisi Bülent Korkmaz’ın Erciyes’te başarısının dayandığı savunma becerisinin aksine, Akhisar’ı zaman zaman 3 santrforla sahaya çıkan, ofansif bekler kullanan ve rakip kim olursa olsun baskılı oynayan bir takım olarak hatırlıyoruz.
 
Bülent Korkmaz dönemi denince ilk hatırlanan konulardan biri de Lincoln’le rivayete göre (ki haklılık payının yüksek olduğuna inanıyorum) dönemin bazı oyuncularının kışkırtmasıyla yaşadıkları tartışma ve o dönemin 10 numarasının harcanmasına giden süreç. Bu dönemin 10 numarası ise şüphesiz kariyer bakımından da, taraftarın gönlündeki yeri bakımından da Lincoln’ün fersah fersah ötesinde. Hal böyleyken Hamzaoğlu’nun Sneijder hakkında tamamen alakasız bir ortamda yaptığı yorumların, teknik direktörlük için geçtiğinde ilk olarak akla gelmesi doğal. Bu konuda imza töreninde söyledikleri, hatta hatasını kabul etmesi olumlu adımlar. Sneijder ile bereber yükselirse kazanan Galatasaray olacaktır. 
 
Umut etmek güzel şey. Öyleyse yine bir efsanenin, Jupp Derwall'in sözüyle bitirelim: "Galatasaray'ın adının olduğu her yerde umut vardır".





Share |

16 Kasım 2014 Pazar

Geçmişe dönüş



"Teknik analizi herkes yapacaktır ama, güzel bir takımla oynadık. Müthiş bir takım seyrettirdik, zaman zaman biz de seyrettik. Şu olsaydı, bu olsaydı değil bu maçın yorumu. Türkiye'nin her insanının zaman zaman bazı gerçeklerle yüzleşmesinde yarar var. Bu da onlardan bir tanesi, ki sonra da ileride karşılaşacağımız projeleri etkilesin. O yüzden olaya böyle bakmak lazım. Daha da yiyebilirdik. 1-2 tane de belki biz atardık. Dünyanın en iyi takımlarından bir tanesi. Bizden önce Fransızlarla Lens takımıyla oynadılar, o da 3-0. Türkiye'de bazı şeylerin altını daha net çizmemiz lazım. Bir şeylerin yeterli olmadığını, küçük vizyonlarla bir yere gidilmeyeceğini bilmemiz lazım. Sevgi ortamında, kendi gerçeklerimizi görerek yapabiliriz. Takım 4-0 galip dakika 90 Bergkamp hala top istiyor. Wenger'in yardımcısı geldi biraz önce, yarın antrenmanları var, bana Bergkamp yine aynı koşuyor dedi. Uzun vadeli projeler yapmalıyız. Böyle yıldızlar topluluğunu seyrettirdiğimiz için Türk halkına çok mutluyum. Dünya yıldızları böyle oluyor. Bizde de bazı gerçekler bu tip gerçekleri görerek değişebilir. Henry alkışlanmalı, Overmars alkışlanmalı ama bizim çocuklarımız da yuhalanmamalı. Aradaki mesafe çok büyük "

Bu farazi konuşma Fatih Terim'in 13 Kasım'da Türkiye'nin Brezilya'ya 4-0 yenildiği maçtan sonra  verdiği TV röportajından esinlenerek, 17 Mayıs 2000 gecesi Galatasaray-Arsenal maçının sonrası hayal edilerek kurgulandı.

2000 yılının Fatih Terim'i asla böyle bir röportaj vermezdi. Zaten böyle bir anlayışla finale yükselmek de mümkün olmazdı. Peki aynı adam neden Brezilya maçının ardından 1980 model bir "onlar bizden çok güçlü" düşüncesinin ardına saklanma ihtiyacı hissetti?

