24 Nisan 2013 Çarşamba

Unvan maçı


   

 
 
Şampiyonlar Ligi yarı final ilk maçında Bayern Münih’in, Barcelona’yı ezici bir üstünlükle 4-0 yenmesinin ardından, birçok çevrede “Kral Öldü, Yaşasın Kral” nidaları yükseldi. Maçtan önce twitter’da bu maçı bokstaki unvan maçlarına benzettiğimi yazmıştım. Yine boks jargonuyla konuşursak Barcelona nakavt oldu ve “dünya futbolunun en üst standardı” olarak nitelendirilebilecek unvanını kaybetti.
 
Gerçekten de Avrupa futbolunun tartışmasız en iyi takımı olduğunu ispatlamış, dünyanın en iyi oyuncusuna sahip, iskeleti aynı zamanda Dünya Kupası’nı alan ve 2 kez Avrupa Şampiyonu olan İspanya’nın temelini oluşturan, hatta zaman zaman başka bir zamanın veya başka bir gezegenin futbolunu oynadığı iddia edilen Barcelona’yı uzun bir süredir Allianz Arena’daki kadar çaresiz ve etkisiz görmemiştik.
 
Burada üzerinde durulması gereken yalnızca Barcelona veya Bayern değil, temsil ettikleri ve sahaya koydukları futbol felsefesi. Zaten bir devrin kapandığını ifade ederken de bunu kast ediyorum. Bayern Münih henüz Şampiyonlar Ligi’ni kazanmadı, hatta henüz finale bile yükselmedi. Fakat bugüne kadar kimsenin yapamadığını yapıp, Barcelona’nın devrilmez oyununu fizik güç üstünlüğü ve hıza dayanan bir hücum futboluyla yendi. Maçın başından sonuna kadar her anında üstünlüğünü rakibe hissettirerek, bir yandan caydırıcı bir yandan ısırgan ve akıllı oynayarak kazandılar. Bugüne kadar Barcelona’yı geçmek için rakibin silahlarını durdurmaya odaklanan kusursuz bir savunma futbolu gerektiğine kani olmuştuk. Real Madrid ise Mourinho faktörüyle, saha dışı faktörleri de işin içine katarak, her maçı kendi dinamiğinde ele alıp kapsamlı bir analiz sonucu inşa edilen taktiklerle, o gün için kazanmanın pragmatik formülünü zaman zaman bulsa da, hiçbir zaman oyun anlayışı açısından Barcelona dönemini sekteye uğratamamıştı.
 
Barcelona’nın bu sezon içinde Messi’ye fazla bağımlı hale geldiği; kendi oyun felsefesinin rakibi yıldıran avantajlarına rağmen, zaman zaman bu oyun yapısından kaynaklı “tempoyu arttıramama” gibi sıkıntıların yaşandığı ve en önemlisi rakip kim olursa olsun Barcelona’nın kolay gol yiyen bir takıma dönüştüğü düşünülürse “perşembenin gelişinin çarşambadan belli olduğu” yorumunu yapmak çok yanlış olmaz. Hatta Barcelona’nın, “top hakimiyetine dayalı sürekli kısa pas” futbolunun zirvesini 2 yıl önce gördüğünü, o tarihten itibaren bir nevi duraklama döneminde olduğu dahi söylenebilir.
 
Barcelona’nın dün de her zamanki gibi topa daha çok sahip olan taraf olsa da neredeyse hiç gol pozisyonu üretememesini nasıl açıklamak gerek? Messi’nin sakatlığının etkisini bir yana bırakırsak Bayern’in neler yaptığına odaklanmak bu soruya da biraz netlik kazandıracaktır.
 

Maçın iki kahramanı
 
Bayern nasıl başardı?
 
Bayern belki de Bundesliga’yı çok önceden garantilemenin verdiği rahatlıkla tüm konsantrasyonunu Şampiyonlar Ligi’ne çevirmiş, Arsenal ve Juventus’u ezici üstünlük kurarak elerken favorilerden biri olduğunu ispatlamıştı. Barcelona’yı geçmek için elbete bu performansın üstüne çıkmak gerekiyordu ve bunu şöyle başardılar:
 
  • Barcelona’yı durdurmak için önde basacaklarını düşünüyordum ancak belki de çok etkili pres gücüne sahip Mandzukiç yerine Gomez’in oynaması nedeniyle, beklediğimin aksine tüm takım kendi ceza sahası ön çizgisi ile orta çizgi arasındaki bölümde kümelenerek Barcelona’nın pas trafik alanını tıkadı.
  • Kanatlarda Robben ve Ribery arkalarında oynayan Lahm ve Alaba ile mükemmel bir savunma dayanışması gösterek Barcelona’yı ortadaki gayya kuyusuna itti. Pedro ve Alexis tamamen silindiler.
  • Ortadaki bu yoğun trafikte Schweinsteiger ve Martinez fizik üstünlükleriyle Xavi-Iniesta’nın oyunlarını bozdular. Müller ise tarihin en başarılı “defansif forvet” performanslarından birini sergiledi.
  • Pas trafiği bozulunca, Messi kendisini rekorlara koşturan, sahanın 20-30 metrelik kısmında topla buluşup sonuca gittiği düzenin dışına çıkarak, geriye gelmek ve yine aynı girdabın içinde kaybolmak zorunda kaldı.
  • Bu düzenin hücum tarafında ise Bayern ilk dakikadan itibaren oyunu Barcelona ceza sahası yakınlarında oynamak istediğini gösterdi. Maçın başından sonuna dek bekler Lahm ve Alaba dahil topyekün bir hücum tehdidi oluşturdular. Bir yandan kazandıkları toplarda Robben ve Ribery’nin üstün dripling yetenekleri hızlı ve dikine çıkarken, set hücumlarda ise sürekli hareket halinde olan Müller’in savunmanın dengesini bozması sayesinde, her seferinde boşluklar buldular.
 
Bayern geçen yıl da buna benzer bir anlayışı sahaya koyarak yarı finalde Real Madrid’i geçmeyi başarmıştı. Bu yıl takına yaptıkları Dante, Martinez ve dün oynamasa da Mandzukiç takviyeleriyle bir üst seviyeye çıktılar. Bundesliga’da sürekli bol gollü galibiyetler alırken, zor maçlarda ve deplasmanlarda kalelerini kapamayı bildiler.
 
Maçı bu maddeler üzerinden okuyunca şu sonuca varmak mümkün. Bayern, Barcelona’nın çare üretmesine izin vermedi. Aklıma zamanında Rıdvan Dilmen’in Rijkaard için yaptığı ve çok eleştirilen “B planı yok” eleştirisi geldi. Bunu “bir uzun boylu forvet sok, top şişir hiç olmazsa” bağlamında söylemiyorum. Barcelona kendisine klasik oyununu oynatmamayı başaran bir rakibe karşı alternatif üretemiyor. Eğer o rakip dünkü Bayern gibi bir takım ise de 4’lük oluyor.
 
Zaten yazının başından beri dünkü maçın bir dönemin kapanışı olduğunu ifade etmemin sebebi de bu. Bayern başka bir oyunun mümkün olabileceğini, kimi zaman iyice monotonlaşan pas futbolunun tahtının sallandığını gösterdi. Bundan sonra hızı güçle birleştirebilen hücum takımları dünya futboluna damga vuracak.
 
Başlarken boksa gönderme yapmıştım bitirirken de basketbola bir referans olsun. Bayern dün, 1990’ların Efes Pilsen’inin müthiş “zone” savunması ile Phil Jackson’ın Chicago Bulls’un “motion offense”ini futbol sahasında birleştiren bir performans ortaya koydu dün akşam. Bundan sonra futbolun referans çıtası böyle bir noktaya konmuştur artık.
 

15 Mart 2013 Cuma

Avrupa Fatihi'nin dönüşü

İstanbul'da düzenli olarak maçlara giden birisi olarak Galatasaray'ı senede bir-iki kez ancak izleyebilmek içimde bir yara. Neyse ki, hava koşullarına ve bilet bulmanın meşakkatli yollarına rağmen muradıma erdim ve 200 km. kadar yakınıma gelmiş takımımın maçını çok şükür ki kaçırmadım.
En son Galatasaray maçına  gittiğimde tarih 19 Şubat 2011'di ve TT Arena'da Bucaspor karşısında mücadele eden kadro şöyleydi: Zapata/ Serkan Kurtuluş (Yekta 56), Neill, Servet, Çağlar/ Kazım (Emre Çolak), Sabri (Mustafa Sarp 90+2), Cana, Culio/ Baros, Stancu.
Dün bu maçtan tam 2 yıl 1 ay sonra sahaya çıkan kadro ise: Muslera/ Eboue, Semih (Gökhan Zan), Dany, Riera/ Melo/ Hamit, Sneijder (Amrabat), Selçuk/ Drogba, Burak (Umut)
İyi niyetle mücadele eden, Galatasaray formasını terleten oyuncuların emeğini  küçümsemek gibi bir lüksüm asla olamaz ama iki kadroyu karşılaştırınca nereden nereye dememek elde değil. Fakat her şeyden önce, "İyi futbol, iyi futbolcularla oynanır" gerçeğini kabul edip, Başkan Ünal Aysal ve yönetimine şükranlarımızı sunmamız gerekiyor.

