28 Ağustos 2013 Çarşamba

Fatih Terim Milli Takım'da: Tehlike anında camı kırınız


                                          



Fatih Terim, 3. kez Türkiye A Milli Futbol Takımı'nın başında. Ancak bu kez öncekilerden farklı olarak, dünyada fazla tercih edilmeyen, Türkiye'de de 1987'de kısa bir dönem Mustafa Denizli örneği dışında denenmemiş bir yapı içinde, aynı anda Galatasaray'ın da teknik direktörü olmayı sürdürecek.

Konu milli takım ve Fatih Terim olunca, üstelik böyle farklı bir model ortaya konmuşken, bu anlaşmanın Türk futbol kamuoyunun gündemine bomba gibi düşmesi doğal. Ne var ki, Türkiye'de siyasi, ekonomik, popüler kültürle ilgili tüm gündemlerde olduğu gibi, bu konu da fazla tartışılmadan, lig ve Avrupa Kupaları maçları, CAS Davası'ndan beklenen sonuç, transfer sezonunun son dönemi gibi sıcak haberlerin arkasında, belki bir sonraki kriz anına kadar nadasa bırakıldı. Tam da bu sebepten ötürü, konuyu daha geniş biçimde değerlendirebilmek için yazacağım şeyleri zihnimde kurmaya çalışırken, imzadan henüz 1 hafta dahi geçmemiş bile olsa,  bu yazı çoktan gecikmiş yaftası yemeye mahkum oldu.

Fatih Terim'in kişiliği, kariyeri ve görevde başarılı olma şansından TFF ve başındaki Yıldırım Demirören'in temsil ettiklerine; milli takımın son yıllardaki hızlı gerileyişinden Türk futbolunun yapısal bozukluklarına, Galatasaray ile TFF arasındaki gerilimden süreç içinde Galatasaray yönetiminin tutumuna kadar hepsi birbiriyle bağlantılı ancak çok farklı açılardan ele alınması gereken bir konuyla karşı karşıyayız. Bu yüzden görüşlerimi dört başlık halinde özetlemeye çalışmam en iyisi olacak. 

"Milli takım=Milli görev" denklemi?

Başlarken bazı noktaları net biçimde ortaya koymak gerektiğini düşünüyorum. Bugün küresel futbol endüstrisinin  rakamlarla ifade etmekte zorlanacağımız ekonomik büyüklüğü göz önüne alındığında ulusal takımların konumunu, milli takım=milli görev denkleminde yeniden değerlendirmek gerekiyor. 

Fatih Terim'in milli takımda görev yaptığı 2. döneminde en çok konuşulan husus aldığı maaştı. Bu konuda yapılan sayısız polemik karşısında, sesimi duyurabildiğim herkese dilimin döndüğü kadarıyla, futbol milli takımının bir kamu kuruluşu olmadığını, hocanın maaşının bizim vergilerimizle ödenmediğini, TFF'nin özerk bir kuruluş olduğunu, kendine ait gelir kaynakları ve sponsorlarının bulunduğunu, dolayısıyla herhangi bir holdingin CEO'sunun maaşı bizi ne kadar ilgilendiriyorsa, milli takım hocasının maaşının da o kadar ilgilendirdiğini anlatmaya çalışıyordum.   Bu tartışmada elbette hocanın her konuşmasında milli duyguları öne çıkarmasının da payı vardı. Nitekim Hiddink döneminde maaş konusu bu kadar yoğun tartışılmadı.

Oyunculara gelince, elbette milli takımda forma giymek için para alınmıyor, ancak özellikle uluslararası turnuvaların günümüz koşullarında bir futbolcu için en önemli vitrin olduğunu unutmamak lazım. Bugün bir oyuncu milli takımda başarılı olduğu sürece "piyasasını" arttırabiliyor, daha iyi takımlara transfer olma şansı artıyor. Dünya Kupaları, Avrupa Şampiyonaları, genç yaş gruplarının katıldığı turnuvalar bir nevi futbol endüstrisinin fuarları gibi işlev görüyor. Bunun ötesinde, Türkiye'de hangi spor dalında olursa olsun, milli duygular dendiğinde mangalda kül bırakmayan sporcularımızın, yarıştıkları diğer ülke sporcularının ortalamasının üzerinde prim ve ödül aldıklarını, "cip tartışması", canlı yayında "maddi-manevi" çağrıları gibi örneklerin başka diyarlarda dışında pek yaşanmadığını da vurgulamak gerek.

Bu bahsi bağlamak gerekirse, bugünün koşullarında milli takım teknik direktörlüğü vatani bir görev olarak telakki edilmek zorunda olunan bir makam değildir, dolayısıyla profesyonel bir teknik adam kendi kariyer planlamasının içinde bu teklifi gayet rahat reddedebilir ve bunun için hiç kimse tarafından yargılanmaması gerekir. "Aslolan Galatasaray, var olan milli takım" gibi söylemler içi boş popülizmdir.

Yeter Yıldırım Demirören yönetimindeki TFF ve Galatasaray

Türk futbolu maalesef uzun zamandır, belki de Hasan Doğan'ın vefatından beri çok kötü biçimde yönetiliyor. Bu sürecin içinde 3 Temmuz gibi büyük bir depremin yaşanması, belki tüm yapının yeniden ele alınıp temizlenmesi ve beyaz bir sayfa açılması için fırsat olabilecekken, daha önce de defalarca yazdığım gibi kısa vadeli ekonomik ve popülist kaygılarla günü kurtaralım düşüncesiyle Türk futbolunun karanlık günlere doğru hızla yol almasını beraberinde getirdi. Bu dönemde, Beşiktaş'ta arasında yıllar boyunca temizlenmesi güç bir enkaz bırakan Yıldırım Demirören, dönemi "idare etme" misyonuyla TFF'nin başına getirildi.

Yıldırım Demirören'in hakkını yemeyelim bir konuda çok başarılı oldu ve ülkenin tüm stadyumlarını kendisine karşı birleştirdi. Sadece İnönü'de söylenen "yeter Yıldırım Demirören" tezahüratı, Türkiye'nin her yerinde aynı coşkuyla söylenir oldu. Demirören'in "idare etme misyonu" esasında Fenerbahçe ve Beşiktaş'ı 3 Temmuz sürecinden en az  zararla kurtarma çabasıydı. Nitekim şike davasında verilen/verilmeyen cezalar bu çabanın açık göstergesiydi. Bu konuda henüz CAS kararı belli olmadan bir şey söylemek erken ama bu çabanın da uluslararası standartlara toslayacağı tahmin edilebilir.

Yıldırım Demirören'in bu gayretkeşliği ve bunu en azından görünürde gizleyebilecek kadar diplomatik davranma becerisinden uzak oluşu Galatasaray camiasının kendisiyle olan mesafesinin açılmasını beraberinde getirdi. Görevi boyunca 4 kupa kazanan Galatasaray'a karşı, sadece kupa seremonilerindeki tutumu dahi bu tepki dalgasını büyüttü. Son olarak yabancı sınırlaması konusunda yaşanan tartışma (ki burada Galatasaray yönetiminin harekete geçmekte geciktiği için hatalı olduğunu düşünüyorum) ipleri iyice gerdi. Tam da bu dönemde gelen Fatih Terim açılımı Galatasaraylı taraftarların genelinde büyük bir soru işareti yarattı. Hatta bunun işlerin yolunda gittiği Galatasaray'ın ilerleyişine ket vurmak için, TFF tarafından planlanan bir operasyon olduğu fikri bile Galatasaraylı taraftarlar arasında bir hayli rağbet gördü.

Bu verilerle düşünüldüğünde, Galatasaray yönetiminin Fatih Terim'in yolunu bu kadar rahat açması ve tabir caizse Yıldırım Demirören yönetimine bir can simidi uzatmasının Galatasaray camiasında bir nebze şaşkınlık ve burukluk yarattığı görülüyor. Hatırı sayılır bir çoğunluk, Ünal Aysal'ın, "hocamızı bırakmıyoruz" resti çekmesini tercih edebilirdi. Fakat, 3 gün süren Terim-Demirören-Aysal müzakere üçgeninde en kazançlı çıkan isim olduğunu düşündüğüm Ünal Aysal pragmatik bir karar verdi.

Ünal Aysal, Fatih Terim ve Galatasaray

Galatasaray son dönemlerin en kötü sezonunu yaşadıktan sonra gelen Ünal Aysal&Fatih Terim birlikteliği yerine başka bir formül olsaydı, 2 yıl içinde böyle bir dirilişin gerçekleşmesi ve tahmin edilenin ötesinde başarılar elde edilmesi mümkün olamazdı. Aysal ve Terim çok farklı hayat görüşlerine, liderlik tarzlarına ve metodlarına sahip gibi görünseler de ikisinin de ortak hedeflere kilitlenme becerisi Galatasaray'a özlediği günleri yaşatmalarını sağladı.