Türk futbolunda "final oynamak da yetmez kupayı istiyoruz" diyen ve 1993 Akdeniz Oyunları'ndan itibaren ortaya koyduğu vizyonla, bir yerde Derwall'in yaktığı, Denizli'nin büyüttüğü ateşi, umut tacirliği yapmadan, gerçekçi bir özgüvenle yükselen bir futbol devrimine dönüştüren adamın, kariyerinin bu safhasında kendini inkar etme noktasına geldiğine işaret eden bu röportaj çok büyük bir hayal kırıklığıydı.

Esasen Beşiktaş'taki yönetim performansıyla yaptıkları yapacaklarının teminatı olan Demirören'in Türk futbolunun bu çöküş sürecinde başrolü oynaması ve bu rolünde Beşiktaş'takine nazaran çok daha mahir olması belki şaşırtıcı değil. Fakat bu ülkenin futbol tarihini ve talihini değiştiren adamların başında gelen Terim'in bu gemiye binmesi ve sonunu bile bile seyri değiştirmek için hamle yapmamasının anlaşılması çok güç.

Terim, aslında bu görevi ilk başta kabul etmemeliydi ama bir yandan kariyeri boyunca zirveye çıktığı her dönemde kendisini bozan yüksek egosunun kulağına fısıldadığı "Türk futbolunu ancak sen kurtarırsın" yanılsamasıyla, bir yandan da Galatasaray başkanına kendini ispatlama sevdasıyla göreve geldi. Hakkını verelim, 3. döneminin ilk günlerinde tıpkı 2005'te görevi Ersun Yanal'dan devraldığı zamandaki gibi çabuk ve göz alıcı bir etki bıraktı. Ancak, aradan geçen bir yılda milli takım ne kadro yapısı olarak ne de oyun anlayışı olarak ileri gidebildi. Türkiye, bu süreçte Fifa sıralamasında giderek gerileyen, ülke kamuoyunda hiçbir heyecan ve motivasyon dalgası yaratamayan, altyapıyla ilgili herhangi bir plan sunamayan ve dünya futbolundaki saygınlığını kaybetme sürecinde bir takıma dönüştü.  

Bugün Türk futbolunun oyuncu yetiştirmeye dönük bir politikası, geleceğe yatırım yapma gibi bir derdi yok. Genç milli takımları kimin çalıştırdığını bir çırpıda tff sitesine bakmadan söyleyebilecek bir futbolsever var mı bilmiyorum. Antalya'da 3. kaleci olarak tribünde oturan Rüştü'yü, 2. ligde sıradan bir takımın stoperi Vedat'ı ve daha nice yeteneği keşfetmek için nasıl bir çalışma var? Avrupa'da altyapısını almış oyuncuları tükettikten sonra Katar modeli devşirme futbolcu gündemini ısıtıp piyasaya sürmek 75 milyonluk bir ülke için iflasın ilanı değil mi?

Yanlış anlaşılmasın devşirme sporcu olgusuna milliyetçilik temelinde karşı değilim. Mesela bugün Türkiye'de sığınmacı olarak bulunan 16 yaşındaki yetenekli Suriyeli bir genç veya İstanbul'da yaşayan Fildişili bir çocuk, burada altyapı eğitimini alıp burada yetişip neden Türk milli takımında oynamasın? Fakat kendi ülkesinin milli takımında oynayacak kalitede olmayan oyuncuları Türk milli takımının bir parçası yapmak, milli takımın "B" sınıfı bir takım olduğunun ispatı olacaktır. "A" sınıfı takımlarla boğuşan, Dünya 3.lüğü ve Avrupa 3.lüğüyle övünen, "final oynamak yetmez, kupa almak istiyoruz" diyen bir anlayış, kendini "B" sınıfı olarak konumlandırmayı içine sindirse dahi, 2000'leri yaşamış herhangi bir futbolseveri buna ikna edemez.



