8 Haziran 2014 Pazar

2013-14 sezonunda Galatasaray: Ne umduk, ne bulduk, daha neler göreceğiz?

Blogdaki son yazılarım yaklaşık 9 ay öncesinde kalmış; o zamandan beri dokunmak içimden gelmedi. Olimpiyatların İstanbul’da olmasını çok arzu etmiş, buna da kendimi iyice inandırmış ve sanki IOC üyelerinin umurundaymış gibi yüzlerce kelimelik yazılar döşenmiştim. Bu yazılar uzun bir süre yaşadığım hayal kırıklığının nişanesi olarak blogun en üstünde kaldı.

Olimpiyat bahsinden hemen önce de 28 Ağustos 2013’te Fatih Terim-Ünal Aysal ilişkisi üzerine bir şeyler karalamıştım. O noktada da yaşadığım büyük hayal kırıklığının yanına bütün vaziyeti çok yanlış yerden okuduğumu anlamamın kendi içimde yol açtığı mahcubiyet eklendi. Bahsettiğim dönemde Fatih Terim Galatasaray’ın başında 3. sezona başlamış ve krizdeki milli takım için de acil durum çözümü olarak düşünülmüştü. Ben de hocanın görevi kabul ederek risk aldığını, yönetimin ise olgun ve pragmatik bir tavır gösterdiğini yazmıştım. İtiraf edeyim, hayatımda yaşadığım en ağır yanılgılardan biriymiş. Meğer Başkan Ünal Aysal ve yönetimi, ağırlığı altında ezildiklerini hissettikleri Fatih Terim’den kurtulmak için bahane arıyormuş.   

Dostlarla sohbetlerde, twitter gibi mecralarda Fatih Terim’in kovulmasına karşı duyduğum tepkiyi dile getirdim ama herhalde bu çuvallamamın ağırlığıyla yüzleşip buraya yazamadım. Sonra yeniden Galatasaray’ı yazabilmek için uzun bir süre Mancini’yi çözmeye çalıştım. Kimi zaman beni heyecanlandıran ve umutlandıran hamlelerini kısa bir süre içinde hayrete düşüren ve öfkelendiren hamleleri takip edince net bir karara varamadım. Sonunda da sezon sonunu bekleyip kendi kendime bir değerlendirme yapayım dedim.

Burayı okuyanlar bilirler, aylık dergiye yazar gibi uzun yazmayı seviyorum.   Hele 9 ay ara verdikten sonra ben de kafamdaki her şeyi nasıl özetleyeceğimi bilmiyorum. Bu yüzden, Galatasaray’ın 2013-14 sezonunu 10 maddede analiz etmeyi denemeye karar verdim. Şimdiden kaçacaklar için söyleyeyim, yazının iki ana fikri var. Birincisi: Galatasaray, öncelikle yapısal sorunları olan kadrosu yüzünden başarısız bir sezon geçirdi. İkincisi: Mancini’nin kalması doğru karar, çünkü yeni sezonda daha başarılı olacak.

  1. Boşa harcanan 2013 yaz transfer dönemi

Üst üste 2 yıl şampiyon olmuş, uzun yıllar sonra ilk kez katıldığı Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkmış ve orada da Real Madrid’i titretmiş, oturmuş bir kadroya sahip bir takımdan, yeni sezon öncesi eksikliğini gördüğü noktalara birkaç rötuşun yeterli olacağını düşünmek normaldir. Galatasaray’ın yazın yaptığı transferler bu anlamda isabetli denebilirdi. Bruma, sürati ve patlayıcılığıyla tüm dünyanın izlediği müthiş bir genç yetenek olarak kanatlara canlılık getirecek, Lille’deki başarısıyla oynadığı aylar boyunca izlenen Chedjou da savunmaya liderlik yapacaktı. Fakat bu iki isim takımın yaşadığı eksikliği gidermeye yetmedi. Örneğin sezon başında Fenerbahçe’ye kaptırılan Alper Galatasaray’a çok gerekli tipte bir oyuncuydu, Alper gelmeyince bu ihtiyaç unutuldu. Sol bekte inanılmaz bir profesyonellikle sırıtmadan oynayan Riera herhalde biraz daha idare eder denince sol bek alınmadı. 2012-13 sezonunda daha düşük tempoda oynayan, daha ziyade topa fazla sahip olmaya dayalı bir anlayışta ileri top taşımada kritik rol üstlenen Hamit’e (belki Engin’in bu işi yapabileceği düşünüldü), iki yıldır üst düzey performans veren Selçuk’a bir alternatif veya kadro derinliğin arttıracak yerli bir stoper (Uğur Demirok, Serdar Aziz) düşünülmedi. En önemlisi 6+0+4 sistemi hiç uygulanmayacakmış gibi takım kimyası hiç umursanmadı.

  1. Yabancı sınırından en olumsuz etkilenen takım

Türkiye Ligi’nde kadroyu kurarken ilk önce yabancıları yazılıyor. Sezon başındaki Galatasaray’a bir bakalım. Muslera, Melo, Sneijder ve Drogba’nın yerleri garanti görüldüğüne göre kalan 2 yer için Chedjou, Eboue, Riera, Amrabat, Bruma ve Dany savaşıyor. Burada hangi oyuncuyu ilk 11’e koyarsanız koyun alternatif sıkıntısı yaşanması doğal. Defansa ağırlık verecek olup bir bek ve bir stoper alsanız, hem diğer bekin (Sabri veya Hakan Balta) güvenilmez performansına muhtaç kalıyor hem de oyunu açabilecek bir hamle oyuncusundan yoksun kalıyorsunuz. Hücumcuları oynatsanız bu sefer savunmada sıkıntı büyüyor zira 2012/13 sezonunun son 10 maçını harika oynasa da açık alanda zaaf gösteren ve sağlık durumuna %100 güvenemeyeceğiniz Gökhan Zan’a muhtaç kalıyorsunuz.

Bu sıkıntıyı Galatasaray sezon boyunca özellikle ilk yarıda derinden yaşadı. Mancini, bu bozuk takım kimyasını görüp çılgın deneyler yapmaya soyundu ama bunların çoğunda başarısız oldu. Devre arası yapılan transferlerin büyük çoğunluğu rotasyona girebilecek kadar bile performans sergilemeyince belki bolluk içinde yokluktan, kısır kadro içinde macera denilecek bir döneme geçildi. Neticede, orta sahası ve savunmasının iki kanadı Türkiye’deki en iyi yerli oyunculardan oluşan Fenerbahçe, yabancı sınırlamasından en ufak şekilde etkilenmeden arayı açarken, Galatasaray bu bozuk kimyadan istikrar üretemedi.

  1. Terim’in kriz çözme becerisinin aranması

Galatasaray yine de bu bozuk kimyadan bir formül üretebilirdi belki ama bunu yapabilecek tek kişi olan Fatih Terim’le yollar ayrıldı. Bu varsayımda bulunmak belki anlamsız, hatta duygusal gelebilir fakat ben Fatih Terim’in kalması halinde Galatasaray’ın ligi yine şampiyon bitirmiş olabileceğine inanıyorum. Bahsettiğim kriz çözme becerisini somutlaştırmak gerekirse; 2011-12 sezonunda İBB maçındaki kadroyu ve 9. haftada Fenerbahçe önüne çıkan kadroyu; Semih ve Emre Çolak’ın nasıl ilk 11’e yerleştiğini, kanat oyuncusu kullanmayan merkez özellikli dört orta saha ile rakibe nasıl baskı kurulduğunu, devre arası transfer edilen ve çoğunluğun dudak büktüğü Necati’nin gollerini hatırlayın. Sonra 2012-13 sezonunun devre arasından sonra Sneijder ve Drogba’lı formasyonun nasıl oturtulduğunu, Riera’dan nasıl bir sol bek devşirildiğini, transfer ücretinden dolayı eleştirilere konu olan ve benim de beğenmediğim Amrabat’ın hamle oyuncusu olarak Şampiyonlar Ligi’nde kaç asist yaptığını, hatta gitmek üzere olan maçlarda (tasvip edilip edilmemesi ayrı mesele) Terim’in takımı ateşlendirmek için saha kenarında yaptıklarını hatırlayın.

Bu yıl da 6-1’lik Real yenilgisi bu hünerin gösterilmesine ihtiyaç olduğunu belgeleyen yeterince büyük bir krizdi. Galatasaray, hemen akabinde Olimpiyat Stadı’ndan Beşiktaş galibiyetiyle çıkmış ayağa kalkma yoluna girmişti. Sonra birdenbire Terim gitti. Terim ile Mancini’yi taktik becerisi açısından karşılaştırmıyorum. Kendini uluslararası planda ispatlamış iki büyük isim olarak farklı yönlerde artıları eksileri elbet vardır. Fakat Mancini’den tanımadığı bir ligde oturmamış bir takımla başarı kovalarken Terim’in ortaya koyabileceği biraz “alaturka” da denebilecek çözümleri beklemek elbette haksızlık olurdu.   


  1. Mancini’nin en büyük handikapı:  Oyuncu yönetimi

Yukarıda bahsettiğim kimyası bozuk kadrodan en iyi verimi ancak ve ancak bazı kilit oyuncuların bireysel performansını yükselterek gösterebilirsiniz. Mancini’nin Galatasaray’a gelmesinden bu yana, ilk sezonki performansını yakalayan Melo’yu saymazsak, daha iyiye gittiği söylenebilecek tek isim, bu sezonun gerçek kahramanı olan Sneijder.