Galatasaray yönetimi içinde veya "derin Galatasaray"da Fatih Terim'i istemeyen, hatta çirkin biçimde arkasından kuyusunu kazmaya çalışan bir grup olduğu biliniyor. Ünal Aysal, kimseyi karşısına almadan hep doğru zamanda doğru müdahaleleri yapmayı bildi. Ne hocasını "yedirdi" ne de bu grupla çetin bir mücadeleye girişti. Bilakis yine pragmatik bir taktikle, hocanın üzerindeki baskıyı bir tür manivela olarak kullanmasını sağladı.

Fatih Terim, Galatasaray'a geldiği ilk dönemde çok ağır eleştirilerle (kent krosu vs. deniyordu) karşı karşıyaydı ve aslında tüm gücünü öfkesini bu eleştirilerden alıyor, basiretli davranmayı bilen Faruk Süren yönetiminin de desteğiyle elde ettiği her şeyi "savaşarak" alıyordu. Terim, 2. döneminde ise UEFA Kupası'nı almış, Milan gibi bir devi çalıştırmış bir konumda, Lucescu gibi takımı şampiyon yapan bir hocanın yerine getirilmesi dahi bayram gibi algılanan bir konjonktürde göreve gelmişti. O dönemde egosu artık kimseyle savaşmayı gerektirmeyecek kadar yükseklerdeydi. Bu yüzden yanlış kararlar aldı, hatalarını kabullenmek yerine ısrarcı oldu ve krizleri yönetemedi. Galatasaray'da 2. Terim döneminin başarısızlıkla kapanmasının temel sebebi buydu. Terim'in son dönemde bu kadar başarılı olmasını ise kendini yeniden uluslararası planda kabul ettirme yönündeki motivasyonunun Aysal yönetiminin Avrupa vizyonu ile birleşerek yarattığı sinerjinin yanı sıra, yine camia içinde kendini istemeyen odaklarla "savaşma" enerjisinin olumlu yöne kanalize edilmesine bağlayabiliriz. Tabii burada daha olgunlaşmış olmakla beraber, Fatih Terim'in en temel niteliklerinden biri olan özgüvenini güçlendirme yönünde çok zorlu bir sınama olan "Galatasaray'ı bu durumdan ancak ben kurtarırım" düşüncesinin de yattığını unutmamak lazım.

Terim, milli takım teklifini de muhtemelen aynı pencereden, "Türk futbolunu bu durumdan ancak ben kurtarırım" düşüncesiyle kabul etti. Ancak görüşme sürecinde, sezon sonunda Galatasaray'dan ayrılıp milli takımda devam etmesi teklifinin, kendisini istemeyen odakları rahatlatacağını da görüp  resti çekti ve "Galatasaray beni bırakmadan ben Galatasaray'ı bırakmam" diyerek topu Ünal Aysal'ın üzerine attı. Ünal Aysal da bu topu ustalıkla göğsünde yumuşattı ve milli takım için hocaya izni verdi. Burada şüphesiz TFF ile ilişkileri bir nebze olsun düzeltme arzusunun yanında, hocanın karşı karşıya kalacağı bu yeni "sınamanın", ona ayrı bir enerji vereceğini ve bunun Galatasaray'a olumlu yansıyacağını hesapladı. Poker tadında cereyan eden bu müzakerelerde, hamlesini ustalığını konuşturarak yaptı ve Fatih Terim'e Mayıs 2014'e kadar izin verdiklerini, TFF'ye bu modeli "teklif ettiklerini" ve Terim'le uzun yıllar çalışmak istediklerini ilan etti. Bu hamleyle zaten çaresiz durumdaki TFF'yi 4 yıllık sözleşme teklifinden vazgeçmek zorunda bırakıp, "patron benim" mesajı vermekle kalmadı, Terim'in geleceğiyle ilgili kararı da kendisinin vereceğini göstermiş oldu. Son durumda, Terim Mayıs 2014'te milli takımla devam etmek isterse, yaptığı açıklamaya ters düşerek Galatasaray'ı kendisi bırakmak durumunda olacak artık. Kısacası, Ünal Aysal, bağırıp çağırmadan, kimseyle polemiğe girmeden, tereyağından kıl çeker gibi süreci ustalıkla yönetmiş ve tüm tarafları kendi formülüne getirmiş oldu.

Tehlike anında camı kırınız

Milli takımın Dünya Kupası şansının mucizelere bağlı olduğunu kabul etmek gerek. Hatta Türkiye'nin o en kritik Romanya maçından da önce Macaristan, Romanya'yı deplasmanda yenerse diğer maçlar tamamen formalite için oynanacak. Durum böyle olduğu halde, Terim'le uzun vadeli bir planlama için de şartlar sağlanamamışken, neden böyle bir adım atıldığını sorgulamak lazım.

Buna benzer bir senaryo Terim'in milli takımın başına 2. kez geçtiği dönemde de yaşanmış. Fatih Hoca, 2006 DK elemelerinde Ersun Yanal'dan devraldığı takımla son 3 maçta 2'si deplasmanda kazanarak topladığı 7 puanla takımı play-off'a sokmuş, sonrasında da hatırlamak istemediğimiz İsviçre eşleşmesi yaşanmıştı (O maçı Türk futbolu için bir utanç vesilesi olarak gördüğümü burada zikretmeme gerek yok, ancak tüm sorumluluğun Terim'e yüklenmesini de büyük haksızlık olarak görüyorum). Şimdi yine benzer bir durumda, bu kez daha büyük bir mucize bekleniyor.

Yukarıda Türk futbolunun kötü yönetildiğinden söz etmiştim. Bunun en belirgin örneği maalesef milli takım yapılanmasında yaşanıyor. Eleme süreci bittiğinde bu konuda çok daha kapsamlı bir değerlendirme yazmak iyi olacak aslında. Bu değerlendirmede bolca özeleştiriye de yer vermem gerekiyor zira Hiddink hamlesini de Abdullah Avcı hamlesini de başarılı bulmuştum ama yanıldığım anlaşılıyor.

Bugün yapılan şey de Demirören yönetiminin durumu idare etme ve günü kurtarma amacıyla güçlü bir figürü kendilerinin önüne koyarak eleştirilerin etkisini hafifletme, olur da mucizevi bir başarı gelirse de buna ortak olma çabasından ibaret gibi görünüyor. İşler kötüye gittiğinde camı kırıp sarılabileceğiniz Terim veya Denizli formülü sadece birkaç kez işleyebilir. Milli takım yapılanmasında uzun soluklu stratejilere gidilmedikçe, 70 milyon yerine 3 milyon (Almanya) içinden yetişmiş oyuncuları kapma yarışı içinde bulunan Alman altyapısı almış oyuncuya Mesut Özil muamelesi yapıldıkça, alt yaş grubu hocalıklarına sıradaki eski büyük takım futbolcusu varsa emanetçi olarak getirildikçe, alt yaş grubu hocalığı Süper Lig'den gelen alelade bir teklif karşısında bile terk edilebilir görüldükçe çok kıymetli jenerasyonlar Dünya Kupası görmeden harcanmaya devam edecektir.

Fatih Terim, bugünkü görev tanımı içine başarılı olacaktır. Hatta 4 maçta 12 puan alabileceğine de yürekten inanıyorum. Fakat böyle bir yapılanma olabilir mi? Fatih Terim'in sözleşmesi Mayıs'a kadar, olur da takımı Dünya Kupası'na götürürse orada olacak mı belli değil. İmza attığı gün yardımcısı bile belli değil. Seçilen kişi Hamza Hamzaoğlu umut veren bir isim olsa da o da bir koltuğa iki karpuz sığdırmak zorunda olacak.

Görünen o ki, zaten zor olan Dünya Kupası şansı tamamen yitirildiğinde, "elimizden geleni yaptık ama olmadı" denilecek; Terim Galatasaray'da devam ederken yeni bir sayfa adına o an müsait olan bir hoca getirilecek
 ve bu kez Euro2016 için, bagajımızda bütün yapısal problemleri taşıyarak, umuda yolculuk başlayacak.

Özetle Fatih Terim'in bu koşullarda olabileceği kadar başarılı olacağına inanıyorum ama bunun Türk futboluna ne gibi bir katkısı olacağı konusunda ciddi şüphelerim var. Kolonları çürümekte olan bir binanın sıvasını yenilemeye çalışıyormuşuz gibi geliyor. Üstelik nüfusun yarısından fazlasının futbolla yatıp kalktığı bir ülkede, komplo teorilerinin, oyun dışı unsurların ve seviyesiz polemiklerin futbol üzerindeki konuşmaların ekserisini kapladığı bir ortamda, Terim'in aynı anda Galatasaray'ı da çalıştıracak olmasının da ciddi bir sabır ve sinir testi olacağı görünüyor. Bu yüzden bir yanım keşke hoca bu işe hiç soyunmasaydı diyor. Bu sistemin Galatasaray'a  zarar verip vermeyeceğini ise zaman gösterecek.
 