Galatasaray, son 10 yıllık dönemin belki de en kritik maçında (12 Mayıs 2012 Fenerbahçe ile şampiyonluk maçıyla beraber), Schalke 04 karşısında çıktı ve mükemmel bir galibiyet sonrası Şampiyonlar Ligi'nde bir kez daha çeyrek finale kalarak, yeniden Avrupa'nın elitleri arasındaki yerini tescillemiş oldu.

Schalke kura çekimi yapıldığında, diğer devlerin yanında makul bir seçenekti. Aradan geçen sürede onlar bir krizin içine girerken, Galatasaray özellikle yaptığı flaş transferlerle bir anda turun favorisi konumuna gelmişti. Ancak son 1 ayda durum yeniden tersine döndü ve bu kez oyun düzenin oturtmuş, sorunlarını çözmüş bir Schalke; Sneijder ve Drogba ile işleyen bir sistem formülü oluşturamayan, arayış içindeki bir Galatasaray karşısına, ilk maçın skoru da hesaba katılınca, itiraf etmek gerekir ki "favori" olarak çıkacak bir avantaja erişti.
Schalke'nin özellikle son Dortmund maçındaki oyunu ve kanatları etkili kullanması, ben dahil birçok kişide Galatasaray'ın kanatları kapatmaya öncelik vermesi gerektiği kanaatini oluşturdu. Ancak Fatih Terim olmak kolay değil... Hiçbir yıldız oyuncusundan vazgeçmeyip, daha sahaya çıkan kadroyla kazanmaya geldiğinin mesajını verdi Galatasaray'ın hocası. Sneijder'i işletecek formül bulunmuş ve Hollandalının geldiğinden beri en istekli, tempolu ve verimli oyununu oynamasıyla orta saha hakimiyetini ele geçirmişti. Çok korkulan sol kanat savunmasında Riera yalnız gibi görünmesine rağmen  Selçuk bu zor görevini hiç aksatmadı. Zaman zaman Sneijder'in biraz önde olduğu bir baklava (diamond) dizilişini andıran 4-1-3-2 sisteminde Melo, etkili presleriyle Schalke savunmasının önünde oynayan isimlerle hücum hattının bağlantısını kesmeyi başaran üçlünün arkasını çok iyi süpürdü ve bu anlamda çok önemli bir rol üstlendi.
İlk maçta alınan 1-1 bir dezavantaj gibi görünse de, her sahada gol atabilecek "hücum odaklı" bir takım için,  mesela 2-1 galibiyet veya 0-0'lık beraberlikten çok büyük bir farkı olmadığını düşünüyorum. Çünkü maçın başında gol yense bile, son ana kadar sürekli oyunun içinde kalmak mümkün. Nitekim Galatasaray iyi oynarken hak etmediği biçimde golü yemesine rağmen  paniğe kapılmadı ve Hamit'in ve Burak'ın çok güzel iki golüyle devre arasına tur cebinde girmeyi başardı.
İkinci yarı Schalke'nin baskı yapması bekleniyordu zaten. Sorun Galatasaray'ın buna karşılık ne yapacağı idi. 70. dakikaya kadar gol yemeden dayanılması halinde Schalke'nin oyundan düşmesi ve Galatasaray'ın birçok kontratak şansı bulması beklenebilirdi. Nitekim Terim de maç sonu konuşmasında da değindiği gibi, muhtemelen "skoru koruma psikolojisini" önlemek için hücumcu 11'ini değiştirmedi.
Galatasaray'ın ikinci yarı başında bu ağır baskıya maruz kalmasında temel etken Melo'nun, biraz da içgüdüsel olarak 3. bir stoper olarak savunmanın içine gömülmesi oldu. Böylece onun boşalttığı alana nüfuz eden Draxler, ikinci yarı herkesi büyüleyen bir performans sergiledi. Fakat belki de bundan daha önemlisi Drogba'nın tanınmayacak halde olmasıydı. Baskıyı azaltmak için, can havliyle uzaklaştırılan topları indirecek, tutacak, faul alacak bir performans gerekirken (ki bunlar Drogba'nın standartı), fizik kondisyonu yetersiz kalan bir forvet izledik. Neyse ki Semih ve Eboue başta olmak üzere savunmanın dikkati ve üstün mücadelesi, ve en önemlisi Muslera'nın olağansütü performansıyla Galatasaray, tribünde bize ecel terleri döktürerek de olsa, Umut'un son dakikadaki golüyle Almanya'da Alman takımlarına karşı oynadığı son 6 Avrupa maçındaki 4. galibiyetini alarak, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale adını yazdırmayı başardı. 
Burada birkaç isme ayrı parantez açmak gerektiği kanısındayım:
Hamit Altıntop: Sezon başından beri direklere takılması espri malzemesi olmuşken, ilk golünü atması için bunun gibi bir "the match" e ihtiyacı vardı demek ki. Gol atmayı en çok hak eden isim olduğunu düşünüyorum. Gol dıiında 90 dakika boyunca görevini eksiksiz yaptı, en çok koşanlardan biri oldu. Zaten Galatasaray'a geldiğinden beri, hiçbir zaman mücadele gücü düşmedi, her maçta tüm kapasitesini sahaya koydu. Sadece bazen fazla güven, biraz da "inceci" oynama isteği yüzünden verimsiz olduğu maçlar oldu. Ondan hiç vazgeçmediği için Terim'e bir şükran borcu var. Bizim de Samuel Beckett'tan ilham alarak, denemekten vazgeçmediği için Hamit'e.
Fernando Muslera: Milan Baros'un ardından yazdığım veda yazısında Galatasaray geleneğinde efsaneleşen yabancı kalecilerden bahsetmiştim. Muslera da bu zincirin son halkası olduğunu kesin biçimde Galatasaray taraftarının gönlüne kazıdı. Umarım uzun yıllar o kalede kalır. Dün özellikle 2. yarıda Galatasaray'ın en şiddetli biçimde baskı yediği bölümde başta Pukki'nin topunu mükemmel biçimde çıkarması olmak üzere, direnen, vazgeçmeyen ve takımı ayakta tutan isim olarak maçın kahramanı oldu.
Selçuk İnan: Her attığı adımda taşıdığı formanın hakkını veren, "sahadaki biz" olan kaptan. Avrupa'nın en kaliteli orta saha oyuncularından biri olmasının yanında takımı zekasıyla ve mücadelesiyle taşıyan isim oldu 1,5 yıldır. Dilimizi ısırarak konuşalım ama tarihe bir Galatasaray efsanesi olarak geçmesini çok istiyorum. Dün son dakikadaki pozisyonda Umut'a attırdığı gol her şeyi özetliyor ama esas Schalke'nin en tehlikeli yeri dediğimiz sol kanadı, kanat oyuncusu olmadığı halde nasıl kapattığını unutmamak gerek.
Burak Yılmaz: Futbolda gelişmenin sonu olmadığının en canlı ispatı olarak sürekli kendi limitlerini zorluyor. Dün atttığı 8. golüyle Şampiyonlar Ligi'nde üst üste 6 maç gol atma rekorunu egale etti. Golde savunma+kaleci hatası var ama önemli olan Burak'ın yılmadan takip etmesi, golü kovalaması. Eski Burak olsa belki o ilk fiziksel temasta bırakırdı kendini. Avrupa'nın en iyi santrforlarını sıralasanız Ibrahimoviç, Falcao, Van Persie, Cavani, Suarez... vb. çok aşağı kalır yanı olduğunu düşünmüyorum artık, hele bu şekilde kendini geliştirmeye  devam ederse...