Mancini, Galatasaray’a gelirken muhtemelen Avrupa’nın en büyüklerinden biri olduğunu iddia eden bir kulüpten, haklı olarak kusursuz bir organizasyon bekledi ve antrenman/taktik boyutundaki katkılarının başarı için yeterli olacağını düşündü. Bu yüzden birebir oyuncu yönetimi boyutuyla pek ilgilenmedi. Halbuki Türk futbolcularının bir çoğunun temel eğitimlerindeki ve taktik bilgilerindeki yetersizlikler, sezon içinde birçok maçta Galatasaray’ın komik görüntüler vermesine, olmayacak goller yemesine neden oldu. Mancini bu durumu kavramakta geç kalıp, yaptığı deneylerle durumu istemeden daha da karmaşık hale getirdi. Bu noktada yardımcısı Tugay Kerimoğlu da hiç inisiyatif almayarak, ya da bu görüntüyü vererek büyük bir hayal kırıklığı yaşattı.

Takımın kilit oyuncularından Selçuk, Burak ve Semih’in sezon sonuna doğru performanslarındaki yükseliş ve kadro istikrarının yakalanması kötü geçen bir sezonun kupa ve Şampiyonlar Ligi’ne direkt katılımın sağlanmasıyla olabilecek en iyi biçimde sonuçlandı. Bu durum Mancini’nin de artık buradaki koşullara vakıf olduğu yönünde umut veriyor.

  1. Devre arası transferleri fiyaskosu

Galatasaray’ın devre arası transferlerinin sorumlusu kim bilmiyorum ama herhelde bu isimleri Mancini istedi diyerek yönetimin kendini kurtarması mümkün olmayacaktır. Çünkü Telles dışında hiçbir oyuncudan verim alınamadı. Gelen oyunculara şöyle bir bakalım: Alex Telles, Burdisso, Hajrovic, Ontivero, Salih Dursun, Veysel Sarı, Koray Günter, Umut Gündoğan, Oğuzhan Kayar.

Bu oyunculardan Telles Galatasaray’da oynayabilecek kalitede ve gelişme potansiyeli bulunan bir sol bek. Veysel Sarı, bence yeterli görülmese de farklı mevkilerde oynayabilecek iyi bir ilk 18 oyuncusu. Koray Günter de şans buldukça faydalı olacak, kalitesini belli eden bir stoper. 19 yaşındaki diğer oyuncu Oğuzhan’ı da bir kenara koyalım. Diğer oyunculardan hiçbiri maalesef Galatasaray’da oynayabilecek bir ışık vermediler. Ontivero belki bu yıl kiraya verilirse onun potansiyelini görme şansımız olacak. Ancak ne Salih Dursun ne de Umut Gündoğan yeterli ışığı verebildiler. Burdisso her ne kadar maliyetli olsa da “yılın bidonu” denebilecek kadar kötü bir transferdi. Hajroviç ise teknik kapasitesi yüksek ama genel kalite olarak Şampiyonlar Ligi seviyesinin çok gerisinde göründü.

Devre arası transferiyle gençleştirme operasyonu olmaz. Bu dönemde takımın ihtiyacı olan, hemen verim alabileceğiniz nokta transfer yapmalısınız. Türkiye’de çoğu kulüp bu ta Nobre’nin gelişinden beri bu işi iyi beceriyor (bkz. Gekas, Edinho). Bir diğer ihtimal de iyi işleyen kadronun havasını değiştirecek “çilek” tabir edilen transferler. Galatasaray önceki iki sezonda bu iki modeli de Necati / Sneijder&Drogba uygulamış ve olağanüstü verim almıştı. Geçtiğimiz sezon ise yönetimin çuvalladığını söylemek mümkün. Sadece Hajrovic ve Burdisso’nun performanslarının, haklı olarak yerin dibine batırdığımız Amrabat ve Dany’den geri kalması bile bunun göstergesi. Umarım yine yanıldığım hususlar olur da sezon başı kampını iyi geçirebilecek Umut, Salih gibi oyuncular yeni sezonda rotasyonda yer bulur.


  1. Oyun felsefesi: Kaos futbolu, savunma futbolu, pas futbolu ya da futbolsuzluk 

Aslında herhangi bir takımın oyun anlayışını tek bir tanıma indirgeyerek etiketlemenin çok doğru bir analiz biçimi olduğunu düşünmüyorum. Fakat bir takımın başarılı olması için rastgele biçimlenen taktikler yerine genel bir oyun felsefesine sahip olması da şart. Yine geçtiğimiz sezonki Fenerbahçe’ye bakarsak, hücumda kaybettiği topları şok presle geri kazanmayı ana hedef olarak belirleyen, yüksek tempoyla rakibi boğan ve hücuma yayılırken her iki bekini de aktif kullanan bir takım olarak basitçe tanımlamak mümkün. Galatasaray’ın bu yılki oyun felsefesini tarif etmek zor olduğu gibi uygulanmak istenen bazı taktiklerin de elde mevcut oyuncu grubuna uymaması beklentilerin altında kalınması sonucunu doğurdu.

Galatasaray, Terim döneminde 2011-12 sezonunda yüksek tempo ve prese dayalı bir oyun ortaya koyarken, 2012-13 döneminde Burak, Hamit ve özellikle Sneijder&Drogba transferlerinden sonra daha az baskı kuran ve daha çok topa sahip olan bir takıma dönüşmek durumunda kaldı. Bu durum aslında takımın genel itibariyle pozisyon üretmekte zorlanmasını beraberinde getirirken oyuncuların üstün kalitesi sayesinde sorunlar görünmez kılındı.

2013-14 sezonuna başlarken belki teşhis doğru konulmuştu ama kadroya yeterli müdahale yapılamamıştı. Böylelikle Mancini döneminde, Galatasaray’ın özellikle deplasmanlarda 2012-13 sezonundan devraldığı pozisyon üretememe sıkıntısının giderek arttığını gördük. Oyun sıkıştığında açamayan Galatasaray, bir yandan da savunmasına baskı yapıldığında geriden top çıkarmakta zorlanıyordu. Kısacası, takım top çıkarmak için savunmada aklıyla oynayan Ujfalusi gibi bir savunma komutanına ihtiyaç duyuyordu. Bunun da ötesinde, daha da önemli bir sıkıntı olarak orta sahada takımı ileriye taşıyacak oyuncu sıkıntısı çekildi sezon boyunca. Selçuk’un formsuz bir yıl geçirmesinin yanında, ilk geldiği sezon çok eleştirilen Hamit’in sakatlığının etkisi beklenenden fazla oldu. Hamit her ne kadar çok top kaybetse ve kimi zaman takımın el freni gibi görünse de top saklıyor, takımın hücuma yerleşmesini sağlıyor, faul alıyordu. Bunu bu sezon Yekta bazı maçlarda bir nebze yapmayı başarsa da genel itibariyle bu rolü üstlenen kimse kalmadı.

Geçtiğimiz sezon Galatasaray’ın en iyi oynadığı maçlarda hep oyunu genişletmeyi başardığını, oyunu rakip sahaya yıktıktan sonra süratle oyunun yönünü değiştirerek rakip savunmaları zor durumda bıraktığını görüyoruz. Bu tür maçlarda Türkiye’de muhtemelen en yüksek oyun zekasına sahip olan futbolcu olan Sneijder ile tek başına takımı ileriye iten Melo’nun öne çıkması sürpriz değildi.

Sezonun sonuna doğru ise Drogba’nın sakatlığında Mancini tek santrfor Burak, arkasında Sneijder dışında takımın geri kalanını defansif isimlerden oluştuğu düşük tempoda oynayan ve öncelikle alanı iyi kapatarak pozisyon vermemeyi deneyen bir anlayış benimsedi ve son 5 maçını kazanarak istediğini de aldı. Sanırım gelecek sezon Mancini takımı bu anlayış üzerine inşa edecek.

  1. Selçuk İnan

“Selçuk İnan’ın 2011-12 sezonu başında Fenerbahçe yerine Galatasaray’ı tercih etmesi ligin kaderini değiştirdi.” Bunu söyleyen ilk kişi ben değilim ve muhtemelen bundan yıllar sonra da haklı olarak tekrar edilecek. Selçuk, gelir gelmez ilk sezonunda hem kalitesi hem de liderlik vasıflarıyla takımı sırtına aldı götürdü. Bir yandan takımın en çok koşan askerlerinin başında gelirken, bir yandan da takımın generali olarak “beyin” görevini yaptı. Aynı performans ikinci yıl da devam etti. Üstelik, Sneijder&Drogba transferlerinden sonra çoğu zaman sol kanat-sol iç gibi alışık olmadığı bir mevkide görev aldı.

Selçuk, bu takımın saha içinde de saha dışında da gerçek lideri. Üstelik bu liderliği kimse kendisine altın tepside sunmadı. Performansıyla takımın aynı anda hem en teknik hem de en mücadeleci ismi olduğu için büyük bir saygı kazanarak liderliğini kabul ettirdi. Geçtiğimiz sezon yaşadığı düşüşün nedenlerini çok derin irdelemeyeceğim ama takımı doğrudan etkileyen bu süreç en çok kendisini yıprattığını ve en çok kendisine kızdığını düşünüyorum. Son Fenerbahçe maçındaki duygusal patlamasını (yeri gelmişken o dönem sergilenene başarılı kriz yönetiminin altı çizilmeli) da buna bağlıyorum.