Savaşçı forvet Elmander


                                       


Galatasaray’a gelişi de gidişi de sessiz sedasız oldu onun. Ünal Aysal yönetiminin göreve gelir gelmez, Fatih Terim’le dahi anlaşmadan önce, Mayıs 2011’de Bosman kuralından faydalanarak yaptığı ilk transferdi.  

Bir santrfor için göz alıcı gol istatistiklerine sahip değildi. Feyenoord ve Brondby’nin ardından, Premier Lig’de ve Ligue 1’de iddiasız takımlar olan Bolton ve Toulouse’da forma giymiş; Galatasaray öncesi kariyerinde hep sezon başına 10 gol civarında dolaşmıştı.  Gerek bu istatistikler, gerek Fatih Terim tarafından getirilmemiş bir isim olması (hatta istenmediği de söyleniyordu) Galatasaray taraftarının ondan beklentilerini düşük tutmasına yol açmıştı.

Elmander, Galatasaray’daki ilk sezonunda hepsi ligde olmak üzere (Süper Lig+Play-off) 36 maçta 12 gol atarak istikrarını sürdürdü. Fakat onu farklı kılan attığı gollerle yaptığı katkının çok ötesindeydi. Yukarıda değindiğim düşük beklentilerin hepsini boşa çıkaracak şekilde söke söke formayı aldı ve terlettiği her maçta hakkını verdi. Galatasaray’ın tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşadığı 2010-11’in üzerine gelen bu diriliş senesinde, takımın ihtiyacı olan ruhu ortaya koyan, savaşan oyuncuların başında gelerek şampiyonlukta büyük pay sahibi oldu. Her ne kadar sezon bittiğinde Selçuk, Melo, Muslera, Ujfalusi, Semih ve hatta Necati ondan fazla övgüye mazhar olsa da, “savaşçı forvet” kimliğiyle takımın vazgeçilmez bir parçası olarak taraftarların gözünde ayrı bir yer edindi.

2012-13 sezonunda, iki sezon öncesinin enkazından sağlam bir bina dikmeyi başaran Fatih Terim’in Galatasaray’ı, Ünal Aysal yönetiminin vizyonuna da uygun olarak Avrupa’da başarılı olabilmek hedefiyle bu sağlam binayı lüks elemanlarla tefriş etme yoluna gidecekti. Hücum hattına yapılan Burak Yılmaz ve Umut Bulut takviyelerine rağmen, özellikle hücum presteki başarısı ve yüksek temposuyla takımın vazgeçilmez parçalarından biri olmayı başarmıştı Elmander. Fakat 2. yarıda Drogba’nın takıma katılması ve Elmander’in sakatlık problemleri onu takımda 4. sırada düşünülen santrfor konumuna itti. Galatasaray’ın kabuk değiştirerek ısıran bir takımdan teknik kapasiteye dayanan bir takıma evrilmesi Elmander’in rolünü önemsizleştirdi. Elmander sezonu sonuncusu 18. haftada olmak üzere ligde sadece 4 gol atarak kapattı.

Bu yıl da 6+0+4 sistemi olmasaydı, örnek alınacak profesyonelliği ile ihtiyaç halinde görev almak üzere takımda kalabilirdi. Eğer böyle olsaydı eminim birçok maçta ekstra katkı sağlayacaktı. Fakat şimdi oyun karakterine uygun bir lige yine orta sıralar için mücadele edecek bir takım olan Norwich City’e gitti.

Yıllar sonra Elmander’in Galatasaray karnesine bakıldığında, salt rakamlar göz önüne alınırsa, iki sezonda toplam 61 resmi maçta 17 gol 10 asist gibi gibi bir santrfor için vasat bir tabloyla karşı karşıya kalınacak. Halbuki Galatasaray için Elmander’in değeri kağıt üzerinde anlaşılabilecek bir şeyden fazlasıydı. Özellikle ilk sezonunda sahaya koyduğu yürek, azimli mücadelesi ve takım oyununa yatkınlığı ile hatırlanmasını diliyorum.


Bitirirken Elmander’in derbileri sevdiğini, Fenerbahçe’ye de Beşiktaş’a karşı da çok iyi performanslar ortaya koyduğunu ve toplamda Fenerbahçe’ye 2, Beşiktaş’a da 3 gol attığını hatırlatalım. Mükemmel oynadığı ilk Fenerbahçe maçının videosunu, kalitesi yeterince iyi olmasa da, aşağıya ekledim. O maçta attığı gol ve kaçırdıkları onun tüm oyun karakterini yansıtıyor aslında.   Sahanın her yerinde görünen, sürekli golü arayan ve inatçı takibi sonucunda kaptığı topu, yaptığı kötü vuruşa rağmen ağlarla buluşturan adam. Johan Elmander. Her şey için teşekkürler!








20 Mayıs 2013 Pazartesi

Amsterdam'da bir final



2012-13 sezonu UEFA Avrupa Ligi Finali'nin Amsterdam'da, yani bana 160 km. mesafede olduğunu öğrendiğim andan itibaren büyük bir aksilik olmazsa orada olacağımı düşünüyordum. Fakat Ocak ayında genel satışta bilet çıkmadı, sonra çeşitli sebeplerden ben de üzerine düşmedim ve bilet bulmak için ısrarcı olmadım. Geçen haftaya kadar gidemeyeceğimi düşünüyordum ama bir arkadaşımda fazla bilet olunca, bu şansı kaçırmadım elbette.

İstanbul'da 2005'te Şampiyonlar Ligi ve 2009'da UEFA Kupası finallerini izledikten sonra, başka bir şehirde böyle bir final atmosferinin nasıl olacağını merak ediyordum açıkçası. Amsterdam'daki finalde iyice anladım ki, stadyum ve şehir atmosferin oluşmasında bir hayli geri planda kalıyor, esas olan taraftarın coşkusu.

Türkiye'deki tribün kültürü hakkında deneyimlerimden iyi kötü bir fikrim var, ancak, farklı stadlarda maç seyredince taraftarları birbiriyle kıyaslamak mümkün olabiliyor. Chelsea ve Benfica taraftarları hakkında maç öncesinde edindiğim "yeterince coşkulu değiller" yönündeki kanaatim, maçtan sonra iyice sağlamlaştı. Belki geceyarısından sonra Amsterdam'da sabahlara kadar partiler olmuştur ama maç sonundaki hava en ileri ifadeyle "ciddi bir rakibimizden 3 puanı alıp eve dönüyoruz" şeklinde özetlenebilir. Burada bir rezerv koyalım tabii, Benfica taraftarlarının kupayı kazanınca nasıl bir tepki vereceklerini öğrenemedik.

Bir Galatasaraylı olarak bunu söylemek garip ama bu ay başına kadar çok muhtemel olduğu için söylüyorum, oradaki takımlardan biri Fenerbahçe olsaydı, atmosfer bambaşka olur, ortalık yer yerinden oynar, tarafsız gözler de kuşkusuz daha fazla eğlenirdi. 



Benfica taraftarının açılış seremonisi esnasındaki koreografisi onlar adına en güzel görüntüydü

Atmosfer bahsini kapatıp maça geçecek olursak, futbol kalitesi açısından finalden duyulan beklentilerin bir ölçüde karşılandığını söyleyebiliriz. Rafa Benitez ve Jorge Jesus'un sahaya çıkarttıkları 11'lerden ve taktik anlayışlarından, oyunun sonuna kadar bir satranç havasında geçeceği ve ufak hataların belirleyici rol oynayacağı  tahmin edilebilirdi. 

Ancak oyunun başlangıcı, hatta ilk yarının son 5 dakikası hariç tamamı bu "denge" beklentisinin aksine Benfica'nın üstünlüğünde geçti. Benfica orta sahasını oluşturan Matiç tatlı sert oyunuyla birçok Chelsea atağını  başlamadan bitirirken, onunla birlikte orta üçlüyü oluşturan Rodrigo ve Perez (ki bence maçın yıldızıydı) müthiş dinamizmleriyle orta saha üstünlüğünü Benfica'nın rahatlıkla ele geçirmesini sağladılar. Bu ikili, hücumda Cardozo'nun üstün fiziğiyle tüm Chelsea savunmasını sırtında taşımasının da avantajıyla, kanatlardaki  Salvio ve Gaitan ile birlikte sürekli hareket eden, savunmanın dengesini bozan, kazanılan toplarla hızla Chelsea ceza sahası önüne kadar gelmelerini sağlayan, kontrolü zor "cıva gibi" bir hücum gücü oluşturdular.