Fatih Terim: Galatasaray, 2011'de dibe vurduktan sonra futbol takımı için birçok atılım gerçekleştirdi ama benim şahsi düşüncem bu sürecin lideri Fatih Terim olmasaydı, 1,5 yılda bu noktaya gelinemezdi. Terim,  Galatasaray'a gelebileceği en doğru  zamanda geldi. Onun gibi biri için bir dava, bir mücadele, bir sınama gerekiyor. Kendini yeniden ispatlama sınavıyla beraber Galatasaray'ı ayağa kaldırma sınavını veriyor. Terim, egosu dağları aşmış, hatasız ve her şeye muktedir biri olduğu için İmparator sıfatını almadı. Tam tersine belki kendisine "imparator" denilmesinden sonraki süreci iyi yönetemediği için kendi egosunun altında ezildi. Şimdi biz kenarda, 1990'lardaki heyecanını yeniden kazanmış ancak geçen süre içinde bilgisini, tecrübesiyle yoğurarak olgunlaşmış, kendini tekzip edercesine hatalarından "ders almış" akil bir "yürek adamı"nı görüyoruz. 

Bitirirken her zaman olduğu gibi Almanya'yı Türkiye'ye çeviren Galatasaray seyircisine değinmek gerek. Galatasaray zamanında çıtayı çok yükseklere koymuş olduğu için Avrupa maçlarının atmosferi, heyecanı bambaşka oluyor. Etrafımdaki hemen hiç kimsenin Gençlerbirliği maçının bitiş düdüğünde dahi yenilgiyi değil, Salı gününü, Schalke maçını düşündüğüne eminim. Bu ruh, bambaşka bir şey, tüm Galatasaraylılara sirtayet ediyor. Ben dün maça yalnız gittim fakat tandığım tüm Galatasaraylıların enerjilerini de içimde götürdüğümü hissediyordum. Bunu anlatması zor... Şu kadarını söyleyeyim, Galatasaray'a Avrupa; Avrupa'ya Galatasaray lazımmış. Birbirlerini çok özlemişler.






Not: Fotoğraflar Galatasaray'ın resmi facebook sayfasından alınmıştır.
  

18 Şubat 2013 Pazartesi

Baros'un ardından




Galatasaray’ın son yıllardaki en önemli maçına çıkmasından 2 gün önce, herkesin Akhisar maçındaki harikulade başlangıcından sonra Didier Drogba’yı konuştuğu bir ortamda Milan Baros da nereden çıktı diyebilirsiniz. Fark etmez, bu da benim formasını giydiği 4 sene boyunca terinin son damlasına kadar Galatasaray için savaştığına şahit olduğum, bu takımın çıkardığı son gol kralı apoletini hala taşıyan ve bugün sessiz sedasız ülkesinin Banik Ostrava takımına giden bir isme vedam (vefam) olsun.

Milan Baros, Ağustos 2008’de geldiği Galatasaray’dan 116 resmi maçta 61 gol (ligde 93 maç/48 gol, Türkiye Kupası’nda 6 maç/1 gol, Avrupa Kupaları’nda 17 maç/12 gol) atarak, kulüp tarihinin en golcü 13. oyuncusu ve 2008-2009 sezonu Süper Lig Gol Kralı unvanlarıyla ayrılıyor. Elbette ne bu istatistikler, ne de bıraktığı izler onun bir efsane olarak anılmasına yetecek. Ancak bazı durumlarda fazla agresif bir görüntü sergilese de sonuna kadar mücadele eden, aynı Harry Kewell gibi belki yanlış zamanda geldiği için 8 golle katkıda bulunduğu ve Kadıköy’deki final maçının son düdüğünde sahada olduğu 2012 “diriliş” şampiyonluğu dışında fazla bir şey kazanamadan, hoş bir seda bırakarak sarı kırmızıya veda edecek.

Efsane mertebesine erişemediği yorumunu, belki de yanlış zamanda geldiği yorumuyla birlikte zikredince, bu iki durum arasındaki bağlantıyı kurmak için biraz filmi geriye sarmak gerekiyor. Baros, Ağustos 2008’de transfer edildiğinde Galatasaray, son şampiyon sıfatıyla Şampiyonlar Ligi’ne girmek için Steaua Bükreş ile mücadele ediyordu. Listeler çoktan bildirildiği için Baros’un oynayamadığı bu maçlar sonucunda Galatasaray 2-2 ve 0-1’lik skorlarla elenerek Şampiyonlar Ligi hasretini uzatıyor ve UEFA Kupası’nın yolunu tutuyordu.

Skibbe’nin Galatasaray’ının UEFA Kupası’ndaki performansına, özellikle grupta Benfica ve Hertha deplasmanlarında oynanan müthiş futbola ve en önemlisi Barış-Ayhan gibi vasat altı bir orta saha ikilisinin önünde mükemmel bir uyum yakalayıp bilhassa "turuncu forma" ile leziz resitaller sunan Lincoln-Kewell-Arda-Baros dörtlüsüne bakıldığında, Baros 10 gün önce transfer edilip ön elemeye yetiştirilse ve Şampiyonlar Ligi’ne katılabilse kader çok farklı yazılabilirdi diye düşünüyor insan. Mamafih, o sezondan itibaren, yine büyük paralar harcansa da tepetaklak giden bir takımda tek bir Şampiyonlar Ligi maçına çıkamadan 4,5 yıllık kariyerini bitiriyor Baros.

 Belki de dönüm noktası Rijkaard’ın ilk sezonunda Ekim 2009’da Kadıköy’de 3-1 kaybedilen ve ayağının kırıldığı maçtı Baros için. Bir daha asla eskisi gibi olamadı. O sakatlıktan sonraki dönüşünde yaşadığı üst üste talihsizlikler bir yandan onu kırılgan ve sakatlığa açık bir oyuncuya dönüştürürken, bir yandan da agresif ve gereksiz kart gören bir karaktere büründürdü.

Fatih Terim, belki onun için bir şanstı ama geçen sezon istediği gibi gitmedi. Neticede, ne kadar iyi bir golcü olursa olsun, hiçbir zaman Falcao tarzı “her pozisyonda gol şansı var” bir adam olamadığından, eski fizik kalitesinde olmayınca kaçınılmaz olarak gözden düştü ve uzatmaların oynandığı bu sezonun ortasında ayrılık kapıyı çaldı.



Efsane olmasa da hoş bir seda

Efsane bahsini biraz daha açmakta fayda var sanıyorum. Biraz daha derinlere inerek, belki bazı kulüplerin alışkanlıklarını irdelemek gerek. Bu anlamda benim futbol izlediğim son 20-25 yılı kapsayacak şekilde bir Galatasaray Fenerbahçe karşılaştırması yaparsak, Galatasaray’ın efsane kalecileri Simoviç-Taffarel-Mondragon hep yabancı oyuncularken, Fenerbahçe’de Engin-Rüştü-Volkan şeklinde süregelen bir yerli kaleci alışkanlığı vardır. Forvetler için ise hep tersi olmuştur. Galatasaray’ı Tanju Çolak sonrası, Türk futbolunun en kariyerli ismi Hakan Şükür başta olmak üzere Arif Erdem, Ümit Karan, Necati Ateş, Burak Yılmaz gibi isimler sürüklerken, Fenerbahçe’de Aykut Kocaman (ve Tanju Çolak) sonrası iniş ve çıkışlarıyla hiçbir zaman tam olarak güvenilemeyen Semih Şentürk dışında hiçbir yerli santrfor barınamamıştır.

Buradan yola çıkarak, zamanının en büyük transferi Roman Kosecki’den bu yana Didier Drogba’ya kadar Galatasaray forması giyen yabancı forvetleri şöyle bir hatırlarsak dediğimi daha iyi anlatabilirim sanıyorum:

Dominique Iorfa, Torsten Gütschow, Dean Saunders, Adrian Knup, Adrian Ilie, Marcio, Mario Jardel, Radu Niculescu, Robert Spehar, Mbo Mpenza, Christian, Ali Lukunku, Shabani Nonda, Milan Baros, Jo, Bogdan Stancu ve Johan Elmander. (Aralarda unuttuğum isimler olabilir)

Çeşitli sebeplerle erken veda ettiğimiz Mario Jardel dışında dominant bir golcü performansı gösteren yok. Çok faydalı olan ve hoş anılarla hatırladığımız Adrian Ilie ve Shabani Nonda ile geçtiğimiz sezon yüreğini ortaya koyan güzel adam Johan Elmander bir yana bu listede gönül rahatlığıyla “işte bu adam Galatasaray’ın santrforu” diyebileceğimiz tek kişi Milan Baros.