Umuyorum ki imzaladığı yeni sözleşme yeniden 2011-12 sezonu başındaki gibi bir sayfayı açmış olsun. 2013 şampiyonluğunu getiren Sivas maçında gördüğü zirveden sonra bir yıl boyunca frikik golü atamayıp, sondan bir önceki maçta Trabzon’da müthiş bir frikik golüyle dönmesi bir yıllık kabus dönemini kapatmış olsun. Sevdiğimiz bir şarkıcı/ grubun tek seferlik kötü albüm yapma hakkı olduğu gibi Galatasaray taraftarı da unutacaktır.



  1. Büyük maçları kazanma becerisi ve büyük maçların adamı Sneijder

Mancini, bu sezon Galatasaray’ın başında çıktığı beş derbiden dördünü ve Türkiye Kupası finalini; ikincilik için kazanması şart olan ligin son dört maçını kazandı. Şampiyonlar Ligi’nde esas rakibi Juventus’tan sürpriz bir şekilde 4 puan alarak gruptan çıktı. Bütün bunları alt alta koyduğumuzda takımın iyi bir şekilde konsantre olduğu hedef maçları kazanma becerisi göstermesinin geçtiğimiz sezonun en büyük başarısı olduğunu söyleyebiliriz. Elbette, bu maçlarda takımın çok az pozisyon verdiğini, daha derli toplu oynadığını, kontrollü bir anlayış benimsediğini de söylemek lazım. Fakat bu maçları kazanmak için çoğu zaman bir süper yıldıza ihtiyaç duyulur ki o da geçtiğimiz sezon her ihtiyaç duyulduğunda sahneye çıktı: Wesley Sneijder.

Sneijder’ın çok özel bir oyuncu olduğunu tekrar etmeye, onun özelliklerini tek tek saymaya gerek yok. Burada madem sezonu analiz ediyoruz, yapmamız gereken onun özelikle Mancini’nin gelişinden sonra performansındaki artış. Burada, çoğu yerde değinildiği gibi Terim’in Sneijder’ı “istememiş” olmasından ziyade, Sneijder’ın 2012-13 sezonunun ilk yarısında neredeyse hiç forma şansı bulmadan Galatasaray’a gelmesi ve kadronun ondan verim alacak şekilde tanzim edilmemiş olmasının ana etken olduğunu düşünüyorum.      

Sneijder, üst düzey yetenekleri olan bir sistem oyuncusu. Halihazırda dünyada en üst seviyedeki her takımda oynayabilecek bir adam ve Galatasaray’da onu izlediğimiz her maç büyük bir şans. Onun kendini gösterebilmesi için iyi işleyen bir sistem yeterli, çünkü onun en büyük özelliği hem kendisi hem de arkadaşları için en uygun pozisyonları bulmaya odaklı üstün bir saha içi görüşüne sahip olması. Attığı golleri tekrar izleyince, kendini nasıl boşa çıkardığını, doğru zamanda doğru yerde bulunmayı nasıl becerdiğini net biçimde görmek mümkün.

Galatasaray adına gelecek sezondan ümitli olmamı sağlayan birinci unsur yüksek konsantrasyon gerektiren maçlarda (Chelsea rövanşı hariç) gerekenin yapılmasıydı. Önümüzdeki yıl bunu başarmak için sadece Sneijder yetmeyecek ama öncelikle ona ihtiyaç duyulacak. Umarım Dünya Kupası’nda da bu sezonu taçlandırır ve yine umarım bu performansı sonrası onu Galatasaray’dan koparacak kadar cazip teklifler almaz.   

  1. Mancini neden kalmalı?

Galatasaray’ın, 2013-14 sezonunda, kağıt üzerinde doğrudan Şampiyonlar Ligi gruplar bileti getiren lig tarihinin en kıymetli ikinciliği, 9 yıl sonra gelen Türkiye Kupası şampiyonluğu ve Juventus gibi bir devi geride bırakarak gelen ve esasen gruptan çıkma alışkanlığının yerleşmesi bakımından fevkalade önemli bir Şampiyonlar Ligi performansıyla başarılı olduğunu söylemek mümkün. Fakat Galatasaray taraftarının genelinde, ciddi bir tatminsizlik ve güvensizlik mevcut olduğu da bir gerçek. Geçtiğimiz sezon, ezeli rakibinin son yıllarda en rahat elde edilen şampiyonluğa yürüdüğünü görmek yeterince ciddi bir travma olsa da, esas sorun takımın Mancini döneminde istikrarlı bir oyun ve kadro iskeleti oturtamaması ve çoğu maçta isteksiz, bitkin ve ışık vermeyen bir görüntü çizmesi oldu.

Yeni sezona başlarken Mancini bu tabloyu değiştirme yönünde ne vaat ediyor, buna bakmak lazım. Takımın kadro kimyası hala bozuk olsa da tek başına maç alabilecek kaliteli ayakları mevcut. Bunun ötesinde sezon sonunda, iyi kötü bir kadro istikrarı yakalanan “1-0 olsun bizim olsun” döneminden hareketle gelecek sezona ait öngörüler sunmak mümkün.

Mancini, İtalya ve İngiltere liglerinde şampiyonluk yaşamış ve hala dünyanın en elit 15-20 hocası arasında sayılan bir isim. Az önce bahsettiğim dönemde savunma güvenliğine ve alan paylaşımına öncelik veren daha düşük tempoda oynayarak sonuç alan bir takım düşüncesinin Mancini’nin gelecek sezonki planlarının temelini oluşturacağını düşünüyorum. Bu anlayışın iyice oturması için Mancini’nin kendi sistemini anlatmak ve benimsetmek için bol bol zamana sahip olacağı sezon başı kampının büyük bir şans olacağına inanıyorum. Bunun yanında lider bir stoper ve oyun sıkıştığında tempoyu arttırabilecek patlayıcı özellikte bir oyuncu (ki bu sezon bunu Bruma’nın yapabilir) olmazsa olmaz.

Mancini yeni sezonda hem ligi hem de elindeki kadroyu daha iyi tanıdığı için çılgın denemelere gitmeyecektir. Fakat bu sezonun son maçlarında gördüğümüz sağ beki Semih, sol beki Sabri olan formasyonları hiç görmeyeceğimiz anlamına da gelmiyor. Belki biraz daha sıkıcı ama sonuca giden bir takım izleyeceğiz gibime geliyor. Bir benzetme yaparsak belki Lucescu değil de bir Daum takımı olacak sahada (Bu analojiyi sağ ayaklı sol bek Ümit Özat üzerinden yapmadığım bilinsinJ).

Daum’u beğenmeyenler beğenenlerden çoğunluktadır muhtemelen ama Bursa’yı saymazsak Türkiye’deki 6 sezonundan 3’ünü şampiyon olarak bitiren, ikisini de son saniyede kaçıran bu ligin kurdu olmuş bir insan var karşımızda. Galatasaray için bu çerçevede az pozisyon veren, gümbür gümbür oynamayan ama sonuç alabilen, Daum’un Alex’ine benzer kilit açıcı bir Sneijder’e sahip bir takım aklımdaki. Mancini’nin kendini elit antrenörler arasına sokan Daum’dan üstün vasıfları da ligde ve şampiyonlar liginde bu takımın artıları olacak.      

Bütün bu senaryoda beni en çok korkutan ve emin olamadığım şey ise Mancini’nin bunun için ne kadar hırslı ve istekli olduğu. Türkiye’den şampiyon olmadan gitmem diyecek, oyunculuk kariyerinden alıştığımız hırsını yansıtan bir Mancini, doğru şablonu da bulacaktır.

  1. Yeni sezon planlaması

Gelecek sezon Galatasaray’ın kadrosu her şeyden önce daha kompakt oynayabilecek, takım kimyasındaki problemler giderilmiş ve yerli oyuncuların ortalama kalitesi yükselmiş ve derinliği artmış bir yapıda olmalı. Özellikle 5+3 kuralı sahadaki yerli oyuncuların kalitesinin belli bir seviye üzerinde olmasını zorunlu kılıyor.

En başta Olcan Adın,  amiyane tabirle üçe beşe bakılmadan alınmalı. Anlaşılan Trabzonspor 5 milyon € gibi bir rakama razı olacak. Salih Dursun’un bonservisine 2,75 milyon € verdiğin yerde, 5+3 kuralını düşününce, hele ezeli rakibine (Beşiktaş) kaptırma ihtimali söz konusuyken bu transfer gereklilikten öte zorunluluk.
Olcan yanında konuşulan isimlerden Tarık Çamdal bana göre büyük gelecek vaat ediyor. Mevlüt Erdinç de yabancı forvet zorunluluğunu ortadan kaldıracak ve kontenjanın esas oyuncu kıtlığı çekilen bölgelere kaydırılmasını kolaylaştıracak. Turgut Doğan Şahin ve İshak Doğan’ın Galatasaray’a katkı sağlayacaklarından şüphem var. Altyapıda kaptırılan oyuncuları para verip geri almak insan ağır geliyor ama yabancı kontenjanının kullanımına göre, pahalı olmayacaksa Uğur Demirok da düşünülebilir. Bence daha genç ama sakatlık vs. nedenlerle beklenen patlamayı yapamamış Sefa Yılmaz, Muhammet Demir ve uzun süredir konuşulan ama düşüşe geçen Serdar Aziz (sanırım Şenol Güneş onu bırakmaz ve performansını milli takım düzeyine yükseltir) gibi isimlere yönelmek isabetli olacaktır.