Chelsea bu durum karşısında top tutamayan, ileride Torres'le bağlantı kuramayan, kanatlardaki Oscar ve Ramirez'i oyuna dahil edemeyen etkisiz bir görüntü verdi. Benitez döneminde orta sahaya "terfi eden" David Luiz ve kaptan Lampard da hızlı tempoya ayak uyduramadılar.

Bu dönemde Benfica'nın gol bulmasını engelleyen tek şey yine Benfica'nın kendisiydi. Yukarıda değindiğim gibi kale önüne kadar başarıyla geldikleri halde sürekli bir ekstra pas arayışı yüzünden, birçok müsait pozisyonu heba ettiler. Bu girişimler karşısında Chelsea ise, Oscar ve Lampard'ın iki şutuyla, bu tür final maçlarında her an gol bulabilecek kalite ve tecrübeye sahip olduğunu rakibine hatırlatmakla yetindi. 

İkinci yarıda Chelsea'de herhangi bir oyuncu değişikliği veya oyun anlayışında bir farklılık olmasa da Benitez'in tempoyu kontrol etmeye, topa daha çok hakim olmaya ve takımın boyunu kısaltmaya yönelik tavsiyelerinin olduğu anlaşıldı. Bu dakikalarda Benfica da ilk yarıdaki  temposunu ortaya koyamadı. Tam bu anda, artık biraz da eleştirmek keyifli geldiği için eleştirildiğini düşündüğüm golcü Torres, Euro 2008 finalini hatırlatan hız, dayanıklılık ve doğru karar unsurlarından müteşekkil bir gol attı.  


Maçın esas kırılma anı ise 66. dakikada geldi. Jorge Jesus, bu kupanın da elinden gitmesini engellemek için riskli bir hamle yaptı ve sol bekini ve orta sahadan bir oyuncusunu çıkartarak iki kanat oyuncusu aldı. Bu değişikliklerden sonra Gaitan sol beke geçerken sistem 4-2-3-1'e benzer bir hale döndü. Oyunun ilerleyen dakikalarında Benfica'nın baskısını arttırmasını ve Chelsea'nin bunu kırmak için karşı hamleler yapmasını bekliyorken, 2 dakika içinde bambaşka bir senaryo gerçekleşti ve Benfica sürpriz bir penaltı sonucu Cardozo ile eşitliği yakaladı. 

Bu dakikadan sonra Benfica'nın değişikliklerinin de etkisiyle Chelsea'nin oyuna daha hakim olduğunu, daha iyi pas yaptığını gördük. 78. dakikada Garay'ın sakatlığıyla Benfica oyunu değiştirecek başka bir hamle yapma fırsatını da kaybetmiş oldu. Maçın bir başka kritik anında 81. dakikada Cardozo'nun şutunu Cech mükemmel bir refleksle çıkardı. Lampard'ın UEFA Avrupa Ligi'nde sezonun en güzel golü olabilecek vuruşu da 85. dakikada direk engeline takılınca bütün stadyum maçın uzatmalara gideceğine inanmaya başlamıştı. Ta ki, 90+3'te Mata'nın tüm savunmayı aşarak süzülen kornerinde Ivanoviç'in uzak direğe gönderdiği kafa vuruşuna kadar. 
Chelsea oyuncuları Ivanoviç'in golünün sevincini taraftarlarla bütünleşerek kutladılar.

Benfica'da arka direkte kim vardı hatırlamıyorum ama mevkisini boşaltmak için acele etmesi çok pahalıya mal oldu. Maçın uzatmaya gitmesini tercih ederdim açıkçası. Maç boyunca hiç oyuncu değiştirmeyen Benitez'in nasıl hamleler yapacağını merak ediyordum. Bir de Benfica gerçekten böyle dramatik bir sonu hak etmemişti.

Maç öncesinde hala kendimi hangi takıma daha yakın hissettiğime karar verebilmiş değildim. Sonunda Benfica için üzüldüğümü söyleyebilirim. Bence tüm Avrupa'da sezonun en bahtsız takımı olabilirler. Çok uzun süre devam eden muazzam bir yenilgisiz serinin ardından çok yakın oldukları Porteki Ligi'ni kendi evlerinde Porto'ya son dakika golüyle yenilerek kaybetmelerine ve Jorge Jesus'un yıkılışına çok üzülmüştüm. (Neyi kastettiğim görüntü çok net olmasa da aşağıdaki videodan anlaşılabilir.) Bu maçta da çok istedikleri UEFA Avrupa Ligi, yine dramatik bir sonla ellerinden kayıp gitti.



Chelsea takımını genel olarak sevmesem de çok saygı duyduğum Lampard, Cech, Ivanovic gibi oyuncular ve Benitez gibi eldeki malzemeden başarılı bir sonuç elde etme becerisine güvendiğim bir hocaları var. Chelsea'nin 2012'de Şampiyonlar Ligi'nin ardından bu sezon da Avrupa Ligi'ni kazanması, belki taraftarlarının tüm maç boyu bıkmadan söyledikleri "We know what we are/Champions of Europe" tezahüratındaki iddiayı doğruluyor. Ancak son iki sezona bakıldığında, "Avrupa'daki en iyi takım" olmak şöyle dursun, "en iyi 5 takımdan biri" dahi olmadığını düşünüyorum Chelsea'nin. Belki onlara Avrupa'nın en pragmatik takımı demek doğru olabilir. Son 6 yılda, sezon içinde antrenör değişiklikleri yaptıkları 3 seferde de Avrupa'da final oynayıp, 2'sinde kupayı kazanmaları, futbolda istikrarın esas olduğunu savunanları sinirden köpürtecek bir veri olarak tarihe geçti bile.


Kaptan Lampard kupayı taraftarlarının olduğu bölüme götürüyor

Kişisel açıdan bakarsam, kaçırmış olsaydım üzüleceğim, keyifli bir maç seyretmiş oldum. 4 yılda bir final kuralını bozmamış oldum ama umarım önümüzdeki dönemde daha sık bu tür finalleri izleme şansım olur.  



Safe Trip Home








24 Nisan 2013 Çarşamba

Unvan maçı


   

 
 
Şampiyonlar Ligi yarı final ilk maçında Bayern Münih’in, Barcelona’yı ezici bir üstünlükle 4-0 yenmesinin ardından, birçok çevrede “Kral Öldü, Yaşasın Kral” nidaları yükseldi. Maçtan önce twitter’da bu maçı bokstaki unvan maçlarına benzettiğimi yazmıştım. Yine boks jargonuyla konuşursak Barcelona nakavt oldu ve “dünya futbolunun en üst standardı” olarak nitelendirilebilecek unvanını kaybetti.
 
Gerçekten de Avrupa futbolunun tartışmasız en iyi takımı olduğunu ispatlamış, dünyanın en iyi oyuncusuna sahip, iskeleti aynı zamanda Dünya Kupası’nı alan ve 2 kez Avrupa Şampiyonu olan İspanya’nın temelini oluşturan, hatta zaman zaman başka bir zamanın veya başka bir gezegenin futbolunu oynadığı iddia edilen Barcelona’yı uzun bir süredir Allianz Arena’daki kadar çaresiz ve etkisiz görmemiştik.
 
Burada üzerinde durulması gereken yalnızca Barcelona veya Bayern değil, temsil ettikleri ve sahaya koydukları futbol felsefesi. Zaten bir devrin kapandığını ifade ederken de bunu kast ediyorum. Bayern Münih henüz Şampiyonlar Ligi’ni kazanmadı, hatta henüz finale bile yükselmedi. Fakat bugüne kadar kimsenin yapamadığını yapıp, Barcelona’nın devrilmez oyununu fizik güç üstünlüğü ve hıza dayanan bir hücum futboluyla yendi. Maçın başından sonuna kadar her anında üstünlüğünü rakibe hissettirerek, bir yandan caydırıcı bir yandan ısırgan ve akıllı oynayarak kazandılar. Bugüne kadar Barcelona’yı geçmek için rakibin silahlarını durdurmaya odaklanan kusursuz bir savunma futbolu gerektiğine kani olmuştuk. Real Madrid ise Mourinho faktörüyle, saha dışı faktörleri de işin içine katarak, her maçı kendi dinamiğinde ele alıp kapsamlı bir analiz sonucu inşa edilen taktiklerle, o gün için kazanmanın pragmatik formülünü zaman zaman bulsa da, hiçbir zaman oyun anlayışı açısından Barcelona dönemini sekteye uğratamamıştı.
 