Demek istediğim, yabancı bir forvetin Galatasaray’da efsane olması çok zor, tıpkı Hagi sonrası gelen tüm 10 numaralar gibi. Drogba’nın bu denli heyecan uyandırmasının bir nedeni de bu belki… Bu kulüp tarihi boyunca daha iyisini getirmemiş ki…

 Milan Baros’u siz nasıl hatırlarsınız bilmem ama ben onu en çok kâbus gibi geçen 2010-11 sezonunun başında, Rijkaard daha takımın başındayken, İstanbul’da tüm takımın döküldüğü Karpaty maçındaki hırsı ve attığı 2 gol, bu maçtan birkaç hafta sonra yine Rijkaard’ın açıkça sabote edildiği Ali Sami Yen’deki 4-2’lik Ankaragücü maçında sahada isyan eden tek kişi olmasıyla hatırlayacağım. Kewell'la birlikte turuncu formanın en çok yakıştığı adam, Galatasaray'dan aldığı ne varsa,  karşılığını vermiş olarak gidiyor. Kulaklarda hoş bir seda bırakarak…. “Milan Baros, Milan Baros, oleey, oleeey, oleey”


Share |

25 Aralık 2012 Salı

Süper Lig'de ilk yarının sürprizler paketi


Spor Toto Süper Lig'de, olağanüstü şartlarda, türlü abukluklar ve istikrarsızlıklarla geçen 2011-12 sezonunun ardından, her şey normalmiş gibi yaparak başladığımız ve nispeten düzenli geçen bu sezonun ilk yarısı geride kaldı.

Puan cetveline bakıldığında, ilk 12 takımın 12 puanlık (4 maç) bir dilime sıkıştığı; liderin 3 puanlı sistemde 18 takımla oynanan sezonlar arasında ilk yarı sonunda en az puanı topladığı; lige fırtına gibi giren Orduspor ve Gençlerbirliği gibi takımlar bir anda tepetaklak giderken, dibe vurmaya yaklaşan Karabük'ün birkaç galibiyetle UEFA Avrupa Ligi potasına girdiği; kimsenin bir şey beklemediği Beşiktaş'ın liderin 3 puan gerisinde, geçen yıl küme düşmekten son maçta kurtulan Antalyaspor'un zirve ortağı olarak bitirdiği bir ilk yarı tablosu var karşısında.

Bütün bunlara bakarak sonuçlarıyla biraz Fransa Ligi'ne öykünen bir ligde oyun kalitesinin de arttığını söylebilmek çok güzel olurdu. Fakat herkesin herkesi yenebilmesi bir nebze heyecan getirse de oynanan futbolun geriye gittiği gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Milli takıma da yansıdığı üzere, yeni oyuncu yetiştirmekte, yıldız çıkarmakta zorlanan bir ligde; sezon başında flaş isimler olarak gösterilmeyen, hatta kulübede oturacağı beklenen oyunculara odaklanalım istedim biraz. Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe'de 2012-13 sezonunun ilk yarısının kahramanları onlardı çünkü:

Umut Bulut: 

Trabzonspor'da her sezon belli bir standardı tutturduğu, bitmeyen enerjisiyle rakip savunmayı tarumar ettiği ve belki de ligin en çok pozisyona giren forveti olduğu halde olmayacak golleri kaçırdığı için hep dudak bükülen Umut, kariyerinin en iyi ilk yarısını geçirerek gol krallığında zirvede yer aldı. Fransa'da geçirdiği bir senenin kendisine neler kattığı, Trabzonspor'da oynarken gösterdiği meziyetlerinin üzerine koyduğu daha net gol vuruş becerisinde tezahür edince, sezon başında Burak-Elmander'e yedek olsun diye kiralanan adam, her iki isimle de uyumlu ve en az onlar kadar vazgeçilmez bir oyuncu olduğunu kanıtladı.


Filip Holosko:

Ligin belki de en ilginç öykülerinden birinin kahramanı. Demirören yönetiminin düşürdüğü çukurdan çıkmak için "feda" ipine sarılan Beşiktaş'ta bu senenin lideri Fernandes, umudu Oğuzhan Özyakup ise piyangosu da şüphesiz Flip Holosko'ydu. İroniktir, Beşiktaş'ın Burak Yılmaz'ın da dahil olduğu bir takasla kadrosuna kattıktan sonra, bitmez bir transfer iştahıyla yeni isimlere kanca takarken takas için önerdiği bir numaralı oyuncu olarak, mizah dizilerine dahi konu olan "Holosko+bir miktar para" esprisinin öznesi Holosko, kendi ücretinde "bir miktar" indirime gittikten sonra özellikle iç saha maçlarında istikrarlı biçimde skora katıkda bulundu. Beşiktaş'ta en çok golü attığı ve şampiyonlukta büyük pay sahibi olduğu sezonda (2008-09) 10 gol attığı düşünülürse, ilk yarıda attığı 8 golün değeri daha iyi anlaşılabilir. "Feda"nın Beşiktaş için anlamı, biraz da kadronun içinden alternatif üretmek ise, Holosko bunun ideal örneği oldu.

Bekir İrtegün:

Fenerbahçe'de 4. sezonunu yaşayan Bekir İrtegün, bu süre içinde hiçbir zaman takımın değişmez bir parçası olarak düşünülmese de belirli bir çizgiyi sürdürmeyi hep bildi. Esasen bu çizgi, onun kaptanlık yaptığı Gaziantepspor'daki "sakin, gösterişsiz ve işini iyi yapan bir profesyonel" olarak tanıdığımız profilinin devamı niteliğindeydi. Bekir bu yıl ilk kez tabir caizse kabuğunu kırdı ve formayı artık kesin olarak sırtına yapıştırdı. Bu süreçte başta Marsilya'ya attığı röveşata olmak üzere kritik golleri de önemli bir unsur oldu. Fenerbahçe'de stoper olmak çok zor. Ondan önce oynayan Can Arat, Yasin Çakmak; onunla aynı dönemde oynayan İlhan Eker, Bilica gibi isimler hep hayal kırıklığıyla ayrıldılar. Büyük umutlarla alınan Serdar Kesimal ve Egemen Korkmaz da Bekir'in gerisine düştüler. Bekir, Yobo ile uyumu, sakin ve dengeli kişiliği ve istikrarıyla gerek ligde gerek Avrupa'da Fenerbahçe için görevini en iyi yapan isimlerin başında gelerek bir bakıma rüştünü bu sezon ispat etmiş oldu.

Share|

3 Aralık 2012 Pazartesi

Fatih Terim-Aykut Kocaman polemiği ve ilginç karşılaşmalar











Galatasaray-Fenerbahçe derbisine az zaman kala, son birkaç haftadır Aykut Kocaman ile Fatih Terim arasında bir polemik köpürtülmeye çalışılıyordu. Son Gaziantepspor maçının ardından sonrasında Fatih Terim'in herhangi bir şekilde konuya değinmemesiyle birlikte, bu "düşük yoğunluklu laf dalaşı" şimdilik sona ermiş gibi görünüyor. Aslında bu polemik dediğimiz topu topu 3 aşamadan ibaret:

1. adımda Kocaman maç sonrası basın toplantısında durup dururken açık bir biçimde Terim'i kastederek basın mensuplarına, "başkalarına da aynı soruları sorabiliyor musunuz?" serzenişinde bulunuyor;

2. adımda Terim, laf dalaşına girmeyi tercih etmediğini ama altta da kalmak istemediğini hissettirircesine "Benim bildiğim Aykut, birine bir şey söyleyecekse direkt söyleyecek kalitededir." ifadelerini kullanıyor;

3. adımda ise Kocaman,  Fatih Terim'in kendisine "Aykut" diye hitap etmesinin camiada tepki yarattığı yönündeki bir soruya "Söyleyeni bağlar, beni hiç bağlamaz. Ben mümkün olduğu kadar insanlara dikkat ederek hitap etmeye çalışıyorum. Fenerbahçelilerin de bu konuda alıngan olmasına hiç gerek yok. Bir bakarlar kişiye, söyleyene, karar verirler" sözleriyle yanıt veriyor.

Bu hatırlatmadan sonra kim haklı kim haksız tartışmasına girmeyi çok anlamlı bulmuyorum. Ancak geçtiğimiz hafta sonu  FB TV'de yayınlanan Yer6 programında Terim'e haksızca saldırılması (hatta Galatasaray resmi siteden programı kınayan bir açıklama yayınladı) bütün bunların Fenerbahçe cephesinin derbi öncesi psikolojik avantajı ele geçirmeye, gerginliği arttırmaya yönelik bir hamlesi olduğunu düşündürdü.