Ünal Aysal, pahalı transfer, “çilek transferi” yapmayacaklarını söylüyor. Esasen, taraftarın beklentisi basit, ihtiyaca yönelik transfer yapılması. Yeni sezonun ideal 11'ini yazdığımızda doğrudan oynaması beklenen Muslera-Melo-Sneijder üçlüsünün yanına iki yabancı daha eklenecek. Bunlardan biri alınacak stoper olursa kontenjanın son formasını muhtemelen Telles alacak. Bu durumda hücum hattını kuvvetlendirip çeşitlendirecek isimlere yönelmek önem taşıyor.    

Son olarak, fiziksel durumundan emin olamasam da, mental açıdan olgunlaşmış ve takımın kadro ve taktik yapısı içinde parlamaya müsait Bruma’nın bu yıl önemli bir çıkış yakalayacağına ve takıma önemli puanlar kazandıracağına inanıyorum.

Gelecek sezon için bir takım tertibi projeksiyonu yaparsam, Şmpiyonlar Ligi’nde sahaya çıkacak şöyle bir 11 hayal ediyorum. (Stopere halihazırda konuşulan isimlerden Astori’yi yakıştırdım)

Muslera- Tarık*, Semih, Astori*, Telles- Melo, Selçuk- Bruma, Sneijder, Olcan*- Burak
(Chedjou kalmalı ve Mevlüt alınamazsa yabancı bir forvet alınmalı)






6 Eylül 2013 Cuma

İstanbul 2020 için sonuna kadar evet! (Bölüm 2)


                                  Fotoğraf: 2020 Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları'na ev sahipliği yapacak şehrin açıklanmasına son üç gün kaldı!

Only three days left to select the candidate city to host the 2020 Olympic and Paralympic Games!

2020 Olimpik ve Paralimpik Oyunları’nın İstanbul’da yapılmasını istiyoruz. Yapılan kamuoyu anketlerinde diğer aday kentlere nazaran halk desteğinin en yoğun olduğu kentin İstanbul olduğu görülüyor. Tüm söylemlerde “İstanbul olimpiyatı hak ediyor” vurgusunu yapıyoruz. Bunun 5. adaylığımız olduğunun altını çizerek ne kadar arzulu olduğumuzu ortaya koyuyoruz. 2020 Olimpiyatları İstanbul’a verilirse, tarihte ilk defa oyunların aynı anda iki kıta üzerinde düzenlenmesi mümkün olacak. İlk defa nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir şehir, olimpiyatla tanışacak. Görkemli tarihi, eşsiz coğrafi konumu ve güzelliği ile kıtaların birleştiği yerde, “Bridge Together” sloganıyla köprüler kurulacak.

Bütün bunların hepsi doğru ancak derinleştirilmezse, içi doldurulmazsa reklam sloganı olarak kalmaya mahkum söylemler. Yanıtlanması gereken sorular var: Olimpiyatı neden istiyoruz? Spor kültürümüz olimpiyat düzenlemeye uygun mu? Olimpiyatlar İstanbul’a ne katacak? Daha da önemlisi İstanbul, olimpiyatlara ne katacak?

Halk desteğinin bu denli yüksek olmasını Türk insanının neredeyse genetik kodlarına yerleşmiş “milli gurur” kavramı ile açıklamak ve “neden yapamayalım, en güzelini yaparız” cümlesindeki hissiyatla açıklamak mümkün. Bu söylemi ve hissiyatı elitist bir tavırla tepeden bakarak, “bizim halkımız olimpiyattan ne anlar ki” tavrıyla eleştirenler var ki onlara söyleyecek söz bulamıyorum. Zira bu isteklilik ve heyecan, Türkiye’de yapılan ve hemen hemen hepsi büyük bir başarıyla gerçekleştirilen büyük çaplı organizasyonlardaki başarımızın temelinde yatan en önemli unsur.

Olimpiyatlar İstanbul'a ne katar?

Oyunların İstanbul’a ne kazandıracağı ve sonraki kuşaklara nasıl bir miras bırakacağı da en çok üzerinde durulması gereken konulardan biri. Bu noktada, kanaatimce muazzam bir başarı öyküsü olan 2012 Londra Olimpiyatları’na dair bir referansa başvurmak ufuk açıcı olacak. Değerli dostum Çetin Cem Yılmaz’ın Britanya Spor Bakanı Hugh Robertson ile yaptığı ve http://www.yazihaneden.com/2013/09/olimpiyatlar-ve-spor-mirasi/ sitesinden okuyabileceğiniz röportajından bir alıntı yapayım:

Londra için 2012 nasıl bir miras bıraktı?

Beş temel mirastan söz edebiliriz. Ekonomik boyutu var: Ülkenize gelen iş ortaklıkları, ekstra turist sayıları gibi. Yenileme boyutu var: İstanbul’da da şehrin belli taraflarını yenileme çalışmalarınız var. Belediye başkanı bana altyapının yapılmakta olduğunu ve yapıldığını söyledi. Bizde de Stratford bölgesini yenileme durumu vardı, burası şu anda Londra’nın son 100 yıldaki en geniş şehir parkı konumunda. Üçüncü olarak, sosyal etkisinden bahsedebiliriz: Oyunları işletmek için 70,000 gönüllüyle çalıştık. Bu gönüllüler bir arada kaldılar ve ileriki etkinliklerde de gönüllü olarak çalışacaklar. Bu insanları ve toplumu başka hiçbir şeyin yapamadığı şekilde bir araya getirdi. Dördüncü konu, spor boyutu. 2012’den sonra Britanya’ya gelecek spor etkinliklerine bakacak olursanız, Olimpiyatlar olmadan bunlar gerçekleşemezdi. İnsanlar bunu yapabildiğinizi görüyorlar, tesislerinize bakıyorlar ve ülkenize gelme konusunda cesaretleniyorlar. Ve son olarak, engelliler üzerindeki etkisi var. Paralimpik Oyunları düzenledikten sonra İstanbul’da kimse engelli insanlara eskisi gibi bakmayacak. Londra’daki insanlar, metroda engellilerle karşılaştıklarında konuşuyorlar, onlara eskisinden tamamen farklı bir şekilde bakıyorlar. Ve elbette Paralimpik Oyunların düzenlenmesi için harcanan para da tüm toplu taşımayı engelli insanların kullanımına çok daha açık hale getirdi.”

Burada bahsedilen beş unsurun her birinin İstanbul için de geçerli olacağını düşünüyorum ve bu düşünce dahi bana heyecan veriyor. Tabii burada en önemlisi Paralimpik Oyunların engellilerin şehirde sosyal hayata aktif biçimde katılmaları ve engellilere yönelik algıların değişmesi yönünde yapacağı katkı. İstanbul’da bu konuda büyük bir sıkıntı olduğu, asla “engelli dostu” bir şehir sayılamayacağı aşikar. Paralimpik Oyunlar bir yandan şehir hayatına yapacağı bu katkıyla, diğer yandan engelli gençlerimizin spor yapmaya teşvik edilmeleri açısından birçok şeyi geri döndürülemez biçimde değiştirecek güce sahip.

Diğer yandan, uluslararası sistemde devlet dışı aktörlerin konumlarının giderek güçlendiği, dış politikanın kapalı kapılarının açılarak kamuoyunun eğilimlerinin dikkate alınmasının kaçınılmaz hale geldiği bir dönemde, ülkelerin kendilerini güçlü kılan klasik unsurların yanında “yumuşak güçlerini” de arttırma çabasında olduğu bir dönemi yaşıyoruz. 2012 Londra Olimpiyatları’nın sadece açılış ve kapanış törenlerinin dahi Britanya’nın yumuşak gücüne yaptığı katkıyı yadsımak mümkün görünmüyor. Aynı etkiyi, hatta belki daha fazlasını İstanbul için beklemek, hayalci bir yaklaşım olmayacaktır. 

                                     Fotoğraf: 2020 Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları'na ev sahipliği yapacak şehrin açıklanmasına son beş gün kaldı!

Only five days left to select the candidate city to host the 2020 Olympic and Paralympic Games!


Spor kültürü

İstanbul 2020 Adaylık Komitesi Başkanı Hasan Arat, 5 Eylül tarihinde Buenos Aires’te gerçekleştirdiği basın toplantısında bir sürprizle ortaya çıkarak 25 yaşın altındaki 50 spor elçisi genci dünya kamuoyuna tanıttı ve İstanbul’un adaylığının esas unsurunun ne politik destek ne de ekonomik hedefler olduğunu, İstanbul 2020’nin en büyük kozunun bu emaneti sırtında taşıyacak genç nüfus olacağını vurguladı.

Nüfusunun yarısının 25 yaşın altında olduğu ve nüfusu istikrarlı biçimde artmakta olan Türkiye’de, genç nüfusun arzettiği bu potansiyelin, hangi alanda olursa olsun, en iyi biçimde değerlendirilmesi ülkemizin geleceği için de kilit rol oynayacak. Hal böyleyken, İstanbul’un ve Türkiye’nin esas kozunun bu genç nüfus olarak değerlendirilmesi şaşırtıcı değil. Ancak, bugüne kadar sözkonusu potansiyelin nasıl heba edildiği göz önüne alındığında, umutlu olmanın güçleştiği de bir gerçek.

Türkiye’de birçok alanda olduğu gibi sporda da uzun vadeli planlar yapılarak, net bir stratejiyle zaman içinde sonuç almaktan ziyade, motivasyon ve heyecan gibi unsurları ön plana alarak günlük başarıların hedeflendiğini kabul etmek gerek. Bu yüzden birçok başarılı sporcuyu bir yerde “sistem hatası” olarak tanımlamak mümkün. Her ne pahasına olursa olsun “kazanma” odaklı bir spor kültürünün hakim olmasının birçok ilave soruna yol açtığına da sıkça şahit oluyoruz.