Barcelona’nın bu sezon içinde Messi’ye fazla bağımlı hale geldiği; kendi oyun felsefesinin rakibi yıldıran avantajlarına rağmen, zaman zaman bu oyun yapısından kaynaklı “tempoyu arttıramama” gibi sıkıntıların yaşandığı ve en önemlisi rakip kim olursa olsun Barcelona’nın kolay gol yiyen bir takıma dönüştüğü düşünülürse “perşembenin gelişinin çarşambadan belli olduğu” yorumunu yapmak çok yanlış olmaz. Hatta Barcelona’nın, “top hakimiyetine dayalı sürekli kısa pas” futbolunun zirvesini 2 yıl önce gördüğünü, o tarihten itibaren bir nevi duraklama döneminde olduğu dahi söylenebilir.
 
Barcelona’nın dün de her zamanki gibi topa daha çok sahip olan taraf olsa da neredeyse hiç gol pozisyonu üretememesini nasıl açıklamak gerek? Messi’nin sakatlığının etkisini bir yana bırakırsak Bayern’in neler yaptığına odaklanmak bu soruya da biraz netlik kazandıracaktır.
 

Maçın iki kahramanı
 
Bayern nasıl başardı?
 
Bayern belki de Bundesliga’yı çok önceden garantilemenin verdiği rahatlıkla tüm konsantrasyonunu Şampiyonlar Ligi’ne çevirmiş, Arsenal ve Juventus’u ezici üstünlük kurarak elerken favorilerden biri olduğunu ispatlamıştı. Barcelona’yı geçmek için elbete bu performansın üstüne çıkmak gerekiyordu ve bunu şöyle başardılar:
 
  • Barcelona’yı durdurmak için önde basacaklarını düşünüyordum ancak belki de çok etkili pres gücüne sahip Mandzukiç yerine Gomez’in oynaması nedeniyle, beklediğimin aksine tüm takım kendi ceza sahası ön çizgisi ile orta çizgi arasındaki bölümde kümelenerek Barcelona’nın pas trafik alanını tıkadı.
  • Kanatlarda Robben ve Ribery arkalarında oynayan Lahm ve Alaba ile mükemmel bir savunma dayanışması gösterek Barcelona’yı ortadaki gayya kuyusuna itti. Pedro ve Alexis tamamen silindiler.
  • Ortadaki bu yoğun trafikte Schweinsteiger ve Martinez fizik üstünlükleriyle Xavi-Iniesta’nın oyunlarını bozdular. Müller ise tarihin en başarılı “defansif forvet” performanslarından birini sergiledi.
  • Pas trafiği bozulunca, Messi kendisini rekorlara koşturan, sahanın 20-30 metrelik kısmında topla buluşup sonuca gittiği düzenin dışına çıkarak, geriye gelmek ve yine aynı girdabın içinde kaybolmak zorunda kaldı.
  • Bu düzenin hücum tarafında ise Bayern ilk dakikadan itibaren oyunu Barcelona ceza sahası yakınlarında oynamak istediğini gösterdi. Maçın başından sonuna dek bekler Lahm ve Alaba dahil topyekün bir hücum tehdidi oluşturdular. Bir yandan kazandıkları toplarda Robben ve Ribery’nin üstün dripling yetenekleri hızlı ve dikine çıkarken, set hücumlarda ise sürekli hareket halinde olan Müller’in savunmanın dengesini bozması sayesinde, her seferinde boşluklar buldular.
 
Bayern geçen yıl da buna benzer bir anlayışı sahaya koyarak yarı finalde Real Madrid’i geçmeyi başarmıştı. Bu yıl takına yaptıkları Dante, Martinez ve dün oynamasa da Mandzukiç takviyeleriyle bir üst seviyeye çıktılar. Bundesliga’da sürekli bol gollü galibiyetler alırken, zor maçlarda ve deplasmanlarda kalelerini kapamayı bildiler.
 
Maçı bu maddeler üzerinden okuyunca şu sonuca varmak mümkün. Bayern, Barcelona’nın çare üretmesine izin vermedi. Aklıma zamanında Rıdvan Dilmen’in Rijkaard için yaptığı ve çok eleştirilen “B planı yok” eleştirisi geldi. Bunu “bir uzun boylu forvet sok, top şişir hiç olmazsa” bağlamında söylemiyorum. Barcelona kendisine klasik oyununu oynatmamayı başaran bir rakibe karşı alternatif üretemiyor. Eğer o rakip dünkü Bayern gibi bir takım ise de 4’lük oluyor.
 
Zaten yazının başından beri dünkü maçın bir dönemin kapanışı olduğunu ifade etmemin sebebi de bu. Bayern başka bir oyunun mümkün olabileceğini, kimi zaman iyice monotonlaşan pas futbolunun tahtının sallandığını gösterdi. Bundan sonra hızı güçle birleştirebilen hücum takımları dünya futboluna damga vuracak.
 
Başlarken boksa gönderme yapmıştım bitirirken de basketbola bir referans olsun. Bayern dün, 1990’ların Efes Pilsen’inin müthiş “zone” savunması ile Phil Jackson’ın Chicago Bulls’un “motion offense”ini futbol sahasında birleştiren bir performans ortaya koydu dün akşam. Bundan sonra futbolun referans çıtası böyle bir noktaya konmuştur artık.
 

15 Mart 2013 Cuma

Avrupa Fatihi'nin dönüşü

İstanbul'da düzenli olarak maçlara giden birisi olarak Galatasaray'ı senede bir-iki kez ancak izleyebilmek içimde bir yara. Neyse ki, hava koşullarına ve bilet bulmanın meşakkatli yollarına rağmen muradıma erdim ve 200 km. kadar yakınıma gelmiş takımımın maçını çok şükür ki kaçırmadım.
En son Galatasaray maçına  gittiğimde tarih 19 Şubat 2011'di ve TT Arena'da Bucaspor karşısında mücadele eden kadro şöyleydi: Zapata/ Serkan Kurtuluş (Yekta 56), Neill, Servet, Çağlar/ Kazım (Emre Çolak), Sabri (Mustafa Sarp 90+2), Cana, Culio/ Baros, Stancu.
Dün bu maçtan tam 2 yıl 1 ay sonra sahaya çıkan kadro ise: Muslera/ Eboue, Semih (Gökhan Zan), Dany, Riera/ Melo/ Hamit, Sneijder (Amrabat), Selçuk/ Drogba, Burak (Umut)
İyi niyetle mücadele eden, Galatasaray formasını terleten oyuncuların emeğini  küçümsemek gibi bir lüksüm asla olamaz ama iki kadroyu karşılaştırınca nereden nereye dememek elde değil. Fakat her şeyden önce, "İyi futbol, iyi futbolcularla oynanır" gerçeğini kabul edip, Başkan Ünal Aysal ve yönetimine şükranlarımızı sunmamız gerekiyor.

Galatasaray, son 10 yıllık dönemin belki de en kritik maçında (12 Mayıs 2012 Fenerbahçe ile şampiyonluk maçıyla beraber), Schalke 04 karşısında çıktı ve mükemmel bir galibiyet sonrası Şampiyonlar Ligi'nde bir kez daha çeyrek finale kalarak, yeniden Avrupa'nın elitleri arasındaki yerini tescillemiş oldu.