Aykut Kocaman hakkında düşüncelerim başka bir yazının konusu olsun ama belli kesimlerin "dürüst ve ilkeli" sıfatlarıyla parlatmaya çalıştığının aksine en hafif tabirle "içten pazarlıklı" olduğunu düşünüyorum. Neyse, dediğim gibi bunları bırakalım da Fatih Terim ile Aykut Kocaman'ın kariyerlerindeki ilginç kesişmelere bir göz atalım. 


  • Teknik direktör olarak Terim vs. Kocaman

(Toplam maç: 7 - Terim:3/Kocaman:2/Beraberlik:2)

Süper Lig'deki kariyerleri dikkate alındığında, Fatih Terim'le Aykut Kocaman'ın teknik direktör olarak yollarının çok da fazla kesişmediği söylenebilir. Galatasaray taraftarının pek de hatırlamak istemediği 2. Terim döneminde Aykut Kocaman yönetimindeki İstanbulspor'la 3 kez karşılaştı. 

2002-2003 sezonunda:
27 Eylül 2002: Galatasaray-İstanbulspor 2-0,
15 Mart 2003: İstanbulspor-Galatasaray: 1-2,

2003-2004 sezonunda:
6 Aralık 2003: İstanbulspor -Galatasaray: 3-1

Diğer tüm karşılaşmalar geçen yol normal sezon ve play-off derbileriydi ve iki hoca da birer kez kazandı. Kadıköy'deki iki maç da berabere biterken (2-2 ve 0-0); TT Arena'da normal sezonda Galatasaray 3-1 kazanıp, Süper Final'de 2-1 kaybetti.

  • Aykut Kocaman, Fenerbahçe formasıyla Galatasaray'a karşı onlarca maç oynayıp 12 gol atarken kaderin cilvesi, tam onun Fenerbahçe'den ayrıldığı sezon Terim Galatsaray'ın başına geçti. Dolayısıyla Terim ile Kocaman geçtiğimiz sezona kadar hiçbir Galatasaray-Fenerbahçe derbisinde aynı anda sahada olmadılar.
  • Buna karşılık, Aykut Kocaman ligde aktif futbolcu olarak çıktığı son maçta Fatih Terim'in çalıştırdığı Galatasaray'a karşı oynadı. Maçın bir diğer özelliği Galatasaray'ın UEFA Kupası zaferi sonrasında Ali Sami Yen'e çıktığı ilk maç olmasıydı. 21 Mayıs 2000 tarihinde oynanan maçta Aykut Kocaman 56. dakikada oyuna girdi, maç ise Mithat Yavaş ve Recep Çetin'in kendi kalesine attığı gollerle 1-1 sona erdi.
  • Aykut Kocaman'ın milli takım kariyeri
Aykut Kocaman'ın futbol kariyerinin zirvesinde olduğu dönemler Türk futbolunun da dibe vurmasının ardından yavaş yavaş emeklemeye başladığı dönemlere tekabül ediyordu. Aykut Kocaman'ın buradaki şanssızlığı Tanju Çolak ve Rıdvan Dilmen gibi iki büyük starla Feyyaz Uçar gibi bir golcünün arkasında kalmasıydı. Bu yüzden Aykut Kocaman sadece 15 kez milli oldu.

Aykut Kocaman'ın bu 15 milli maçından 5'i Fatih Terim dönemindeydi. Milli takım formasıyla tek golünü de Fatih Terim döneminde İsrail karşısında attı. Fatih Terim, Aykut Kocaman'ı 1995 yılındaki meşhur Amerika turnesinin aday kadrosuna da aldı ve 3 maçta şans verdi.  Aykut Kocaman'ın Terim dönemindeki milli maçları

15.02.1995 Romanya


08.03.1995 İsrail (+1 gol)
04.06.1995 –Kanada
07.06.1995-Kanada
19.06.1995-Yeni Zelanda

Bir nostalji yapalım istedim, hatırlamak güzeldir...


Share |

2 Ekim 2012 Salı

Braga maçı öncesinde Galatasaray





Galatasaray, İstanbul'daki son Şampiyonlar Ligi maçında 5 Aralık 2006'da Atatürk Olimpiyat Stadı'nda Liverpool karşısına çıkmıştı. Tam 70 ay aradan sonra bu akşam Şampiyonlar Ligi logosu taşıyan branda, Şampiyonlar Ligi marşı eşliğinde Türk Telekom Arena'nın orta yuvarlağında dalgalanacak.

Şampiyonlar Ligi'ni çok özleyen Galatasaray taraftarının bu akşamı iple çektiğini ve mükemmel bir atmosfer yaratacaklarından eminim. Ancak Braga maçı bu sembolik öneminin ötesinde gruptaki hesaplar için son derece kritik. İlk maçlarını puansız kapatan iki takım karşı karşıya gelecek. Olası bir Galatasaray galibiyetinde, ilk maçta evinde yenilen Braga, ilk iki hesaplarını çok zora sokacak. Galatasaray'ın puan kaybetmesi halinde ise ilk maçı deplasmanda kazanan Cluj bir anda grupta avantajlı konuma geçecek.

Bu kritik maç öncesinde Galatasaray futbol takımı, bütün rakiplerinin ciddi sorunlar yaşadığı bir ortamda, özellikle geçtiğimiz yıl Fatih Terim liderliğinde sıfırdan görkemli biçimde ayağa kalkmasının verdiği güvenle, güçlenen mali yapısıyla ve yaz transfer sezonunda ses getiren isimlerin sağladığı psikolojik avantajla Türkiye'nin halihazırda en iyi takımı gibi duruyor. Ancak bütün bu faktörlerin sürekli dillendirilmesi Galatasaray'ın rakiplerini vurup, kırıp, parçalayacağı, ligde zaten zorlanmayacağı, Şampiyonlar Ligi'nde de olağanüstü bir kazaya uğramazsa rahatça gruptan çıkacağı algısını doğuruyor ki, bu hem yanlış hem de takıma zarar veren bir durum.

Bu açıdan bakıldığında Galatasaray'ın Orduspor'a yenilmesi en basit tabirle "ayakların yere basması" bakımından hayırlı oldu. Zira Galatasaray bu sezon zaman zaman çok iyi bölümler oynasa da hala çoğu yönüyle geçen senenin gerisinde. Şu da bir gerçek ki geçen seneki performans, Şampiyonlar Ligi'nde başarı için yeterli olmaz. Zaten transferler de bu yüzden yapıldı. Elbette Fatih Terim'in kafasındakiler sahaya yansıdığında, oyuncular bireysel kapasitelerini tam anlamıyla uyumlu biçimde ortaya koyabildiklerinde geçen sezonun çok ötesine geçileceği yönünde kuvvetli umut var ancak mevcut durum üzerinden konuşmalıyız.

Manchester United maçının getirdiği dersler

Şampiyonlar Ligi, oyun kalitesi, fizik güç, tempo gibi birçok faktörün yanında "tecrübe" faktörünün de başarının en önemli anahtarlarından biri olduğu bir platform. Galatasaray, camia olarak her ne kadar bu lige alışık olsa da oyuncu grubuna baktığımızda Hamit Altıntop, son dakika transferi Cris, forma şansı bulamayacağı anlaşılan Baros ve dışında gerçek anlamda Şampiyonlar Ligi tecrübesi taşıyan bir isim yok. Bu sezon uzun süre istenilen seviyeye gelemeyen Hamit Altıntop'un, Man Utd maçının en iyilerinden birisi olması da tecrübenin önemini bir yerde ortaya koyuyor. Dünya Kupası yarı finali görmüş, Copa America şampiyonu Muslera ve takımın tartışmasız en büyük değeri Selçuk İnan, kariyerlerinin ilk Şampiyonlar Ligi maçlarına Old Trafford'da çıktılar örneğin.

Belki de bu nedenle Man Utd maçına baktığımızda ilk 20 dakikada sahada "şaşkın" olarak nitelendirebileceğimiz bir Galatasaray vardı.  Mesela Man Utd golünde Muslera'nın hamlesinde Carrick gol yerine penaltıyı düşünüp kendisini bıraksaydı 10 kişi kalacak Galatasaray'ın çok zor anlar yaşaması ve hayal kırıklığı yaratacak bir sonuçla dönmesi muhtemeldi. Ancak 20. dk. sonrasında geride olmasına rağmen, takım oyununu oturttu ve bu sezonki ana strateji olan hızlı yön değiştirmeli bir pas oyununu rakibe kabul ettirmeye başladı. Old Trafford deplasmanı için gayet tatmin edici miktarda pozisyona girildi, makul miktarda risk alındığı için kabul edilebilecek miktarda pozisyon verildi ve genel anlamda gruptaki diğer maçlar için umut vaat eden bir akşam oldu. Yine de Galatasaray'ın hızının daha doğrusu oyun akışkanlığının henüz Şampiyonlar Ligi seviyesinde olmadığı göründü.