2012 Londra Olimpiyatları’nın ilk günlerini hatırlayalım isterseniz. Madalya beklediğimiz haltercilerimiz, güreşçilerimiz, boksörlerimiz beklentilerin altında kaldıkları müsabakaların ardından, kendilerine uzatılan mikrofonlara son derece stresli olduklarını gizleyemeyerek, neredeyse utanç içinde “kamuoyunda özür dileme” çabasına giriştiği sahneleri göz önüne getirelim. Sonra son dönemde utanç verici boyutlara ulaşan ve İstanbul’un adaylığında en büyük dezavantajlardan birini oluşturan doping vakalarını da bu minvalde değerlendirmek mümkün. İki büyük futbol takımının “şike” nedeniyle Avrupa Kupaları’ndan men edilmeleri, yaş küçültme skandalları, spor sahalarında yaşanan şiddet vb. tüm unsurların yolu spor kültürümüzdeki temel sakatlığa çıkıyor. Kazanma odaklı olmaktan öte, “ne pahasına olursa olsun kazanma” odaklı bir anlayış hakim durumda maalesef.  

İşte olimpiyatlar tam da bu noktada Türkiye’nin spor politikasını A’dan Z’ye değiştirmesi için eşsiz bir fırsat niteliğinde olacak. Bu noktada da henüz bu çarkın içinde kirlenmemiş genç sporculara eğilmek tek gerçekçi seçenek olarak öne çıkıyor.

Spor kültürüne getirilen bir diğer haklı eleştiri de futbol hatta daha da özelinde 3 büyükler odaklı bir anlayışın hakim olması. Bunu sadece basını ele alarak dahi kavramak mümkün. Gerçekten de Türkiye’de yayınlanan spor gazeteleri ile örneğin L’Equipe gazetesi karşılaştırıldığında kahrolmamak elde değil. Bunun ötesinde, yaşanan en büyük hayal kırıklığı elbette bu yıl ülkemizde düzenlenen 20 Yaş Altı Dünya Kupası’nda tarihin en az seyirci ortalamalarını yakalamamız oldu. Turnuva sonrasında doğal olarak “madem sadece futbol odaklıydık, bu maçlara neden kimse gelmedi” serzenişleri yükseldi.

Tam da bu noktada, belki fazla iyimser gelebilir ama tablonun o kadar karanlık olduğunu düşünmüyorum. Futbol seyircimizin genel profili, ülkenin hakim spor kültürünü yansıtıyor, doğru. Rakibe saygı duymayan, ne pahasına olursa olsun kazanma odaklı, şiddet eğilimli lümpen bir kültür. Tam da bu yüzden U20 Dünya Kupası’nda tribünler boş kaldı muhtemelen. Fakat Türkiye’de düzenlenen büyük organizasyonlarda,İstanbul’da veya başka bir şehirde Akdeniz Oyunları’ndan Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’na; Erzurum Universiade’dan Dünya Basketbol Şampiyonası’na karşılaşmaların tamamen dolduğunu, Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nda  sokakların taştığını görüyoruz. Türkiye’de geniş kitleler tarafından “zengin sporu” olarak aşağılanan, Grand Slam’lerde mücadele edecek bir sporcuya hasret olduğumuz teniste dahi, İstanbul’da düzenlenen WTA turnuvasının biletleri iki yıldır günler öncesinden tükeniyor. Bu yüzden ben Justin Gatlin’i veya Sally Pearson’ı izlemek için Ataköy’e koşan, Serena Williams’tan imzalı bir tenis topu almak için birbiriyle yarışan çocuklara bakıp umutlanmayı tercih ediyorum.  


Son tahlilde, spor kültürümüzün, olimpiyat düzenlemek için yeterli düzeye sahip olmadığını öne sürerek İstanbul’un adaylığına karşı çıkmak;  AB standartlarının çok gerisinde olduğumuzun ön kabulüyle, “Bu halimizle bizi almazlar, o yüzden kendi içimizde standartlarımızı yükseltelim, sonra başvururuz” demeye benziyor. Halbuki, tıpkı AB müzakere sürecinin Türkiye’deki demokratikleşme reformlarına ciddi ölçüde katkısı olduğu gibi, olimpiyatlar da ülkemizdeki spor kültürünün gelişmesini ve bambaşka bir noktaya gelmesini sağlayacak.



                                      Fotoğraf: Bosphorus Zone - Bosphorus Stadium

Olymp-ist

“İstanbul olimpiyatları hak ediyor” sonuna kadar hemfikir olduğum bir slogan olmakla birlikte, “Olimpiyat İstanbul’a yakışacak” sloganını tercih ediyorum. İstanbul, binlerce yıllık tarihiyle; farklı uygarlıkların, imparatorlukların başkenti olarak insanlığın sahip olduğu en değerli kültürel miraslardan biri konumunda, dünyanın en müstesna şehirlerinden biri.

Hiçbir hazırlık yapılmadan, amatör bir ruhla hazırlanılan 2000 adaylığından beri, İstanbul olimpiyatı istiyor. Halkın desteği, şehrin kararlılığı bu süreçten açık alınla çıkılacağı konusundaki ümitleri arttırıyor. İlk adaylık döneminde arabalara, camlara yapıştırılan afişte vurgulanan sloganda yazılı olan “Let’s meet where the continents meet” teması, artık kabak tadı verdiği düşünülse de esasında “Bridge Together” sloganına dönüşmüş haliyle, hala İstanbul’un en büyük kozu.  Olimpizm ruhunu simgeleyen, farklı kıtaların, farklı kültürlerin, farklı renklerin buluştuğu ve 5 farklı halkadan oluşan bayrağın dalgalanması için İstanbul’dan daha uygun bir şehrin bulunmasının kolay olmadığını düşünüyorum.

Siyasi bir argüman olarak görünse de ilk kez Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bir ülkede olimpiyat düzenlenmesi düşüncesinin de kaydadeğer bir husus olduğu kanısındayım. Türkiye, bulunduğu coğrafyada laik bir demokrasi olarak bir cazibe merkezi ve birçok ülke için bir ilham kaynağı konumunda. Türkiye’nin ve İstanbul’un bu müstesna konumunun, insanlığın ortak değeri olan olimpizm ruhuyla taçlandırılmasının, bu bölgeden tüm dünyaya yayılacak olumlu siyasi ve toplumsal yansımalarının olacağını kabul etmek gerekiyor.   

İstanbul’un birçok avantajı ve eksiği olduğu gibi rakiplerinin de birçok avantajı ve eksiği var. Bu noktada, kampanya sürecinde İstanbul 2020 Adaylık Komitesi başta olmak üzere, süreçte rol oynayan herkesi, özverili çabalarının yanında olimpizm ruhuna uygun tavırları için takdir etmek gerekiyor. Tokyo Belediye Başkanı’nın buram buram İslamofobi kokan açıklamaları veya Madrid’in “Latin Amerika oyları çantada keklik, 50’den fazla oyumuz var, ilk turda işi bitiririz” ekseninde oyları manipüle etmeye yönelik basın oyunlarının benzerini bizim komitede görmedik. Rakipleri kötülemeden, İstanbul’un artılarını öne çıkarmaya çalıştılar. Eksikler karşısında kafayı kuma gömmeden, bunlarla yüzleşecek ve bunları düzeltecek iradaye sahip olduklarını gösterdiler. IOC içinde birçok farklı denge sözkonusu olduğundan sonucu kestirmek zor ama hayallerimiz başka bahara kalacak olsa bile İstanbul’un bu adaylık serüveninin saygıyı hak ettiğine inanıyorum.

Bir İstanbul sevdalısı olarak, şehrimde olimpiyat düzenlenmesi benim çocukluk hayallerimden biri. Bu yüzden, konuya biraz fazla duygusal bakıyor olabilirim. Fakat bugün olimpiyatları kendimden çok o dönemdeki hayallerimi bugün kurmakta olan çocuklar için istiyorum.

Ben Türkiye’nin birçok farklı yerinde, 7 Eylül gecesi oylamayı izleyip İstanbul’un 2020 Olimpik ve Paralimpik Oyunları’nı almasının ardından heyecandan uyuyamayacak, 2020 yılında kendini o muhteşem açılış töreninde yürürken hayal edecek, bu uğurda çalışacak 12-13 yaşlarında okçular, yüzücüler, boksörler, bisikletçiler olduğunu biliyorum. Bu umuda tutunuyorum. Olimpiyatı en çok bunun için, bu çocukların tertemiz yüreklerinde filizlenecek heyecanla güçlenen omuzlarında yükselecek yeni bir spor kültürü için istiyorum. İnanıyorum… 

İstanbul 2020 için sonuna kadar evet! (1. bölüm)




7 Eylül 2013 tarihinde tüm gözler Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te olacak ve yapılacak oylamada 2020 Olimpik ve Paralimpik Oyunları’nı düzenleyen şehir belirlenecek. 2000 Olimpiyatları oylamasının 1993’te yapıldığını hatırlarsak, İstanbul için 20 yıllık rüyada hedefe en yakın olunan bu 5. adaylığında,  hayallerin gerçek olup olmayacağı belli olacak.

Oylamaya çok az bir süre kalmışken, İstanbul 2020 üzerinde birkaç kelam etmek istedim. Öncelikle lafı eğip bükmeden, net bir biçimde şunu ortaya koymak lazım. İstanbul’da olimpiyat düzenlenmesine karşı olmanın, hangi sebeple olursa olsun gayet meşru ve saygıyla dikkate alınması gereken bir duruş olduğunu, olimpiyat karşıtlığının asla “hainlik” olarak görülmemesi gerektiğini düşünüyorum. Hatta önceki adaylıkların kamuoyunda hiç tartışılmadığı düşünüldüğünde, bu farkındalığı ve ilgiyi olumlu buluyorum.