Schalke kura çekimi yapıldığında, diğer devlerin yanında makul bir seçenekti. Aradan geçen sürede onlar bir krizin içine girerken, Galatasaray özellikle yaptığı flaş transferlerle bir anda turun favorisi konumuna gelmişti. Ancak son 1 ayda durum yeniden tersine döndü ve bu kez oyun düzenin oturtmuş, sorunlarını çözmüş bir Schalke; Sneijder ve Drogba ile işleyen bir sistem formülü oluşturamayan, arayış içindeki bir Galatasaray karşısına, ilk maçın skoru da hesaba katılınca, itiraf etmek gerekir ki "favori" olarak çıkacak bir avantaja erişti.
Schalke'nin özellikle son Dortmund maçındaki oyunu ve kanatları etkili kullanması, ben dahil birçok kişide Galatasaray'ın kanatları kapatmaya öncelik vermesi gerektiği kanaatini oluşturdu. Ancak Fatih Terim olmak kolay değil... Hiçbir yıldız oyuncusundan vazgeçmeyip, daha sahaya çıkan kadroyla kazanmaya geldiğinin mesajını verdi Galatasaray'ın hocası. Sneijder'i işletecek formül bulunmuş ve Hollandalının geldiğinden beri en istekli, tempolu ve verimli oyununu oynamasıyla orta saha hakimiyetini ele geçirmişti. Çok korkulan sol kanat savunmasında Riera yalnız gibi görünmesine rağmen  Selçuk bu zor görevini hiç aksatmadı. Zaman zaman Sneijder'in biraz önde olduğu bir baklava (diamond) dizilişini andıran 4-1-3-2 sisteminde Melo, etkili presleriyle Schalke savunmasının önünde oynayan isimlerle hücum hattının bağlantısını kesmeyi başaran üçlünün arkasını çok iyi süpürdü ve bu anlamda çok önemli bir rol üstlendi.
İlk maçta alınan 1-1 bir dezavantaj gibi görünse de, her sahada gol atabilecek "hücum odaklı" bir takım için,  mesela 2-1 galibiyet veya 0-0'lık beraberlikten çok büyük bir farkı olmadığını düşünüyorum. Çünkü maçın başında gol yense bile, son ana kadar sürekli oyunun içinde kalmak mümkün. Nitekim Galatasaray iyi oynarken hak etmediği biçimde golü yemesine rağmen  paniğe kapılmadı ve Hamit'in ve Burak'ın çok güzel iki golüyle devre arasına tur cebinde girmeyi başardı.
İkinci yarı Schalke'nin baskı yapması bekleniyordu zaten. Sorun Galatasaray'ın buna karşılık ne yapacağı idi. 70. dakikaya kadar gol yemeden dayanılması halinde Schalke'nin oyundan düşmesi ve Galatasaray'ın birçok kontratak şansı bulması beklenebilirdi. Nitekim Terim de maç sonu konuşmasında da değindiği gibi, muhtemelen "skoru koruma psikolojisini" önlemek için hücumcu 11'ini değiştirmedi.
Galatasaray'ın ikinci yarı başında bu ağır baskıya maruz kalmasında temel etken Melo'nun, biraz da içgüdüsel olarak 3. bir stoper olarak savunmanın içine gömülmesi oldu. Böylece onun boşalttığı alana nüfuz eden Draxler, ikinci yarı herkesi büyüleyen bir performans sergiledi. Fakat belki de bundan daha önemlisi Drogba'nın tanınmayacak halde olmasıydı. Baskıyı azaltmak için, can havliyle uzaklaştırılan topları indirecek, tutacak, faul alacak bir performans gerekirken (ki bunlar Drogba'nın standartı), fizik kondisyonu yetersiz kalan bir forvet izledik. Neyse ki Semih ve Eboue başta olmak üzere savunmanın dikkati ve üstün mücadelesi, ve en önemlisi Muslera'nın olağansütü performansıyla Galatasaray, tribünde bize ecel terleri döktürerek de olsa, Umut'un son dakikadaki golüyle Almanya'da Alman takımlarına karşı oynadığı son 6 Avrupa maçındaki 4. galibiyetini alarak, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale adını yazdırmayı başardı. 
Burada birkaç isme ayrı parantez açmak gerektiği kanısındayım:
Hamit Altıntop: Sezon başından beri direklere takılması espri malzemesi olmuşken, ilk golünü atması için bunun gibi bir "the match" e ihtiyacı vardı demek ki. Gol atmayı en çok hak eden isim olduğunu düşünüyorum. Gol dıiında 90 dakika boyunca görevini eksiksiz yaptı, en çok koşanlardan biri oldu. Zaten Galatasaray'a geldiğinden beri, hiçbir zaman mücadele gücü düşmedi, her maçta tüm kapasitesini sahaya koydu. Sadece bazen fazla güven, biraz da "inceci" oynama isteği yüzünden verimsiz olduğu maçlar oldu. Ondan hiç vazgeçmediği için Terim'e bir şükran borcu var. Bizim de Samuel Beckett'tan ilham alarak, denemekten vazgeçmediği için Hamit'e.
Fernando Muslera: Milan Baros'un ardından yazdığım veda yazısında Galatasaray geleneğinde efsaneleşen yabancı kalecilerden bahsetmiştim. Muslera da bu zincirin son halkası olduğunu kesin biçimde Galatasaray taraftarının gönlüne kazıdı. Umarım uzun yıllar o kalede kalır. Dün özellikle 2. yarıda Galatasaray'ın en şiddetli biçimde baskı yediği bölümde başta Pukki'nin topunu mükemmel biçimde çıkarması olmak üzere, direnen, vazgeçmeyen ve takımı ayakta tutan isim olarak maçın kahramanı oldu.
Selçuk İnan: Her attığı adımda taşıdığı formanın hakkını veren, "sahadaki biz" olan kaptan. Avrupa'nın en kaliteli orta saha oyuncularından biri olmasının yanında takımı zekasıyla ve mücadelesiyle taşıyan isim oldu 1,5 yıldır. Dilimizi ısırarak konuşalım ama tarihe bir Galatasaray efsanesi olarak geçmesini çok istiyorum. Dün son dakikadaki pozisyonda Umut'a attırdığı gol her şeyi özetliyor ama esas Schalke'nin en tehlikeli yeri dediğimiz sol kanadı, kanat oyuncusu olmadığı halde nasıl kapattığını unutmamak gerek.
Burak Yılmaz: Futbolda gelişmenin sonu olmadığının en canlı ispatı olarak sürekli kendi limitlerini zorluyor. Dün atttığı 8. golüyle Şampiyonlar Ligi'nde üst üste 6 maç gol atma rekorunu egale etti. Golde savunma+kaleci hatası var ama önemli olan Burak'ın yılmadan takip etmesi, golü kovalaması. Eski Burak olsa belki o ilk fiziksel temasta bırakırdı kendini. Avrupa'nın en iyi santrforlarını sıralasanız Ibrahimoviç, Falcao, Van Persie, Cavani, Suarez... vb. çok aşağı kalır yanı olduğunu düşünmüyorum artık, hele bu şekilde kendini geliştirmeye  devam ederse...



Fatih Terim: Galatasaray, 2011'de dibe vurduktan sonra futbol takımı için birçok atılım gerçekleştirdi ama benim şahsi düşüncem bu sürecin lideri Fatih Terim olmasaydı, 1,5 yılda bu noktaya gelinemezdi. Terim,  Galatasaray'a gelebileceği en doğru  zamanda geldi. Onun gibi biri için bir dava, bir mücadele, bir sınama gerekiyor. Kendini yeniden ispatlama sınavıyla beraber Galatasaray'ı ayağa kaldırma sınavını veriyor. Terim, egosu dağları aşmış, hatasız ve her şeye muktedir biri olduğu için İmparator sıfatını almadı. Tam tersine belki kendisine "imparator" denilmesinden sonraki süreci iyi yönetemediği için kendi egosunun altında ezildi. Şimdi biz kenarda, 1990'lardaki heyecanını yeniden kazanmış ancak geçen süre içinde bilgisini, tecrübesiyle yoğurarak olgunlaşmış, kendini tekzip edercesine hatalarından "ders almış" akil bir "yürek adamı"nı görüyoruz. 

Bitirirken her zaman olduğu gibi Almanya'yı Türkiye'ye çeviren Galatasaray seyircisine değinmek gerek. Galatasaray zamanında çıtayı çok yükseklere koymuş olduğu için Avrupa maçlarının atmosferi, heyecanı bambaşka oluyor. Etrafımdaki hemen hiç kimsenin Gençlerbirliği maçının bitiş düdüğünde dahi yenilgiyi değil, Salı gününü, Schalke maçını düşündüğüne eminim. Bu ruh, bambaşka bir şey, tüm Galatasaraylılara sirtayet ediyor. Ben dün maça yalnız gittim fakat tandığım tüm Galatasaraylıların enerjilerini de içimde götürdüğümü hissediyordum. Bunu anlatması zor... Şu kadarını söyleyeyim, Galatasaray'a Avrupa; Avrupa'ya Galatasaray lazımmış. Birbirlerini çok özlemişler.






Not: Fotoğraflar Galatasaray'ın resmi facebook sayfasından alınmıştır.
  

18 Şubat 2013 Pazartesi

Baros'un ardından




Galatasaray’ın son yıllardaki en önemli maçına çıkmasından 2 gün önce, herkesin Akhisar maçındaki harikulade başlangıcından sonra Didier Drogba’yı konuştuğu bir ortamda Milan Baros da nereden çıktı diyebilirsiniz. Fark etmez, bu da benim formasını giydiği 4 sene boyunca terinin son damlasına kadar Galatasaray için savaştığına şahit olduğum, bu takımın çıkardığı son gol kralı apoletini hala taşıyan ve bugün sessiz sedasız ülkesinin Banik Ostrava takımına giden bir isme vedam (vefam) olsun.

Milan Baros, Ağustos 2008’de geldiği Galatasaray’dan 116 resmi maçta 61 gol (ligde 93 maç/48 gol, Türkiye Kupası’nda 6 maç/1 gol, Avrupa Kupaları’nda 17 maç/12 gol) atarak, kulüp tarihinin en golcü 13. oyuncusu ve 2008-2009 sezonu Süper Lig Gol Kralı unvanlarıyla ayrılıyor. Elbette ne bu istatistikler, ne de bıraktığı izler onun bir efsane olarak anılmasına yetecek. Ancak bazı durumlarda fazla agresif bir görüntü sergilese de sonuna kadar mücadele eden, aynı Harry Kewell gibi belki yanlış zamanda geldiği için 8 golle katkıda bulunduğu ve Kadıköy’deki final maçının son düdüğünde sahada olduğu 2012 “diriliş” şampiyonluğu dışında fazla bir şey kazanamadan, hoş bir seda bırakarak sarı kırmızıya veda edecek.