Orduspor maçı: Hayırlı mağlubiyet



Man Utd maçındaki yenilgiye rağmen oynanan futbolun yarattığı olumlu hava zayıf Akhisar Bld. maçındaki rotasyon ve gelen farklı galibiyet, Burak Yılmaz'ın golleri sıralamaya başlaması derken hiçbir olumsuzluk yok gibi görünüyordu Orduspor maçı öncesinde. Ancak Hector Cuper, çok emek ve mesai harcayarak kusursuz bir uyum içinde hareket eden bir takım savunması ve bu temel üzerine "çetin ceviz" olarak tabir edilebilecek bir ekip yaratmış. Bu savunma Galatasaray'ı kendi oyunundan çok uzaklaştırdı ve tamamen etkisiz kıldı. Cuper, ayrıca bir satranç ustası misali maç içinde yaptığı taktik hamlelerle de Galatasaray'ı zor durumda bıraktı. Hasan Kabze'nin erken gelen olağanüstü golü de Cuper'in planını uygulamasını kolaylaştırdı. Neticede, Galatasaray ligdeki ilk yenilgisini aldı.

Maçı analiz ettiğimizde kırılma noktasının Hamit Altıntop'un sakatlığı olduğunu düşünüyorum. Bunun nedeni Hamit'in mükemmel oynuyor olması değil. Hamit'in yerine Aydın'ın girmesiyle, Galatasaray'ın enine mesafesi açıldı. İki klasik kanat oyuncusunun çizgilere hapsolmasıyla orta sahada Selçuk ve Melo pas trafiğini kurmakta zorlandılar. Orduspor da kanatları akıllı biçimde kapatınca Burak ve Umut pozisyon bulmakta zorlandılar. Galatasaray'ın en etkili pozisyonu ilk yarıda Amrabat ile Aydın'ın kanat değiştirip savunmanın dengesini bir an bozduğu noktada geldi ki, Burak beklemediği pozisyonu değerlendiremedi.

Orduspor maçının şifreleri aslında Fatih Terim'in geçtiğimiz sezonun içinde yaptığı radikal değişimin parametreleriyle birlikte değerlendirildiğinde çözülür hale geliyor. Şöyle ki Fatih Terim, geçen sezon başında tek santfror ve kenarlarda Kazım&Riera ile klasik bir 4-3-3 sistemi öngörüyordu.  Ancak başta Kazım ve Riera'nın yetersizlikleri yüzünden bu sistem yürümeyince santrfor sayısını ikileyerek 4-4-2'ye döndü. Bu değişikliği radikal olarak nitelendirmemin sebebi ise dizilişten ziyade oyuncu seçimi oldu. Sistem değişirken Kazım ve Riera'yı kanatlara kaydırmak yerine klasik kanat oyuncusu formatından uzak iki merkez adamı Emre Çolak ve Engin'i kanatlara yerleştirdi. Ayrıca takımın daha önde basmaya başlamasıyla savunmanın da öne çıkmasının yarattığı handikapı gidermek için ağır Servet-Gökhan rotasyonunu çöpe atıp çabuk Semih'e yöneldi.

Bu sistemi özetlersek Galatasaray, oyunu rakip alana yıkarak hataya zorlayan bir merkez takımı haline geldi. Emre Çolak ve Engin'in delici özellikleri hem savunma bekleri Eboue ve Hakan Balta'nın (evet onun bile) hücuma daha etkili biçimde katılmasını sağladı hem de Selçuk ve Melo'yu rahatlatarak Galatasaray tarihinin en iyi ve verimli orta ikilisini doğurdu. Bu yapıya uygun bir santrfor olan Elmander de 11 gol gibi ortalama bir rakamla sezonu kapatmasına rağmen oynadığı hayati rolle 20-25 gol atan adamın yapacağı katkıdan fazlasını sahaya koydu.

Elbette bu oyun yapısı da kusursuz değildi. Örneğin Galatasaray orta saha üstünlüğünü kabul ettiremediğinden yani merkezi rakibe kaptırdığında pozisyon bulması imkansız hale geliyordu. Bu yüzden bu sezon kanatlarda yaratıcı gücü arttırmak adına Amrabat ve gerektiğinde merkez, gerektiğinde klasik orta saha oyuncusu olarak kullanılabilecek Hamit Altıntop transferlerinde Fatih Terim çok ısrarcı oldu.

Fakat gelinen noktada Galatasaray'ın sonuç alması için geçen seneki oyun yapısına geri dönmesi gerekebilir. Orduspor maçında cezasından dolayı oynayamayan Engin'in sahada olması çok şeyi değiştirirdi. Engin'in en önemli özelliği, beklenmedik yerlere sızması ve öngörülemeyen bir tarzı olması. Sezona mükemmel başlayan Emre de benzer niteliklere sahip bir isim. Yukarıda bahsettiğim gibi 4 merkezli oyun Selçuk ve Melo'nun verimini de kat be kat arttırıyor. Özellikle Melo'daki düşüş sadece kendi fizik durumundan değil, bu oyun yapısından da kaynaklanıyor.

Amrabat, teknik kapasitesi yüksek olsa da hareketleri öngörülebilen bir oyuncu. Ronaldo veya Robben değilseniz bir kanat oyuncusu için öngörülebilir hareket repertuarına sahip olmak, kaliteli ve önündeki kanat oyuncusundan yardım alan bir bekin onu etkisiz kılmasını kolaylaştırıyor. Amrabat'ın bir zorluğu da Hakan Balta'nın hücuma yeterince destek verememesi ki bu noktada Fatih Terim'in sezon başındaki sol bek isteği anlaşılır hale geliyor. Bu yüzden Amrabat, sadece önde olunan maçlarda farkı arttırmak için ikinci yarılarda oyuna alınabilecek ve bu tür maçlarda yıldızlaşabilecek bir görüntü çiziyor. Rahat alan bulduğu Antalyasapor maçındaki oyunu da bunun göstergesi.

Braga maçı

Fatih Terim'in maç öncesindeki açıklamalarının yukarıda bahsettiğim hususları doğrular nitelikte olduğunu düşünüyorum. Bence Emre ve Engin ilk 11'de başlayacak. Elmander umarım iyi durumdadır çünkü bu tür maçlarda onun varlığı çok önemli. Galatasaray, yılların özlemi ve atmosferin etkisiyle korkunç bir pres yapacaktır ilk dakikalarda. Bu pres golü getirirse maçın kalan dakikaları rahat geçecektir Galatasaray için. Çünkü Cluj maçında da görüldüğü üzere Braga hücuma çıktığında geride büyük boşluklar bırakabiliyor. Bu durumda da hoşgeldin Amrabat, hoşgeldin Burak.

Galatasaray'ın normal şartlarda Braga'yı geçmesi gerekiyor ancak oyun istenilen tarzda gelişmezse panik yapmadan disiplini elden bırakmadan oynamak şart. Geçen yıl hiç de olumlu şekilde hatırlanmayan Beşiktaş'ının Quaresma'nın tek santfor oynadığı düzende deplasmanda Braga'yı nasıl perişan ettiğini de hatırlıyoruz. Ancak belki Braga'nın o maçın 60 dakikasını 10 kişiyle oynadığını, rövanşta da İstanbul'da 1-0 kazanıp Beşiktaş'ı zor durumda bıraktığını unutmuş olabiliriz.

Galatasaray İstanbul'daki Şampiyonlar Ligi serüvenine galibiyetle ara vermişti, galibiyetle devam eder umarım.


Share |

8 Eylül 2012 Cumartesi

Hollanda-Türkiye: Mesut Özil travması, hız ve gelecek








Türkiye, 2014 Dünya Kupası Elemelerinin ilk maçında Amsterdam'da Hollanda'ya 2-0 yenildi. İki ülkenin dünya futbolundaki mevcut konumuna baktığımızda sürpriz bir sonuç değil. Ancak Hollanda'yı takip edenler, son dönem yaşadığı çöküşten sonra yaşanan dönüşüm sürecinin doğum sancılarından haberi olanlar, bütün bunları bilmeseler dahi sadece dünkü maçı seyredenler için Türkiye'nin dün Amsterdam'dan puan çıkaramaması büyük bir hayal kırıklığı oldu.