Olimpiyata karşı öne sürülen argümanlar özetle,  şehrin mevcut ulaşım ve çarpık kentleşme sıkıntısının olimpiyatlarla daha büyük bir keşmekeşe dönüşeceği, gerçekleştirilecek projeler için çok yüksek miktarlarda kamuya ait kaynağın harcanacağı ve bunun geri dönüşünün olmayacağı, Türkiye’de spor kültürünün olimpiyat için yeterli olmadığı ve kaynakların sporcu sayısını arttırmaya ve geniş kitlelerin spor yapmasına yönelik olarak kullanılması gerektiği, yapılacak tesislerden bazı kesimlerin haksız rant elde edeceği,  özellikle kentin kuzey bölgelerindeki ormanların tahrip edilmesiyle çevre katliamı yapılacağı görüşlerini kapsıyor.

Bütün bu görüşlerin hepsini tartışmaya değer bulmakla beraber, okuduklarımdan olimpiyat karşıtı fikirlerin genelde bir indirgemecilik eğilimine kapıldığını görüyorum. Bu indirgemecilik çeşitli tarzlarda olabiliyor. . Örneğin yapılması olimpiyatın alınmasına hiçbir şekilde bağlı olmayan Boğaz’a yapılacak 3. Köprü ve 3. Havalimanı’na karşı görüşler olimpiyat karşıtlığıyla birleştiriliyor. Kentsel dönüşüm projelerinde ortaya çıkan toplumsal sıkıntılar, TOKİ’nin eleştirilen bazı uygulamaları daha temeli bile ortada olmayan olimpiyat tesisleri için olumsuz bir önyargı aracı olarak ortaya sunuluyor.

Bunların ötesinde, herhangi bir konuda hükümete karşı bir duruşu olanlar, yalnızca İstanbul, olimpiyatları düzenleme hakkını mevcut hükümet döneminde elde edeceği için olimpiyat karşıtlığını, "muhaliflik" kimliğinin mütemmim cüzü olarak kabul ediyorlar. Böylelikle, Türkiye’de siyasi, ekonomik, sosyal birçok konuda olduğu gibi griler yok oluyor ve destekleyenler ile karşı olanlar keskin biçimde kendi aralarında kamplaşıyorlar. Halbuki unutmamak lazım; olimpiyat herhangi bir kişiye, kuruma, ideolojiye değil bir şehre/ülkeye ve oradaki tüm insanlara veriliyor. Olimpiyatlara, "hükümet bu başarıya sahip çıkıp prestij elde etmesin" diye karşı çıkmak, kimse kusura bakmasın bana biraz çocukça geliyor. 

Eğer İstanbul, olimpiyatları düzenleme hakkını elde ederse, bütün kaygıların giderilmesi için 2020’ye kadar atılacak her adımda kamuoyunun açık biçimde bilgilendirilmesi, açık ve demokratik bir tartışma ortamı içinde kent sakinlerinin görüşlerinin dikkate alınması ve bütün harcamaların şeffaf ve denetlenebilir olması şart. Bu konuda umutlu olmakta beis görmüyorum. Zira birçok farklı boyutu olmakla beraber, İstanbul halkının gerektiğinde kendi şehrine sahip çıkarak kuvvetli bir irade ortaya koyan bir halk olduğunu kanıtladığını ve bu demokratik olgunluğun, bazı kesimlerin düşündüğünün aksine, İstanbul için bir güvence ve hatta bir avantaj olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum.

Umutlu olmamın ikinci sebebi de olimpiyatların genel niteliği. Olimpiyatlar, insanlığın ortak bir değeri olarak, aracı kurum olarak bu değeri taşıyan bir yapı olarak nitelendirebileceğimiz IOC tarafından düzenleyen şehirlere tevdi edilen bir emanet. Dolayısıyla, olimpiyat düzenleyen şehirler bu değerin sahibi değil, emanetçisi ve işin esas sahibinin sürekli denetimi altında. Nasıl UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki herhangi bir yere en ufak bir çivi dahi çakmak mümkün değilse, olimpiyat oyunları hazırlık sürecinde de olimpizm ruhuna aykırı faaliyetlerde bulunmak mümkün değil. 

İşin ekonomik boyutuna gelince, bu İstanbul’un aynı anda en büyük avantajı ve en büyük handikabı olarak öne çıkıyor. 22 milyar Doları aşan bir yatırım taahhüdü çok etkileyici ve gerçekleştirilebilir olduğu halde, bir yandan da ulaşım ağı ve altyapı konusunda İstanbul’un rakiplerinin bir hayli gerisinde olduğunu ortaya koyuyor. Fakat burada herhangi bir hesap karışıklığını engellemek için dikkatli olmak gerek. Bu 22 milyar Doların sadece 3 milyar Dolarlık kısmı (ki tahmini rakam olup daha da azalabileceği öngörülüyor) münhasıran oyunlar için harcanacak. Geriye kalan 19 milyar Dolar zaten İstanbul’un mevcut master planında yer alan 3. havaalanı, 3. köprü ve yeni raylı sistem ağları gibi projelerin bedeli olarak hesaplanıyor. Bu projelerin maliyeti, şehir için gerekli olup olmadığı konusu olimpiyat tartışmalarının dışında ayrıca ele alınması gereken bir konu. Bu bağlamda, olimpiyatlar yüzünden torunlarımıza borçlu kalacağız söylemi gerçeği yansıtmıyor.


Çevreye ilişkin kaygılar vs. inşa edilecek tesisler

Olimpiyatların İstanbul’un dokusuna ciddi ölçüde zarar vereceğine, hatta şehrin “felaketine” sebep olacağı (Kent Hareketleri grubunun söylemi) yönünde eleştiriler sıkça dillendiriliyor. Kentsel dönüşüm konusu bugün küresel gündemde en can alıcı sosyolojik ve mimari tartışmaların odağındaki bir kavram. Şahsen kentsel dönüşüm projelerini gözü kapalı desteklemek ya da ilkesel olarak hepsine karşı durmak yerine, her projenin kendi içinde ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Her türlü kentsel dönüşüm projesine kategorik olarak karşı olan kesimler var elbette. Bu kesimlerce her ne kadar olimpiyatların bu süreci hızlandıracağı ve meşruiyet sağlayacağı iddia edilse de, gerek halihazırda uygulanmakta olan ve olimpiyatlarla hiçbir bağlantısı bulunmayan projelerin varlığı, gerek de “İstanbul 2020 master plan” uyarınca yapılması öngörülen tesislerin konumu, olimpiyat oyunlarını kentsel dönüşümün baş suçlusu ilan etmenin haksızlık olduğu gerçeğini değiştirmiyor gözümde.

Öte yandan, “İstanbul 2020 Master Plan” incelendiğinde ( www.istanbul2020.com.tr sitesinde detaylar bulunabilir) “çevre katliamı” boyutuna varan bazı eleştirilerin abartılı olduğunu fark etmek mümkün. Bu yüzden, kategorik olarak karşı pozisyon alıp, genellemeler yapmak yerine bölge bölge ele almak gerekirse:

-Boğaz bölgesi (Bosphorus zone)

Bu kısımda tartışmaların odağında yer alan Haydarpaşa Limanı ve çevresi yer alıyor. Olimpiyat sonrasında sökülecek olan (26) kodlu okçuluk tesisi ve (27) kodlu plaj voleybolu stadyumunun (bu bölgede ben de gerekli olmadığını düşünüyorum) dışında deniz üzerinde bulunacak (25) kodlu kürek tesisinin de herhangi bir zararı olmayacak. Anadolu Yakası’nda (28), (29) ve (34) numaralı; Avrupa Yakası’nda da (22) ve (23) numaralı tesislerin halihazırda aktif biçimde kullanıldığını, Avrupa yakasındaki  da düşündüğümüzde tartışmalar, açılış ve kapanış törenleri için inşa edilecek büyük stadyum özelinde yoğunlaşıyor.

Haydarpaşa Limanı’nın dönüşüm ihalesine, planına, ilerideki kullanım amacına karşı olmak başka şey; limanın bugünkü gibi kalmasını savunmak başka. Ben doğumumdan itibaren 24 yıl kesintisiz İstanbul’da yaşamış ve yüzlerce kez vapurla o bölgeden geçmiş biri olarak liman bölgesinin bugünkü gibi konteynerların yığılı olduğu bir bölge halinde kalmasının savunulabileceğini düşünemiyorum. Tarihi miras olarak hepimizin gözbebeği olan Haydarpaşa Garı’na dokunulması da düşünülmediğine göre halihazırda konteynerların yığılı olduğu alana dünyanın en güzel manzaralı stadyumunu yapmanın nasıl bir zararı olabilir. Kaldı ki olimpiyatlar sonrası bu stadyumun dünyanın en prestijli açıkhava konser salonlarından biri haline dönüşeceğini tahmin etmek için de kahin olmaya gerek yok. Bu durumda da Haydarpaşa’ya yapılacak olan stadyum, garı veya herhangi bir tarihi değeri ortadan kaldırmayacak, bilakis ayrı bir cazibe merkezi haline getirecek.

-Orman bölgesi (Forest zone)

Bu bölgede yapılacak tesisler için, İstanbul’un zaten nadir kalan ormanlık bölgelerinden birinin tahribata uğrayacağını üzülerek kabul etmek zorundayım. Fakat yine bu tahribat konusundaki eleştirilerin de abartılı olduğu bir gerçek.