Türkiye'nin kaptanının 12 yıl önce Dünya Kupası Yarı Finalinde Brezilya'nın Ronaldo, Rivaldo, Ronaldinho, R.Carloslu çok daha görkemli kadrosunu elinden kaçırdığı için ağladığını (bkz. yukarıdaki foto) hatırlayanların, bugün Neymarlı takıma uzaydan gelmiş muamelesi yapılmasını, saha içinde hiçbir direnç gösterilmeden teslim olunmasını, neredeyse atılan bir şutla övünülmesini ve bunun çok doğal karşılanmasını hazmetmesi mümkün değil.

Bu yazıyı bilhassa Kazakistan maçından önce yazıyorum çünkü bu aşamada alınacak skorun (bu arada Kazakistan'ı farklı yeneceğimizi tahmin ediyorum) bu tehlikeli algıyı, iddiasızlaşmanın kanıksanmasını, 1980'lere dönüşü engelleyecek bir etkisi olmayacak.

Fatih Terim, 1996 Avrupa Şampiyonası elemelerine 5. torbadan katılan milli takımı finallere götürmeyi başarmıştı. Şimdi 5. torbaya doğru yol alan geminin kaptanlığını yapmak ona yakışmaz. Sadece "şerefli yenilgileri" saha içinde yaşayıp, onlara isyan ede ede inşa ettiği kariyerini, onu Terim yapanın ne olduğunu hatırlaması lazım.

Bu ülke, futbolunun ilerleyişinin 20 yıllık istisnai bir parantez olarak kalmasını kabul edemez.


  

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Die Mannschaft

Hatırladığım ilk Dünya Kupası olan İtalya 90'dan beri 24 sene geçmiş, başka bir deyişle hayatımda 7. Dünya Kupası'nı geride bırakmışım. Futbolseverlerin dört sene boyunca başka hiçbir şeyle kıyaslanmayacak bir hasretle bekledikleri bir organizasyon kötü geçse de bunu itiraf etmeleri çok zor, bu yüzden önceki Dünya Kupalarına da toz konduramıyorum. Fakat sanırım gördüğüm en keyifli, en güzel kupa bu oldu. 

Dünya Kupası'nın bana göre en büyük favorisi olan Almanya, bazı maçlarda şaşırtıcı biçimde zorlanıp (Gana, Cezayir), bazı maçları olağanüstü tanımlamasının dahi eksik kalacağı mükemmel oyunlarla göz alıcı biçimde kazanarak, genel performansıyla hak ettiği bir şampiyonluk elde etti.

Kupanın ardından en iyi oyuncu ödülünü Neuer'e veya Müller'e verelim denilse bu fikir çok sayıda taraftar bulurdu. Aynı şekilde Kroos'a veya Lahm'a da çok fazla kişinin itirazı olmazdı. Final maçında sahanın adamı kimdi derseniz, benim oyum Kramer çıktıktan sonra ikili orta sahada Khedira'nın da yokluğunda tüm açıkları kapatan Schweinsteiger'e giderdi. Turnuvanın en iyi savunma oyuncusunu düşündüğümüzde herhalde Hummels ilk sırada yer alırdı. Diğer taraftan, bu takımın teknik kapasitesi en yüksek, en yaratıcı oyuncusunun Mesut Özil olduğunu söylemek mümkün. Son olarak Dünya Kupaları tarihinin en golcü oyuncusu Klose'yi, kupanın  dakika/gol ortalaması en yüksek oyuncusu Schürrle'yi bulunduran bir kadrodan bahsettiğimizi de unutmamak lazım.