Dün akşam ikinci kez milli takımın bir maçını yurtdışında izleme fırsatı buldum. İlki Euro 2008 öncesi Bochum'da Uruguay'la oynanan hazırlık maçıydı. Bu yüzden dünkü maç gerçek anlamda ilk deplasman deneyimim oldu. Tribünler yarı yarıya bölünmüştü ama gerek Hollanda tribünlerinde gördüğümüz ufak Türk taraftar grupları gerek Türk taraftarların Hollandalıların sesini bastırması, Amsterdam ArenA'ya deplasman demeye şahit isteyecek bir ortama dönüştürdü.

Maçın analizine geçersek her şeyden önce oyunun ve sonucun tek bir faktöre bağlanmayacak kadar çok boyutlu olduğunu söylemek gerek. Tüm analizlerin odak noktasında ve herkesin dilinde olan, benim de %100 katıldığım Selçuk İnan'ın oynatılmaması konusunun yanında hem Hollanda maçı özeli, hem de grupta bundan sonraki serüvenimiz hakkında ele alınması gereken farklı hususlar var. Yazımın başlığı da hatta biraz bu kafa karışıklığını yansıtıyor denebilir.

Türkiye'yi analiz etmeden Hollanda'ya bir paragraf açmak istiyorum. Dünya futbolunun en büyük taktisyenlerinden biri olan ve özellikle elindeki oyuncu grubuna en uygun sistemi oturtması ve isimsiz oyuncuları parlatacak bir makine düzeni kurmasıyla tanıdığımız Van Gaal henüz bu sürecin başlarındayken, muhtemelen ilerde yıldızları parlayacak birçok oyuncu (özellikle savunma hattındakiler) bir acemiler mangası görünümündeyken, Sneijder'in aklı, Robben'in kalitesi ve Van Persie'nin fırsatçılığı dışında şansı olmayan bir Hollanda'ya yenilmek büyük bir burukluk yarattı. Hollanda'nın bu emekleme sürecinde, gruptaki diğer rakiplere puan kaybedeceğini sezebiliyorum ve bu durumun bizim işimizi zorlaştıracak olması hiç hoşuma gitmiyor. Maçtan önce Flying Dutchman blogda yapılan isabetli analizde öngörülen senaryo dün sahaya yansıdı ve Türkiye özellikle ilk yarıda birçok pozisyon buldu. Fakat buradan yola çıkarak Türkiye'nin Hollanda'yı güç durumlara çıktığını söylemek yanlış olur zira Hollanda kendi kendini zor duruma soktu. Eminim grubun son maçında 2013 Ekim'de çok farklı bir Hollanda göreceğiz sahada.



Türkiye'ye gelince; sahaya çıkan kadronun ben dahil birçok kişiyi şaşırttığı malum. Burada eleştiri oklarının üzerinde yoğunlaştığı Sercan Sararer ve Tunay Torun tercihleri üzerinde durmak gerek. Ben mevcut süreçte bir Mesut Özil travması yaşadığımızı ve bunun etkisi altında yanlış tercihler yaptığımızı düşünüyorum. Bu tabiri biraz açarsam, 2008-09 döneminde Mesut Özil'in Almanya'yı tercih etmesi ve kısa sürede dünyanın en iyi futbolcuları arasına girecek bir performans ortaya koyması, "Onu nasıl kaptırdık?" travmasına ve Avrupa'da yetişmiş hiçbir futbolcumuzu yetiştikleri ülkenin milli takımına kaptırmama saplantısına dönüştü. Bu yüzden oyuncunun kalitesinden çok yurtdışında yetişmiş ve altyapısını orada almış olması ön plana çıkmaya başladı. Bu durumun yaratığı absürtlüklere bir örnek olarak Barış Özbek ve Serkan Çalık'ın Türk milli takımını tercih ettiklerine dair zamanında yaptıkları açıklamaları da hatırlayalım.

Bu konuda bazı gerçekler de var, haksızlık etmek istemem. Türkiye'de altyapıdan oyuncu çıkarmakta zorlandığımız, temel taktik ve oyun bilgisinden yoksun oyuncular yetiştirdiğimiz, 16-17 yaşında yıldız olarak nitelendirdiğimiz oyuncuların 20'lerinde erken çöküş yaşamaları, bazılarının asla üst düzey futbol oynayacak fizik kaliteye erişemedikleri malum. Başta Almanya olmak üzere, Avrupa'da yetişen oyuncuların bu temel eksiklikleri gidermiş olduklarını ve farklı oyun anlayışlarına adaptasyon sıkıntısı çekmediklerini de biliyoruz. Zaten savunmadaki ihtiyacı mükemmel şekilde karşılayan Ömer Toprak, dünya yıldızı olabilecek potansiyeli hala taşıyan Nuri Şahin veya her ne kadar şu an formda olmasa da çok özel bir oyuncu olan Hamit Altıntop'a kimsenin bir itirazı yok zaten.

Sercan ve Tunay'a gelirsek; Sercan'ın Haziran ayındaki kampta bazı maçlarda mükemmel bir performans sergilediği ve kampın sürpriz bir kazancı olarak göründüğü doğru. Ancak Tunay'ın, son zamanlarda Stutgart'ta düzenli oynamadığını da bir kenara bırakırsak, milli takımda göz alıcı bir performansını da hatırlamıyorum. Üstelik ikisinin aynı 11'de oynadığına da şahit olmamıştım yanlış hatırlamıyorsam.

Bireysel olarak kaliteli oyuncular olabilirler ancak dün maç boyunca takımla uyumsuzluk içindeydiler. Kendi başlarına bir şeyler yapmaya çabaladılar ama sonuç üretemediler. Abdullah Avcı'nın onları hızla atağa çıkabilecekleri ve savunma beklerine yardım edecek taktik disiplin ve fizik güce sahip oldukları için tercih ettiklerini tahmin ediyorum ama bu hesap tutmadı. Son yıllarda Almanya mili takımında gördüğümüz, Mesut Özil'in şahikasını oynadığı topu ayağında tutmadan hızlı paslarla sonuca gitme tarzının tam aksine, iki oyuncu da top ayaklarına geldikten sonra doğru tercihi yapana kadar çok vakit kaybettiler ve çoğunlukla da top kaybetmiş oldular.


Stada biraz erken gelmiş bulunduk:)


Buradan hızlı oyun bahsine geçelim. Dün Türkiye'de genel tabirle "oyun kurabilecek", yani topu savunmadan ileriye taşıyabilecek iki adam vardı. Emre ve Arda. Abdullah Avcı "baskın hücum" anlayışıyla savruk Hollanda savunmasına etkin bir hücum pres ve kazanılacak toplar akabinde hızlı hücumlarla gol bulmayı öngörmüştü. Bu planın kısmen işlediği söylenebilir. Ancak hücum presi en önde Umut'la başlatan Arda'nın top almak için defans bloğunun yakınına kadar gelmesi, en yaratıcı oyuncumuzun 70 metre alanda oynamasına yol açtı ki, ne kadar fizik durumu hiç görmediğimiz kadar iyi olsa da, Arda da doğal olarak 70. dakikadan sonra oyundan düştü. Emre kötü bir performans sergilemedi ama Hollanda orta sahasının kendisine yaptığı yakın baskının da etkisiyle takımı hücuma taşıyan tempoyu arttırıcı rolünü üstlenmekten uzaktı. Buna mukabil yerine oyuna giren Nuri Şahin de hayal kırıklığı yaratınca oyunu rakip yarı alana yığıp, hataya zorlayacak hızlı pas trafiğini bir türlü kuramadık. Nuri Şahin'in büyük bir hayranıyım ama Dortmund'daki Nuri Şahin'in. Dünkü Nuri, nedense etliye sütlüye karışmayan, sorumluluk almayan bir havadaydı. Umarım Liverpool ona iyi gelir ve düzelir.

Dün ikinci yarıda Hollanda'ya oyunu biraz daha iyi kontrol etme fırsatı verdi Türkiye, çünkü yorulmuştu. Ancak hiçbir zaman alışıldık Hollanda hakimiyetini kuramadılar. Yani Türkiye hızlı biçimde oyunun yönünü değiştirerek, sık ve hızlı pas yaparak oynamalıydı. Pas yapma konusunda başarılı olundu zaman zaman ancak hücumda rakibi hataya zorlayacak hızdan uzaktı oyuncular, kimse boşluklara zamanında hareketlenmedi. Bunun için uyumlu bir takım olması gerektiği kesin ancak Türkiye'nin elindeki oyuncu kalitesinin her şeye rağmen dün bunu başarabilecek seviyede olduğunu kabul etmek gerek ki bu da bizi en başta söylediğimiz Selçuk İnan'ın hiç oynamaması ve rakip savunmanın hatalarını en iyi biçimde değerlendirecek Burak Yılmaz'ın oyuna çok geç girmesi konusuna geri götürüyor.