Bu bölgede en çok eleştirdiğim proje (30) kodlu atış poligonu. Toplumun geneline faydası olmayan, başka bir bölgeye de yapılması düşünülebilecek bir tesis olduğu kanısındayım. Belgrad Ormanları (31) kodlu bisiklet parkı (dağ bisikleti vs. için) ve (32) kodlu kano için yapılacak tesisler maliyetleri az ve olimpiyat sonrası kullanılabilecek projeler. (33) kodlu TT Arena da halihazırda kullanılıyor zaten. Burada bir orman katliamından ziyade, ormanlık alanda yapılacak tesislerin doğaya en az zarar verecek şekilde tasarlanması, bu tesislerin etrafında herhangi bir ilave yapılaşmaya izin verilmemesi hususunun esasen gündemde tutulması gerektiğini düşünüyorum. Ormanlık alanda hiçbir tesis yapılmaması mümkün olabilir miydi bilemiyorum ama tüm adaylık projesini çöpe atmayı gerektirecek kadar büyük bir sıkıntı olmadığı açık.

-Olimpik şehir bölgesi (Olympic city zone)

Bu bölgedeki tesisler, başta Olimpiyat Köyü olmak üzere oyunların kalbini temsil edecek. Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nun 2001 yılında faaliyete geçmesinden bu yana hemen herkes tarafından yerin dibine batırıldığını, çoğu haklı sebeplerle (toplu ulaşım olmaması vs.) eleştirildiğini hepimiz biliyoruz. Bu bölgede inşa edilecek yeni tesislerle birlikte, Olimpiyat Köyü’nün de oyunlar sonrası toplu konut olarak kullanılacağını düşündüğümüzde, şu an şehrin sapa bir muhiti olan bölgenin bir cazibe merkezine dönüşeceğini tahmin etmek mümkün.

Burada da sapla samanı birbirinden ayırmak, bölgede mevcut gecekondu mahallelerine uygulanacak kentsel dönüşüm projeleri ve bölgenin değerlendirilmesinden mütevellit gerçekleştirilecek yeni inşaatlar hususunda kimsenin haksız yere mağdur edilmemesini ve yine kimsenin haksız rant elde etmemesini sağlamak için gerekli mücadeleyi vermekle, yapılacak tesislere karşı durup, Olimpiyat Stadı eleştirisini bir stres topu gibi her fırsatta tekrarlamaya devam etmek, “dağın başına stad yapıldı, yolu bile yok” söylemini yıllarca sürdürmek başka şeyler. Kısacası, yapılacak olan o tesislerde yetişecek sporcuları hiç hesaba katmasak dahi, o bölgenin ihya olması ve bu sürecin en uygun biçimde yürütülmesi için olimpiyat çok önemli bir fırsat olacak.

Olimpiyat köyü ve civarındaki tesislerin yanı sıra bu bölgede Esenler civarında inşa edilecek binicilik sahası, basketbol salonu ve golf sahası master plan’da yer alıyor.

Olimpiyat adaylığına karşı çıkanların özellikle Atina ve Pekin örneklerinden yola çıkarak, oyunlar sonrası tesislerin atıl kalarak “beyaz fil” haline geleceği yönündeki endişelerinin de bu aşamada gündeme getirilmesini çok anlamlı bulmuyorum. Bu konu, ülkedeki spor kültürünün gelişimiyle ele alınması gereken bir tartışma olması bir yana, esasen olimpiyat oyunlarından bağımsız olarak bu görüş, nasıl olsa atıl kalacak diye hiç tesis yapmama düşüncesini de zımnen içinde barındırıyor.

-Kıyı bölgesi (coastal zone)

Atatürk Havalimanı’na yakınlığının getirdiği avantajla, master plan’daki en önemli bölgelerden birini kıyı bölgesi oluşturuyor. Bu bölgede, halihazırda mevcut (15),  (16) ve (17) kodlu Sinan Erdem Spor Salonu ve çevresindeki tesislerin zaten olimpiyat için tasarlandığını biliyoruz. (18) kodlu Ataköy Marina da yat yarışları için biçilmiş kaftan.

Kıyı bölgesinde esas tartışma mevcut (19) kodlu Abdi İpekçi Spor Salonu’nun yakınlarında, tarihi surların bulunduğu “Golden Gate” olarak belirtilen bölgede inşa edilecek, yol bisikleti ve yürüyüş yarışlarının yapılacağı (20) kodlu “Golden Gate Park” ve (21) kodlu “Golden Gate Marina” üzerinde kopuyor. Her iki tesisin de geçici nitelikte olması ve oyunlar sonrası kaldırılacak olmalarını bir yana bıraktığımızda, buradaki eleştirileri de anlamakta güçlük çektiğimi söylemeliyim.

Tarihi İstanbul surlarının korunmasıyla, hiçbir çalışma yapmayıp, olduğu gibi bırakılması kastediliyorsa bilemem. Fakat, en son örneğini Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nda gördüğümüz gibi, İstanbul’da yapılacak herhangi bir organizasyonda bilinen tarihi 2.700 yıla dayanan şehrin, bu derinliğini atlamak sahip olduğumuz bu engin mirasa ihanet olur gibi geliyor.  Şehir merkezinden kilometrelerce uzakta, bir uydu olimpiyat kentine sıkıştırılacak olimpiyatların İstanbul’da düzenlenmesinin hiçbir anlamı olmaz. Bu yüzden tarihi dokuya zarar vermeyecek biçimde, surların eşsiz atmosferinden faydalanma ve bu görsel ziyafeti tüm dünyayla paylaşma fikrini kesinlikle destekliyorum.  

Yazının ikinci kısmında da İstanbul’da olimpiyatın İstanbul’a, Türkiye’ye, insanımıza, spor kültürümüze ve bizatihi oyunların kendisine ve olimpizm ruhuna neler katacağını; olimpiyatların İstanbul’a ne kadar yakışacağını anlatmaya çalışacağım.


28 Ağustos 2013 Çarşamba

Fatih Terim Milli Takım'da: Tehlike anında camı kırınız


                                          



Fatih Terim, 3. kez Türkiye A Milli Futbol Takımı'nın başında. Ancak bu kez öncekilerden farklı olarak, dünyada fazla tercih edilmeyen, Türkiye'de de 1987'de kısa bir dönem Mustafa Denizli örneği dışında denenmemiş bir yapı içinde, aynı anda Galatasaray'ın da teknik direktörü olmayı sürdürecek.

Konu milli takım ve Fatih Terim olunca, üstelik böyle farklı bir model ortaya konmuşken, bu anlaşmanın Türk futbol kamuoyunun gündemine bomba gibi düşmesi doğal. Ne var ki, Türkiye'de siyasi, ekonomik, popüler kültürle ilgili tüm gündemlerde olduğu gibi, bu konu da fazla tartışılmadan, lig ve Avrupa Kupaları maçları, CAS Davası'ndan beklenen sonuç, transfer sezonunun son dönemi gibi sıcak haberlerin arkasında, belki bir sonraki kriz anına kadar nadasa bırakıldı. Tam da bu sebepten ötürü, konuyu daha geniş biçimde değerlendirebilmek için yazacağım şeyleri zihnimde kurmaya çalışırken, imzadan henüz 1 hafta dahi geçmemiş bile olsa,  bu yazı çoktan gecikmiş yaftası yemeye mahkum oldu.

Fatih Terim'in kişiliği, kariyeri ve görevde başarılı olma şansından TFF ve başındaki Yıldırım Demirören'in temsil ettiklerine; milli takımın son yıllardaki hızlı gerileyişinden Türk futbolunun yapısal bozukluklarına, Galatasaray ile TFF arasındaki gerilimden süreç içinde Galatasaray yönetiminin tutumuna kadar hepsi birbiriyle bağlantılı ancak çok farklı açılardan ele alınması gereken bir konuyla karşı karşıyayız. Bu yüzden görüşlerimi dört başlık halinde özetlemeye çalışmam en iyisi olacak. 

"Milli takım=Milli görev" denklemi?

Başlarken bazı noktaları net biçimde ortaya koymak gerektiğini düşünüyorum. Bugün küresel futbol endüstrisinin  rakamlarla ifade etmekte zorlanacağımız ekonomik büyüklüğü göz önüne alındığında ulusal takımların konumunu, milli takım=milli görev denkleminde yeniden değerlendirmek gerekiyor. 

Fatih Terim'in milli takımda görev yaptığı 2. döneminde en çok konuşulan husus aldığı maaştı. Bu konuda yapılan sayısız polemik karşısında, sesimi duyurabildiğim herkese dilimin döndüğü kadarıyla, futbol milli takımının bir kamu kuruluşu olmadığını, hocanın maaşının bizim vergilerimizle ödenmediğini, TFF'nin özerk bir kuruluş olduğunu, kendine ait gelir kaynakları ve sponsorlarının bulunduğunu, dolayısıyla herhangi bir holdingin CEO'sunun maaşı bizi ne kadar ilgilendiriyorsa, milli takım hocasının maaşının da o kadar ilgilendirdiğini anlatmaya çalışıyordum.   Bu tartışmada elbette hocanın her konuşmasında milli duyguları öne çıkarmasının da payı vardı. Nitekim Hiddink döneminde maaş konusu bu kadar yoğun tartışılmadı.