Bu kadar ismi Almanya'nın ne kadar görkemli ve üstün bir kadrosu olduğunu vurgulamak için sıralamadım. Hadi herhangi bir kategoriye konması zor olan Neuer'i bir kenara bırakalım; yukarıda sayılan isimlerin hiçbirisi Messi, Ronaldo, Neymar veya Robben değil. Şu anlamda değil; Almanya herhangi bir takımın tüm sorumluluğunu alıp sırtlamaya soyunacak oyunculardan ziyade, birlikte oynadıkları sürece kıymetlenen ve kusursuz bir sistem içinde büyüyen bir takım. Bizim kuşaktan olanların hatırlayabileceği bir benzetmeyle bir nevi Voltran. Bu yüzden yazının başlığını uzatmadan Almanca "takım" anlamına gelen "Die Mannschaft" koymak istedim, kendi kendini fazlasıyla anlatan bir kelime olsun diye.

Almanya, 4 Dünya Kupası ve 3 Avrupa Şampiyonluğu ile kıtanın gelmiş geçmiş en başarılı futbol ülkesi. Onların her turnuvanın doğal favorisi, final adayı olarak görmeye uzun zamandır alışkınız. Hatta Lineker'in herkesçe bilinen meşhur sözüne atıfla, ne kadar kötü olursa olsunlar bir şekilde kazanmayı bilmeleri özellikle 40-50 yaşlarındaki futbolseverlerde baskın olan bir Alman antipatisi yerleştiği de inkar edilemez.

Almanya'nın bu algıyı nasıl yıktığına bakmak için 2002 yılına dönmek gerektiği kanısındayım. Büyük favoriler Fransa, Arjantin gibi takımların grupta takıldığı, sürprizlerin tüm hesapları karıştırdığı o kupada, Almanya bir şekilde kendisini finalde bulmayı başardı. İddia ediyorum, Oliver Kahn ve Ballack'ı kenarda tutarsak Almanya'nın sahip olabileceği en yetersiz ve vasıfsız oyunculara sahip olan kadronun bu başarısı neyse ki bir yanılsamaya yol açmadı ve bilhassa Euro 2004'te yaşanan fiyaskonun ardından A milli takım seviyesinde yeni bir yapının ateşi yakıldı.

Elbette her şey bir dokunuşla değişmedi. Altyapıya yapılan yatırımlar, milli takım kapılarının göçmen kökenli çocuklara açılması gibi devrimler, 2002'den çok önce başlayan bir sürecin 2006'da olgun bir ürün olarak sahnelenebilmesinin arka planını oluşturdu.  Bu ürün, Klinsmann-Löw ikilisinin önderliğinde 2006'da kendi ülkesinde sahneye çıktığında, sadece ilk 15-20 dakika dudaklardan "bu bildiğimiz Almanya değil" sözlerinin dökülmesine yetti. Almanya o kupada uyumlu kadro yapısı, tempolu oyunu, hızı, hücum varyasyonlarının çeşitliliği ile büyük beğeni topladı ancak yarı finalde Lippi'nin üstün İtalyan savunma makinesine takıldı.

2008 Avrupa Şampiyonası'ndan itibaren dünya futbolunda Barcelona merkezli pas futbolunun (tiki-taka) ulusal takımlar düzeyinde İspanya milli takımıyla tezahür eden hakimiyeti, Almanya'nın geri planda kalmasına yol açtı. Nitekim, Euro 2008 finalinde de 2010 Dünya Kupası yarı finalinde de İspanya'ya takıldılar. Esasında her iki turnuvada da İspanya'ya toslayana kadar göz kamaştıran büyüleyici performanslar sergilediler (2010 Çeyrek Finali'nde 4-0'lık Arjantin maçını hatırlayın). Euro 2012'de bu zinciri kırabilecek gibi görünüyorlardı fakat bu kez de canı oynamak isteyince durdurulması zor bir adam olan Balotelli'nin kariyer zirvesine kurban gittiler.