Türkiye dün 2-0 kaybetti. İlk gol duran topta alan savunması yapan takımların yiyebileceği klasik gollerden, ki bu alan savunması konusu başta Uğur Meleke  olmak üzere birçok yazar tarafından irdeleniyor. Benim alan savunmasına itirazım yok, bir teknik direktör tercihidir ancak neden her iki direğe de adam yerleştirilmediğini sorgulamadan edemiyorum. Eğer uzak direkte bir oyuncu olsaydı, Türkiye dün o ilk golü yemeyecekti.

Türkiye savunması kötü değildi. Semih-Ömer Toprak ikilisi milli takımı uzun yıllar götürebilir. Sadece Hamit Altıntop'un son iki sezonda çok az oynamasının kendisini son derece olumsuz yönde etkilediğini üzülerek gördük. Zaten çabuk bir oyuncu değildi ama dün Robben karşısında aciz durumlara düştü. Galatasaray'da düzenli oynadıkça fizik kalitesini yükseltecek ve toparlanacaktır ama şu anki haliyle Gökhan Gönül'ün önünde oynamayı hak etmiyor. Hollanda sürekli onun tarafından atak yaptı. Özellikle Snejder (ki bence Hollanda adına sahanın en iyisiydi) sık sık sol kanada gelerek hücumları şekillendirmeye çalıştı.

Önümüzdeki maçlar için karamsar olmaya gerek yok ama çok umutlu olmak için de henüz bir sebep yok. Bence çok ters bir kura çekti Türkiye. Macaristan, Romanya ve Euro 2012 play-off'u oynayan Estonya ters sonuçlar alabilecek rakipler. O yüzden Salı akşamı ilk maçta evinde Romanya'ya kaybeden Estonya'yı yenip en azından kendilerine, "sen bu yarışın dışındasın" mesajını vermek çok önemli.



Son olarak taraftardan bahsetmek istiyorum. Maalesef sesimiz gür ancak etkimiz sınırlıydı. Destekten ziyade orada Türklerin varlığını ve çoğunlukta olduğunu gösterme isteği ön plandaydı.  Sanki sadece facebook'a fotoğraf koymak amacıyla bir gösteriye giden birinin zihniyeti hakimdi.  Bu yüzden etkin bir tezahürat olamadı. Bunun arka planında birçok sosyolojik faktör var elbette, oralara girmek istemiyorum.

Taraftar grupları arasında dostane bir atmosfer vardı. Metrodan stada beraber geldik, otoparka birlikte yürüdük. Hiçbir gerginlik olmadı. Tezahürat ve sloganlar da bu minvaldeydi. Sadece sosyal medyaya da yansıyan "ayağa kalkmayan Ermeni olsun" tezahüratından büyük hicap duydum ama onun kaynağının da küçük bir grup olduğunu ve tribün genelinde çok fazla karşılık bulmadığını söylemeliyim.

Türk futbolunun geleceği açısından 2014 Dünya Kupası'na katılmak çok önemli. Futbol ekonomisi ne denli büyük olursa olsun, bir büyük turnuvayı daha kaçırmak, kulüp takımlarının Avrupa'daki durumuyla da birlikte düşününce 1995 öncesine dönüş anlamına gelebilir. Kaliteli bir oyuncu grubumuz var, umarım bu sınavı geçeriz.

















Share |

4 Eylül 2012 Salı

2012 yaz sezonunun en iyi 50 transferi





2012-2013 sezonu öncesinde Avrupa'da transfer dönemi 31 Ağustos'ta sona erdi. Birkaç yıldır olduğu gibi, bu kez de birçok transfer son güne bırakıldı. Spor siteleri, bloglar, twitter hiç olmadığı kadar yoğun bir trafik yaşadı. Son günün başdöndürücü trafiğinde kulüpler dakikalar içinde kayıplarını telafi etmeye çalışırken, bazı takımların kadrolarını gereğinden fazla şişirdiğini, bazılarının gerekli takviyeleri yapamadığını (Arsenal, Milan), kulüplerince istenmeyen bazı büyük yıldızların ise (Kaka) kapağı herhangi bir yere atamadığını gördük.

Transfer sezonuna dönüp baktığımızda birkaç isim haricinde geçtiğimiz yıllara oranla sönük geçtiğini söyleyebiliriz. Bunda elbette Avrupa'daki ekonomik kriz ve bununla da bağlantılı olarak maddi gücü rahat, Avrupa dışından sıcak sermayeye sahip bazı kulüpler dışında çoğu kulübün durumunun büyük harcamalara imkan vermemesi etkili oldu.



Transfer dönemin geride kalmışken, Avrupa'nın en büyük 5 liginde bu yazın en iyi 50 transferini bir sıralamakta fayda var. Liste elbette kişisel. Şunu da belirtmeliyim ki, bonservis ücreti, yıllık ücret  veya kiralık olması gibi kriterlere bakmadım. Oyuncunun kulübe uyumu, kulübün ihtiyacı ve yapacağı muhtemel etkiye göre bir sıralama yapmaya çalıştım.

Tabii bir de Rusya faktörü var. Masaya geç oturup en görkemli siparişi onlar verdi. Hele Avrupa'nın genelinde transfer bittikten sonra Zenit'in yaptığı Hulk ve Witsel ile Anzhi'nin Lassana Diarra transferleri deyim yerindeyse dudak uçuklattı. Sanırım, gelecek sene böyle bir liste yaptığımda Rusya'yı dahil etmemek büyük bir hata olacak.


1.         Eden Hazard              Lille                                        Chelsea
2.         Zlatan Ibrahimoviç     Milan                                      PSG
3.         Robin van Persie        Arsenal                                   Man Utd
4.         Luka Modriç              Tottenham                              Real Madrid
5.         Thiago Silva               Milan                                      PSG
6.         Santi Cazorla              Malaga                                   Arsenal
7.         Javi Martinez              Athletic Bilbao                       Bayern
8.         Alex Song                  Arsenal                                   Barcelona
9.         Marco Reus                B. Mönchengladbach             Dortmund
10.       Hugo Lloris                Lyon                                       Tottenham
11.       Lucio                          Inter                                       Juventus
12.       Maicon                       Inter                                       Man City
13.       Shinji Kagawa            Dortmund                              Man Utd
14.       Jordi Alba                   Valencia                                 Barcelona
15.       Rafael van der Vaart  Tottenham                              Hamburg
16.       Ezequiel Lavezzi        Napoli                                    PSG
17.       Lukas Podolski           Köln                                       Arsenal
18.       Javi Garcia                  Benfica                                   Man City
19.       Nuri Şahin                  Real Madrid                           Liverpool
20.       Joe Allen                    Swansea                                 Liverpool
21.       Mario Mandzukiç       Wolfsburg                              Bayern
22.       Kwadwo Asamoah    Udinese                                  Juventus
23.       Giampaolo Pazzini     Inter                                       Milan
24.       Moussa Dembele        Fulham                                   Tottenham
25.       Luuk de Jong             Twente                                   B. Mönchengladbach





26.       Oscar                          Internacional                          Chelsea
27.       Sebastian Giovinco    Parma                                     Juventus
28.       Jan Vertonghen          Ajax                                       Tottenham
29.       Olivier Giroud            Montpellier                             Arsenal
30.       Jack Rodwell              Everton                                  Man City
31.       Ibrahim Afellay          Barcelona                               Schalke
32.       Niklas Bendtner         Arsenal                                   Juventus
33.       Gregory van der Wiel Ajax                                       PSG   
34.       Clint Dempsey           Fulham                                   Tottenham
35.       Emanuel Adebayor    Man City                                Tottenham
36.       Julio Cesar                  Inter                                       QPR
37.       Riccaro Montolivo     Fiorentina                               Milan
38.       Cristian Rodriguez     Porto                                      Atletico Madrid
39.       Nigel de Jong             Man City                                Milan
40.       Dimitar Berbatov       Man Utd.                               Fulham
41.       Pablo Hernandez        Valencia                                 Swansea
42.       Bas Dost                     Heerenveen                            Wolfsburg
43.       Marvin Martin            Sochaux                                 Lille
44.       Esteban Granero         Real Madrid                           QPR
45.       Milan Badelj               Dinamo Zagreb                      Hamburg
46.       Xherdan Shaqiri         Basel                                      Bayern
47.       Gaston Ramirez          Bologna                                  Southampton
48.       Lucas Moura              Sao Paulo                               PSG
49.       Aly Cissokho              Lyon                                       Valencia
50.       Mikael Essien             Chelsea                                   Real Madrid










Share |