Efsane mertebesine erişemediği yorumunu, belki de yanlış zamanda geldiği yorumuyla birlikte zikredince, bu iki durum arasındaki bağlantıyı kurmak için biraz filmi geriye sarmak gerekiyor. Baros, Ağustos 2008’de transfer edildiğinde Galatasaray, son şampiyon sıfatıyla Şampiyonlar Ligi’ne girmek için Steaua Bükreş ile mücadele ediyordu. Listeler çoktan bildirildiği için Baros’un oynayamadığı bu maçlar sonucunda Galatasaray 2-2 ve 0-1’lik skorlarla elenerek Şampiyonlar Ligi hasretini uzatıyor ve UEFA Kupası’nın yolunu tutuyordu.

Skibbe’nin Galatasaray’ının UEFA Kupası’ndaki performansına, özellikle grupta Benfica ve Hertha deplasmanlarında oynanan müthiş futbola ve en önemlisi Barış-Ayhan gibi vasat altı bir orta saha ikilisinin önünde mükemmel bir uyum yakalayıp bilhassa "turuncu forma" ile leziz resitaller sunan Lincoln-Kewell-Arda-Baros dörtlüsüne bakıldığında, Baros 10 gün önce transfer edilip ön elemeye yetiştirilse ve Şampiyonlar Ligi’ne katılabilse kader çok farklı yazılabilirdi diye düşünüyor insan. Mamafih, o sezondan itibaren, yine büyük paralar harcansa da tepetaklak giden bir takımda tek bir Şampiyonlar Ligi maçına çıkamadan 4,5 yıllık kariyerini bitiriyor Baros.

 Belki de dönüm noktası Rijkaard’ın ilk sezonunda Ekim 2009’da Kadıköy’de 3-1 kaybedilen ve ayağının kırıldığı maçtı Baros için. Bir daha asla eskisi gibi olamadı. O sakatlıktan sonraki dönüşünde yaşadığı üst üste talihsizlikler bir yandan onu kırılgan ve sakatlığa açık bir oyuncuya dönüştürürken, bir yandan da agresif ve gereksiz kart gören bir karaktere büründürdü.

Fatih Terim, belki onun için bir şanstı ama geçen sezon istediği gibi gitmedi. Neticede, ne kadar iyi bir golcü olursa olsun, hiçbir zaman Falcao tarzı “her pozisyonda gol şansı var” bir adam olamadığından, eski fizik kalitesinde olmayınca kaçınılmaz olarak gözden düştü ve uzatmaların oynandığı bu sezonun ortasında ayrılık kapıyı çaldı.



Efsane olmasa da hoş bir seda

Efsane bahsini biraz daha açmakta fayda var sanıyorum. Biraz daha derinlere inerek, belki bazı kulüplerin alışkanlıklarını irdelemek gerek. Bu anlamda benim futbol izlediğim son 20-25 yılı kapsayacak şekilde bir Galatasaray Fenerbahçe karşılaştırması yaparsak, Galatasaray’ın efsane kalecileri Simoviç-Taffarel-Mondragon hep yabancı oyuncularken, Fenerbahçe’de Engin-Rüştü-Volkan şeklinde süregelen bir yerli kaleci alışkanlığı vardır. Forvetler için ise hep tersi olmuştur. Galatasaray’ı Tanju Çolak sonrası, Türk futbolunun en kariyerli ismi Hakan Şükür başta olmak üzere Arif Erdem, Ümit Karan, Necati Ateş, Burak Yılmaz gibi isimler sürüklerken, Fenerbahçe’de Aykut Kocaman (ve Tanju Çolak) sonrası iniş ve çıkışlarıyla hiçbir zaman tam olarak güvenilemeyen Semih Şentürk dışında hiçbir yerli santrfor barınamamıştır.

Buradan yola çıkarak, zamanının en büyük transferi Roman Kosecki’den bu yana Didier Drogba’ya kadar Galatasaray forması giyen yabancı forvetleri şöyle bir hatırlarsak dediğimi daha iyi anlatabilirim sanıyorum:

Dominique Iorfa, Torsten Gütschow, Dean Saunders, Adrian Knup, Adrian Ilie, Marcio, Mario Jardel, Radu Niculescu, Robert Spehar, Mbo Mpenza, Christian, Ali Lukunku, Shabani Nonda, Milan Baros, Jo, Bogdan Stancu ve Johan Elmander. (Aralarda unuttuğum isimler olabilir)

Çeşitli sebeplerle erken veda ettiğimiz Mario Jardel dışında dominant bir golcü performansı gösteren yok. Çok faydalı olan ve hoş anılarla hatırladığımız Adrian Ilie ve Shabani Nonda ile geçtiğimiz sezon yüreğini ortaya koyan güzel adam Johan Elmander bir yana bu listede gönül rahatlığıyla “işte bu adam Galatasaray’ın santrforu” diyebileceğimiz tek kişi Milan Baros.

Demek istediğim, yabancı bir forvetin Galatasaray’da efsane olması çok zor, tıpkı Hagi sonrası gelen tüm 10 numaralar gibi. Drogba’nın bu denli heyecan uyandırmasının bir nedeni de bu belki… Bu kulüp tarihi boyunca daha iyisini getirmemiş ki…

 Milan Baros’u siz nasıl hatırlarsınız bilmem ama ben onu en çok kâbus gibi geçen 2010-11 sezonunun başında, Rijkaard daha takımın başındayken, İstanbul’da tüm takımın döküldüğü Karpaty maçındaki hırsı ve attığı 2 gol, bu maçtan birkaç hafta sonra yine Rijkaard’ın açıkça sabote edildiği Ali Sami Yen’deki 4-2’lik Ankaragücü maçında sahada isyan eden tek kişi olmasıyla hatırlayacağım. Kewell'la birlikte turuncu formanın en çok yakıştığı adam, Galatasaray'dan aldığı ne varsa,  karşılığını vermiş olarak gidiyor. Kulaklarda hoş bir seda bırakarak…. “Milan Baros, Milan Baros, oleey, oleeey, oleey”


Share |

25 Aralık 2012 Salı

Süper Lig'de ilk yarının sürprizler paketi


Spor Toto Süper Lig'de, olağanüstü şartlarda, türlü abukluklar ve istikrarsızlıklarla geçen 2011-12 sezonunun ardından, her şey normalmiş gibi yaparak başladığımız ve nispeten düzenli geçen bu sezonun ilk yarısı geride kaldı.

Puan cetveline bakıldığında, ilk 12 takımın 12 puanlık (4 maç) bir dilime sıkıştığı; liderin 3 puanlı sistemde 18 takımla oynanan sezonlar arasında ilk yarı sonunda en az puanı topladığı; lige fırtına gibi giren Orduspor ve Gençlerbirliği gibi takımlar bir anda tepetaklak giderken, dibe vurmaya yaklaşan Karabük'ün birkaç galibiyetle UEFA Avrupa Ligi potasına girdiği; kimsenin bir şey beklemediği Beşiktaş'ın liderin 3 puan gerisinde, geçen yıl küme düşmekten son maçta kurtulan Antalyaspor'un zirve ortağı olarak bitirdiği bir ilk yarı tablosu var karşısında.

Bütün bunlara bakarak sonuçlarıyla biraz Fransa Ligi'ne öykünen bir ligde oyun kalitesinin de arttığını söylebilmek çok güzel olurdu. Fakat herkesin herkesi yenebilmesi bir nebze heyecan getirse de oynanan futbolun geriye gittiği gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Milli takıma da yansıdığı üzere, yeni oyuncu yetiştirmekte, yıldız çıkarmakta zorlanan bir ligde; sezon başında flaş isimler olarak gösterilmeyen, hatta kulübede oturacağı beklenen oyunculara odaklanalım istedim biraz. Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe'de 2012-13 sezonunun ilk yarısının kahramanları onlardı çünkü:

Umut Bulut: 

Trabzonspor'da her sezon belli bir standardı tutturduğu, bitmeyen enerjisiyle rakip savunmayı tarumar ettiği ve belki de ligin en çok pozisyona giren forveti olduğu halde olmayacak golleri kaçırdığı için hep dudak bükülen Umut, kariyerinin en iyi ilk yarısını geçirerek gol krallığında zirvede yer aldı. Fransa'da geçirdiği bir senenin kendisine neler kattığı, Trabzonspor'da oynarken gösterdiği meziyetlerinin üzerine koyduğu daha net gol vuruş becerisinde tezahür edince, sezon başında Burak-Elmander'e yedek olsun diye kiralanan adam, her iki isimle de uyumlu ve en az onlar kadar vazgeçilmez bir oyuncu olduğunu kanıtladı.