İspanya'nın dünya futbolundaki hakimiyeti birçoklarına göre bu Dünya Kupası'nda bitmiş olabilir, fakat bence temsil ettikleri pas futbolu giderek temposu düşen ve temposu düştükçe de zayıflayan bir "hasta adam" haline gelmişti ve esasında ölümün mukadder olduğu 2013'te Bayern Münih-Barcelona serisinde görülmüştü. O gün şöyle yazmışım:

"Bayern başka bir oyunun mümkün olabileceğini, kimi zaman iyice monotonlaşan pas futbolunun tahtının sallandığını gösterdi. Bundan sonra hızı güçle birleştirebilen hücum takımları dünya futboluna damga vuracak."

İspanya'nın durumu başka bir analiz konusu olsun. Almanya, bu kupada Cezayir maçı dışında her karşılaşmada istediğini rahatlıkla alabilir, işler zora girdiğinde alternatifleri bulabilir bir görüntü çizdi. Almanya'nın 7 maçının final dahil 4'ünde sonradan oyuna giren oyuncular gol attı (Bu anlamda Schürrle,  oynasaydı takımın en değerli oyuncusu olarak öne çıkabilecek Reus'un yokluğunda ekstra katkı verdi). Löw, denemeler yapmaktan çekinmediği gibi, beklendiği gibi yürümeyen tasarruflarından zamanında geri adım atmayı (Lahm'ın sağ beke çekilmesi gibi) bildi. En çok zorlanacaklarını tahmin ettiğim Fransa maçını da erken gol bulmalarının avantajıyla rahatlıkla istedikleri gibi şekillendirdiler.

Yarı finaldeki Brezilya maçı her türlü öngörüyü boşa çıkaracak kadar inanılmaz biçimde sonuçlandığı gibi her türlü maç sonu analizini de anlamsız kılacak kadar "acayip" bir maçtı. Brezilya'nın aşırı motivasyonu, dünyanın en üretken futbol ülkesine yakışmayacak ölçüde Neymar'a bağımlılıkları ve bu bağımlılığın seremoniye forma çıkartıp tribünde maske dağıtacak kadar şirazesinden kayması, Thiago Silva'nın yokluğunda savunmada yaşanan akıl tutulması gibi faktörler mağlubiyeti açıklayabilir ama 7 golü açıklamakta yetersiz kalıyor. Abartılı gelebilir ama Almanya ilk yarım saatte futbolu icat etmiş bir ülkenin futbolu hiç bilmeyen bir ülkeye oyunun nasıl oynandığına dair bir sunum yapması tadındaydı. Brezilya'nın yediği hiçbir gol savunmada boşluk varken, kontrada az adamla yakalandıklarında gelmedi. Tüm gollerde savunma hattı yerli yerindeydi ancak Almanya'nın üstün uyumu ve hızı karşısında çaresiz kaldılar. 



Güzel final

Final maçı ise gerçekten adına yakışır kalitedeydi. Arjantin, Brezilya maçını çok iyi analiz ederek özellikle göbekte Almanya'ya pozisyon vermemeyi hedefledi ve bunda da başarılı oldu. Takıma girdikten sonra savunma kalitesini birkaç gömlek arttıran Demichelis ile Garay ikilisinin önünde Arjantin'in kupadaki en başarılı oyuncusu Mascherano ve yanında Perez-Biglia ile kusursuz bir beşli blok oluşturdular. Kanatlarda da özellikle Zabaleta önceki maçların aksine hücuma da daha sık çıktığı halde (ki buradan da Almanya'nın zayıf karnının Höwedes ve ona yeterince yardım etmeyen Mesut'tan oluşan sol kanadı olduğunu tespit ettikleri görülüyor) turnuvanın kendi adına en iyi performansını ortaya koymasıyla Almanya'yı zor durumda bıraktılar.

Bu noktada Kramer'in sakatlığının ardından Löw, bir anlamda riskli ama akıllı bir hamleyle Schürrle'yi oyuna alarak sistemi 4-2-3-1'e çevirip oyunu kenarlara doğru genişletmenin yolunu aradı. Burada orta sahadaki ikilide Khedira'nın yokluğunda üzerine büyük yük binen Schweinsteiger tüm açıkları kapayarak, yukarıda da belirttiğim gibi yıldızlaştı.

Arjantin, sağlam savunmasıyla neredeyse hiç pozisyon vermeden oynarken zaman zaman çok etkili ataklar yaptı ve hatta birkaç gollük pozisyonu heba etti.  Bu pozisyonlarda aslında Lavezzi de driplingleriyle etkili oluyordu ama erken bir kararla oyundan alındı. Bu noktada Arjantin'in Di Maria'nın delici özelliklerini aradığını düşünüyorum. Almanya'nın geri düşmüş olması halinde bile maçı çevirebileceğine inanıyorum fakat saldırdığında savunmada açık veren bir takım olduklarından Arjantin golü bulsaydı maçın seyri değişebilirdi.  Nitekim Almanya boyunca sadece 1 kez, Gana maçında geriye düştü ve beraberliği yakalamayı bildi. Fakat o maçta skor 2-1 iken Gana'nın acemiliğiyle bazı net pozisyonları harcadığını hatırlamak gerek.

Almanya'nın çok büyük bir avantajı da "bu adama gol atamayız" hissini veren Neuer'e sahip olması. Final heyecanı da etkili olmuştur elbette ama Higuain ve Palacio'nun karşı karşıya kaçırdıkları çok net pozisyonlarda bunu da biraz hissettim.

Almanya ise maç boyunca etkili bir pres yaparak tempoyu belli aralıklar dışında yüksek tutmaya ve kaybettiği topları çabuk kazanmaya çalıştı. Burada uzatmaya doğru giderken, yorulan Klose'nin yerine oyunu tutmaktan ziyade hücum alanında ele avuca sığmaz tarzıyla hareketlilik getirecek Götze tercihi bunun bir göstergesiydi. Nitekim savunmanın bir anlık dalgınlığında zaferi getiren çok şık golü atmak ona nasip oldu.

Bir paragraf da Mesut Özil'e açarsak, çok iyi bir turnuva geçirmese de neden Löw'ün ondan vazgeçmediğini ayrıntılı biçimde düşünmek lazım. Almanya kupayı kaybetseydi, oyuncular arasında en ağır eleştiriyi onun alacağını tahmin etmek güç değil. Esasında kötü oynadı denemez ama fazlasıyla rahat, kendini zorlamayan ve sadece üstün teknik kapasitesine güvenerek sanki 1980'lerden esintiler sunan bir görüntü çizdi. Final maçının 2. yarısında sağ kanatta topu alıp biraz ayağında tuttuktan sonra yaya doğru Kroos'un önüne yuvarladığı pası hatırlayın mesela. Arjantin'in o bölgeden delindiği tek pozisyondu. Bence Mesut'un vazgeçilmez oluşunun anahtarı o pozisyonda. Makine düzeninde işleyen takımın, zaman zaman düzenin dışına çıkabilen tek parçası olduğu halde kolektif uyuma zarar vermediği için bu kadar kıymetli.

İki saattir yazıyoruz bir kere Messi demedik :) Olsun, Fifa ona ticari kaygılarla hak etmediği bir ödül bahşetti nasıl olsa. Grup sonrası üçü uzatmaya giden dört maçta toplam 450 dakikada bir hücum oyuncusu olarak gol atmadan 1 asistle, dünyanın en iyi oyuncusuna yakışır eşsiz bir performans sergiledi.

2002'den taşınan Klose, 2006'da sahneye çıkan Lahm-Schweinsteiger-Podolski, 2010'da eklenen Neuer-Boateng-Mesut-Khedira-Müller, 2014'te asli oyuncu haline gelen Kroos ve yanına ilave olan Hummels-Götze-Schürrle ve turnuvayı kaçıran Reus ile aslında tek bir jenarasyondan değil uyum içinde yenilenen bir altın çağdan bahsediyoruz. Almanya, sonuna kadar hak ettiği bu zaferi ve parlak görünen geleceği kutlamalı.