Filip Holosko:

Ligin belki de en ilginç öykülerinden birinin kahramanı. Demirören yönetiminin düşürdüğü çukurdan çıkmak için "feda" ipine sarılan Beşiktaş'ta bu senenin lideri Fernandes, umudu Oğuzhan Özyakup ise piyangosu da şüphesiz Flip Holosko'ydu. İroniktir, Beşiktaş'ın Burak Yılmaz'ın da dahil olduğu bir takasla kadrosuna kattıktan sonra, bitmez bir transfer iştahıyla yeni isimlere kanca takarken takas için önerdiği bir numaralı oyuncu olarak, mizah dizilerine dahi konu olan "Holosko+bir miktar para" esprisinin öznesi Holosko, kendi ücretinde "bir miktar" indirime gittikten sonra özellikle iç saha maçlarında istikrarlı biçimde skora katıkda bulundu. Beşiktaş'ta en çok golü attığı ve şampiyonlukta büyük pay sahibi olduğu sezonda (2008-09) 10 gol attığı düşünülürse, ilk yarıda attığı 8 golün değeri daha iyi anlaşılabilir. "Feda"nın Beşiktaş için anlamı, biraz da kadronun içinden alternatif üretmek ise, Holosko bunun ideal örneği oldu.

Bekir İrtegün:

Fenerbahçe'de 4. sezonunu yaşayan Bekir İrtegün, bu süre içinde hiçbir zaman takımın değişmez bir parçası olarak düşünülmese de belirli bir çizgiyi sürdürmeyi hep bildi. Esasen bu çizgi, onun kaptanlık yaptığı Gaziantepspor'daki "sakin, gösterişsiz ve işini iyi yapan bir profesyonel" olarak tanıdığımız profilinin devamı niteliğindeydi. Bekir bu yıl ilk kez tabir caizse kabuğunu kırdı ve formayı artık kesin olarak sırtına yapıştırdı. Bu süreçte başta Marsilya'ya attığı röveşata olmak üzere kritik golleri de önemli bir unsur oldu. Fenerbahçe'de stoper olmak çok zor. Ondan önce oynayan Can Arat, Yasin Çakmak; onunla aynı dönemde oynayan İlhan Eker, Bilica gibi isimler hep hayal kırıklığıyla ayrıldılar. Büyük umutlarla alınan Serdar Kesimal ve Egemen Korkmaz da Bekir'in gerisine düştüler. Bekir, Yobo ile uyumu, sakin ve dengeli kişiliği ve istikrarıyla gerek ligde gerek Avrupa'da Fenerbahçe için görevini en iyi yapan isimlerin başında gelerek bir bakıma rüştünü bu sezon ispat etmiş oldu.

Share|

3 Aralık 2012 Pazartesi

Fatih Terim-Aykut Kocaman polemiği ve ilginç karşılaşmalar











Galatasaray-Fenerbahçe derbisine az zaman kala, son birkaç haftadır Aykut Kocaman ile Fatih Terim arasında bir polemik köpürtülmeye çalışılıyordu. Son Gaziantepspor maçının ardından sonrasında Fatih Terim'in herhangi bir şekilde konuya değinmemesiyle birlikte, bu "düşük yoğunluklu laf dalaşı" şimdilik sona ermiş gibi görünüyor. Aslında bu polemik dediğimiz topu topu 3 aşamadan ibaret:

1. adımda Kocaman maç sonrası basın toplantısında durup dururken açık bir biçimde Terim'i kastederek basın mensuplarına, "başkalarına da aynı soruları sorabiliyor musunuz?" serzenişinde bulunuyor;

2. adımda Terim, laf dalaşına girmeyi tercih etmediğini ama altta da kalmak istemediğini hissettirircesine "Benim bildiğim Aykut, birine bir şey söyleyecekse direkt söyleyecek kalitededir." ifadelerini kullanıyor;

3. adımda ise Kocaman,  Fatih Terim'in kendisine "Aykut" diye hitap etmesinin camiada tepki yarattığı yönündeki bir soruya "Söyleyeni bağlar, beni hiç bağlamaz. Ben mümkün olduğu kadar insanlara dikkat ederek hitap etmeye çalışıyorum. Fenerbahçelilerin de bu konuda alıngan olmasına hiç gerek yok. Bir bakarlar kişiye, söyleyene, karar verirler" sözleriyle yanıt veriyor.

Bu hatırlatmadan sonra kim haklı kim haksız tartışmasına girmeyi çok anlamlı bulmuyorum. Ancak geçtiğimiz hafta sonu  FB TV'de yayınlanan Yer6 programında Terim'e haksızca saldırılması (hatta Galatasaray resmi siteden programı kınayan bir açıklama yayınladı) bütün bunların Fenerbahçe cephesinin derbi öncesi psikolojik avantajı ele geçirmeye, gerginliği arttırmaya yönelik bir hamlesi olduğunu düşündürdü.

Aykut Kocaman hakkında düşüncelerim başka bir yazının konusu olsun ama belli kesimlerin "dürüst ve ilkeli" sıfatlarıyla parlatmaya çalıştığının aksine en hafif tabirle "içten pazarlıklı" olduğunu düşünüyorum. Neyse, dediğim gibi bunları bırakalım da Fatih Terim ile Aykut Kocaman'ın kariyerlerindeki ilginç kesişmelere bir göz atalım. 


  • Teknik direktör olarak Terim vs. Kocaman

(Toplam maç: 7 - Terim:3/Kocaman:2/Beraberlik:2)

Süper Lig'deki kariyerleri dikkate alındığında, Fatih Terim'le Aykut Kocaman'ın teknik direktör olarak yollarının çok da fazla kesişmediği söylenebilir. Galatasaray taraftarının pek de hatırlamak istemediği 2. Terim döneminde Aykut Kocaman yönetimindeki İstanbulspor'la 3 kez karşılaştı. 

2002-2003 sezonunda:
27 Eylül 2002: Galatasaray-İstanbulspor 2-0,
15 Mart 2003: İstanbulspor-Galatasaray: 1-2,

2003-2004 sezonunda:
6 Aralık 2003: İstanbulspor -Galatasaray: 3-1

Diğer tüm karşılaşmalar geçen yol normal sezon ve play-off derbileriydi ve iki hoca da birer kez kazandı. Kadıköy'deki iki maç da berabere biterken (2-2 ve 0-0); TT Arena'da normal sezonda Galatasaray 3-1 kazanıp, Süper Final'de 2-1 kaybetti.

  • Aykut Kocaman, Fenerbahçe formasıyla Galatasaray'a karşı onlarca maç oynayıp 12 gol atarken kaderin cilvesi, tam onun Fenerbahçe'den ayrıldığı sezon Terim Galatsaray'ın başına geçti. Dolayısıyla Terim ile Kocaman geçtiğimiz sezona kadar hiçbir Galatasaray-Fenerbahçe derbisinde aynı anda sahada olmadılar.
  • Buna karşılık, Aykut Kocaman ligde aktif futbolcu olarak çıktığı son maçta Fatih Terim'in çalıştırdığı Galatasaray'a karşı oynadı. Maçın bir diğer özelliği Galatasaray'ın UEFA Kupası zaferi sonrasında Ali Sami Yen'e çıktığı ilk maç olmasıydı. 21 Mayıs 2000 tarihinde oynanan maçta Aykut Kocaman 56. dakikada oyuna girdi, maç ise Mithat Yavaş ve Recep Çetin'in kendi kalesine attığı gollerle 1-1 sona erdi.
  • Aykut Kocaman'ın milli takım kariyeri
Aykut Kocaman'ın futbol kariyerinin zirvesinde olduğu dönemler Türk futbolunun da dibe vurmasının ardından yavaş yavaş emeklemeye başladığı dönemlere tekabül ediyordu. Aykut Kocaman'ın buradaki şanssızlığı Tanju Çolak ve Rıdvan Dilmen gibi iki büyük starla Feyyaz Uçar gibi bir golcünün arkasında kalmasıydı. Bu yüzden Aykut Kocaman sadece 15 kez milli oldu.

Aykut Kocaman'ın bu 15 milli maçından 5'i Fatih Terim dönemindeydi. Milli takım formasıyla tek golünü de Fatih Terim döneminde İsrail karşısında attı. Fatih Terim, Aykut Kocaman'ı 1995 yılındaki meşhur Amerika turnesinin aday kadrosuna da aldı ve 3 maçta şans verdi.  Aykut Kocaman'ın Terim dönemindeki milli maçları

15.02.1995 Romanya


08.03.1995 İsrail (+1 gol)
04.06.1995 –Kanada
07.06.1995-Kanada
19.06.1995-Yeni Zelanda

Bir nostalji yapalım istedim, hatırlamak güzeldir...


Share |