Yine de bitirirken, kupanın dünya futbolunun genel gidişatı hakkında umut verdiğini memnuniyetle vurgulamak istiyorum. Şu an için asli unsur hız olduğuna göre Almanya'nın işi bundan sonra daha da zor olacak. Örneğin Euro 2016'da genç kadrosu ve evsahibi avantajıyla şimdiden ciddi bir tehdit olacağı görünen Fransa'yı, kaliteli oyuncu grubunu yeni bir anlayışla harmanlayarak ayağa kalkma potansiyeli olan İspanya'yı, her zaman için pragmatik çözümler üretebilen ve hala Robben'e sahip olacak Hollanda'yı ve hatta geçtiğimiz sezon Liverpool'un fragmanlarını sunduğu hızlı hücum futbolunu sahneye koyma ihtimali olan İngiltere'yi bile hesaba katmak lazım. Yani kupanın ilk turundan sonra Avrupa futbolunu gömenleri mahcup edecek bir süreç izleyeceğiz gibi geliyor.


22 Haziran 2014 Pazar

Dünya Kupası yazıları: Almanya'ya erken uyarı

Dünya Kupası'nda gruplara dair yazılarda, G Grubu'nu 2. maçlar başlamadan önce yetiştiremedim ama bu Almanya'yı 2. kez izlememi sağladığı için daha doğru bir analiz yapabilme imkanı doğurdu.

Almanya, uzun yıllar boyunca özellikle bizden önceki kuşakların kahir çoğunluğunun nefret ettiği bir anlayışı temsil ederkeni 2006'da yaptığı kadro ve oyun anlayışı devrimiyle, heyecan ve seyir zevki vaat eden bir takıma dönüştü. Bunun karşılığını da esasen o kupadan bu yana her turnuvada ilk 4'e girmeyi başararak aldı ama artık herkes onlardan kupa bekliyor. Almanya'nın en son Dünya Kupası'ndan 24, Avrupa şampiyonluğundan ise 18 sene geçti ki bu Alman futbolu için çok uzun bir süre. Almanya, başarı için formülü bulmakla birlikte alternatifleri aramaktan, oyun anlayışını geliştirecek hamleler yapmaktan geri kalmadı ki bu turnuvada da onları benim gözümde birinci favori yapan temel etken kadro kalitesinin ötesinde alternatif zenginliği.

Alman futbolu, açık fikirli bir anlayışla gelişmeye ve zenginleşmeye açık. Guardiola'nın Bayern'e gelmesinin ardından Lahm'ın orta sahaya yerleşmesi, klasik santrfor kullanılmaması hep bu gelişme arzusunu gösteriyor. Portekiz'in kötü günündeki Ronaldo'ya fazla bağımlı bir takım olarak,  bir de erken 10 kişi kalmasıyla birlikte Almanya için ilk maç çok kolay göründü. Fakat Gana maçı aslında her şeyin dört dörtlük olmadığını gösterdi. Almanya'nın oyun sisteminde savunmadaki beklerin hücuma katkı sağlamaları şart ama Boateng ve Höwedes bunu yapabilecek türde oyuncular olarak görünmüyorlar (Schmelzer olsaydı çok şeyi değiştirebilirdi). Gana maçında 2. yarıda oyuna giren Mustafi'nin vasatın biraz üstü performansı bile fark yarattı. Bundan sonra muhtemelen Lahm da savunmanın kanadına çekilecektir. Almanya'da bir diğer sorun ise Mesut Özil'in geçen sezon Arsenal'de yaşadığı düşüşü devam ettiriyor görünmesi. Fakat dediğim gibi şu ana kadar kullanılmayan Draxler, Schürrle, Podoloski gibi oyuncuların varlığı; oyun sıkıştığında ceza sahası içi ustası Klose kozu Almanya'nın yolunun açık olduğunu gösteriyor. Çeyrek finale kadar sorun yaşamayacaklar gibi görünse de özellikle dün hızlı çıkan takımlara karşı kırılganlıklarını gördüğümüzde olası bir Fransa maçının çok zorlu geçeceği söylenebilir.

Portekiz, yukarıda da belirttiğim gibi Ronaldo'ya fazlasıyla bağımlı bir takım olarak hayal kırıklığı yarattı. Ronaldo gibi bir yıldızınız varsa burada yadırganacak bir şey yok ama takımda kimse inisiyatif almazsa, teknik direktör dersine yeterli çalışmamış ve özellikle hücum anlamında hiçbir taktik üretmemişsse, santrfor olarak Almeida'ya mecbur kalınmışsa ortaya hiç parlak bir tablo çıkmıyor. Portekiz'in aslında oyunu tamamen kendi lehine çevirecek kuvvetli, kavgacı, kaos futbolu oynayabilecek, oyunbozan bir orta saha kurgusu olabilir. Veloso ve Meireles'in yanına geçen sezon parlayan Carvalho kullanılıp kazanılan topları dağıtacak Moutinho'dan oluşan bir orta saha kurgusu ve serbest oynayacak bir Ronaldo ile diğer forvet oyuncusu tempolu bir hücum zenginliği getirebilir. Bento, böyle bir senaryo düşünüyor mu bilmiyorum ama Portekiz oyunu kabullenen ve "isyanı" sadece Ronaldo'ya bırakan anlayışını sürdürürse ABD önünde de işleri zor.

Gana, ilk iki maç sonrası bıraktığı olumlu izlenimle, eğer elenirse "yazık olacak" ifadesiyle anılmayı hak etti. Esasında Afrika takımlarının genel itibarıyla önceki turnuvalara göre ciddi anlamda gerilediği bir kupa izliyoruz. Afrika takımları için şu ana kadar 9 maçtaki tablo 2 galibiyet, 2 beraberlik, 5 mağlubiyet. Yine de Kamerun dışındakiler hala iddiasını sürdürüyor. Dünya Kupası düzeyinin altında olduğu görülen Kamerun'u bir kenara bırakırsak, Afrika takımları içinde Gana en hızlı ve en heyecan verici ama aynı zamanda da kolektif uyumu ve oyun disiplini en zayıf takım olarak göründü. Yedikleri goller, oyunu tutamamaları ve en etkili oldukları kontratak oyununda bile pas tercihlerinde ciddi hatalar yapmaları belki de Almanya'yı bile sarsacak bir oyun ortaya koyabilmelerine rağmen elenmelerine yol açacak.

ABD, kupanın en çok merak ettiğim takımlarından biriydi. Dünya Kupası'nın en erken golüyle öne geçtikleri maçta oyunu tutmayı genel itibarıyla başardılar, golü yer yemez de karşılığını verdiler.  ABD, hiçbir takıma kolay teslim olmayacak bir görüntü çiziyor. Klinsmann'ın bu takıma imzasını attığı, uyumlu ve karakterli bir takım oluşturabildiği görülse de oyunun kaderini değiştirebilecek, işler zora girdiğinde devreye girecek bir yıldızlarının olmaması son tahlilde onlara karşı Portekiz'in favori olduğunu gösteriyor. Bütün bunlara rağmen, Portekiz maçını kazanıp gruptan çıkmayı garantileme (hatta liderlik için bile avantaj elde etme) motivasyonu ve Portekiz'in mevcut ciddi sorunları bir sürprize imza atmalarını da sağlayabilir.

Tahmin: Almanya, Portekiz
Kilit adam: Moutinho (Ronaldo tek başına yetmeyeceği için)





More Sharing ServicesShare | Share on facebook Share on myspace Share on google Share on twitter