Oyunculara gelince, elbette milli takımda forma giymek için para alınmıyor, ancak özellikle uluslararası turnuvaların günümüz koşullarında bir futbolcu için en önemli vitrin olduğunu unutmamak lazım. Bugün bir oyuncu milli takımda başarılı olduğu sürece "piyasasını" arttırabiliyor, daha iyi takımlara transfer olma şansı artıyor. Dünya Kupaları, Avrupa Şampiyonaları, genç yaş gruplarının katıldığı turnuvalar bir nevi futbol endüstrisinin fuarları gibi işlev görüyor. Bunun ötesinde, Türkiye'de hangi spor dalında olursa olsun, milli duygular dendiğinde mangalda kül bırakmayan sporcularımızın, yarıştıkları diğer ülke sporcularının ortalamasının üzerinde prim ve ödül aldıklarını, "cip tartışması", canlı yayında "maddi-manevi" çağrıları gibi örneklerin başka diyarlarda dışında pek yaşanmadığını da vurgulamak gerek.

Bu bahsi bağlamak gerekirse, bugünün koşullarında milli takım teknik direktörlüğü vatani bir görev olarak telakki edilmek zorunda olunan bir makam değildir, dolayısıyla profesyonel bir teknik adam kendi kariyer planlamasının içinde bu teklifi gayet rahat reddedebilir ve bunun için hiç kimse tarafından yargılanmaması gerekir. "Aslolan Galatasaray, var olan milli takım" gibi söylemler içi boş popülizmdir.

Yeter Yıldırım Demirören yönetimindeki TFF ve Galatasaray

Türk futbolu maalesef uzun zamandır, belki de Hasan Doğan'ın vefatından beri çok kötü biçimde yönetiliyor. Bu sürecin içinde 3 Temmuz gibi büyük bir depremin yaşanması, belki tüm yapının yeniden ele alınıp temizlenmesi ve beyaz bir sayfa açılması için fırsat olabilecekken, daha önce de defalarca yazdığım gibi kısa vadeli ekonomik ve popülist kaygılarla günü kurtaralım düşüncesiyle Türk futbolunun karanlık günlere doğru hızla yol almasını beraberinde getirdi. Bu dönemde, Beşiktaş'ta arasında yıllar boyunca temizlenmesi güç bir enkaz bırakan Yıldırım Demirören, dönemi "idare etme" misyonuyla TFF'nin başına getirildi.

Yıldırım Demirören'in hakkını yemeyelim bir konuda çok başarılı oldu ve ülkenin tüm stadyumlarını kendisine karşı birleştirdi. Sadece İnönü'de söylenen "yeter Yıldırım Demirören" tezahüratı, Türkiye'nin her yerinde aynı coşkuyla söylenir oldu. Demirören'in "idare etme misyonu" esasında Fenerbahçe ve Beşiktaş'ı 3 Temmuz sürecinden en az  zararla kurtarma çabasıydı. Nitekim şike davasında verilen/verilmeyen cezalar bu çabanın açık göstergesiydi. Bu konuda henüz CAS kararı belli olmadan bir şey söylemek erken ama bu çabanın da uluslararası standartlara toslayacağı tahmin edilebilir.

Yıldırım Demirören'in bu gayretkeşliği ve bunu en azından görünürde gizleyebilecek kadar diplomatik davranma becerisinden uzak oluşu Galatasaray camiasının kendisiyle olan mesafesinin açılmasını beraberinde getirdi. Görevi boyunca 4 kupa kazanan Galatasaray'a karşı, sadece kupa seremonilerindeki tutumu dahi bu tepki dalgasını büyüttü. Son olarak yabancı sınırlaması konusunda yaşanan tartışma (ki burada Galatasaray yönetiminin harekete geçmekte geciktiği için hatalı olduğunu düşünüyorum) ipleri iyice gerdi. Tam da bu dönemde gelen Fatih Terim açılımı Galatasaraylı taraftarların genelinde büyük bir soru işareti yarattı. Hatta bunun işlerin yolunda gittiği Galatasaray'ın ilerleyişine ket vurmak için, TFF tarafından planlanan bir operasyon olduğu fikri bile Galatasaraylı taraftarlar arasında bir hayli rağbet gördü.

Bu verilerle düşünüldüğünde, Galatasaray yönetiminin Fatih Terim'in yolunu bu kadar rahat açması ve tabir caizse Yıldırım Demirören yönetimine bir can simidi uzatmasının Galatasaray camiasında bir nebze şaşkınlık ve burukluk yarattığı görülüyor. Hatırı sayılır bir çoğunluk, Ünal Aysal'ın, "hocamızı bırakmıyoruz" resti çekmesini tercih edebilirdi. Fakat, 3 gün süren Terim-Demirören-Aysal müzakere üçgeninde en kazançlı çıkan isim olduğunu düşündüğüm Ünal Aysal pragmatik bir karar verdi.

Ünal Aysal, Fatih Terim ve Galatasaray

Galatasaray son dönemlerin en kötü sezonunu yaşadıktan sonra gelen Ünal Aysal&Fatih Terim birlikteliği yerine başka bir formül olsaydı, 2 yıl içinde böyle bir dirilişin gerçekleşmesi ve tahmin edilenin ötesinde başarılar elde edilmesi mümkün olamazdı. Aysal ve Terim çok farklı hayat görüşlerine, liderlik tarzlarına ve metodlarına sahip gibi görünseler de ikisinin de ortak hedeflere kilitlenme becerisi Galatasaray'a özlediği günleri yaşatmalarını sağladı.

Galatasaray yönetimi içinde veya "derin Galatasaray"da Fatih Terim'i istemeyen, hatta çirkin biçimde arkasından kuyusunu kazmaya çalışan bir grup olduğu biliniyor. Ünal Aysal, kimseyi karşısına almadan hep doğru zamanda doğru müdahaleleri yapmayı bildi. Ne hocasını "yedirdi" ne de bu grupla çetin bir mücadeleye girişti. Bilakis yine pragmatik bir taktikle, hocanın üzerindeki baskıyı bir tür manivela olarak kullanmasını sağladı.

Fatih Terim, Galatasaray'a geldiği ilk dönemde çok ağır eleştirilerle (kent krosu vs. deniyordu) karşı karşıyaydı ve aslında tüm gücünü öfkesini bu eleştirilerden alıyor, basiretli davranmayı bilen Faruk Süren yönetiminin de desteğiyle elde ettiği her şeyi "savaşarak" alıyordu. Terim, 2. döneminde ise UEFA Kupası'nı almış, Milan gibi bir devi çalıştırmış bir konumda, Lucescu gibi takımı şampiyon yapan bir hocanın yerine getirilmesi dahi bayram gibi algılanan bir konjonktürde göreve gelmişti. O dönemde egosu artık kimseyle savaşmayı gerektirmeyecek kadar yükseklerdeydi. Bu yüzden yanlış kararlar aldı, hatalarını kabullenmek yerine ısrarcı oldu ve krizleri yönetemedi. Galatasaray'da 2. Terim döneminin başarısızlıkla kapanmasının temel sebebi buydu. Terim'in son dönemde bu kadar başarılı olmasını ise kendini yeniden uluslararası planda kabul ettirme yönündeki motivasyonunun Aysal yönetiminin Avrupa vizyonu ile birleşerek yarattığı sinerjinin yanı sıra, yine camia içinde kendini istemeyen odaklarla "savaşma" enerjisinin olumlu yöne kanalize edilmesine bağlayabiliriz. Tabii burada daha olgunlaşmış olmakla beraber, Fatih Terim'in en temel niteliklerinden biri olan özgüvenini güçlendirme yönünde çok zorlu bir sınama olan "Galatasaray'ı bu durumdan ancak ben kurtarırım" düşüncesinin de yattığını unutmamak lazım.

Terim, milli takım teklifini de muhtemelen aynı pencereden, "Türk futbolunu bu durumdan ancak ben kurtarırım" düşüncesiyle kabul etti. Ancak görüşme sürecinde, sezon sonunda Galatasaray'dan ayrılıp milli takımda devam etmesi teklifinin, kendisini istemeyen odakları rahatlatacağını da görüp  resti çekti ve "Galatasaray beni bırakmadan ben Galatasaray'ı bırakmam" diyerek topu Ünal Aysal'ın üzerine attı. Ünal Aysal da bu topu ustalıkla göğsünde yumuşattı ve milli takım için hocaya izni verdi. Burada şüphesiz TFF ile ilişkileri bir nebze olsun düzeltme arzusunun yanında, hocanın karşı karşıya kalacağı bu yeni "sınamanın", ona ayrı bir enerji vereceğini ve bunun Galatasaray'a olumlu yansıyacağını hesapladı. Poker tadında cereyan eden bu müzakerelerde, hamlesini ustalığını konuşturarak yaptı ve Fatih Terim'e Mayıs 2014'e kadar izin verdiklerini, TFF'ye bu modeli "teklif ettiklerini" ve Terim'le uzun yıllar çalışmak istediklerini ilan etti. Bu hamleyle zaten çaresiz durumdaki TFF'yi 4 yıllık sözleşme teklifinden vazgeçmek zorunda bırakıp, "patron benim" mesajı vermekle kalmadı, Terim'in geleceğiyle ilgili kararı da kendisinin vereceğini göstermiş oldu. Son durumda, Terim Mayıs 2014'te milli takımla devam etmek isterse, yaptığı açıklamaya ters düşerek Galatasaray'ı kendisi bırakmak durumunda olacak artık. Kısacası, Ünal Aysal, bağırıp çağırmadan, kimseyle polemiğe girmeden, tereyağından kıl çeker gibi süreci ustalıkla yönetmiş ve tüm tarafları kendi formülüne getirmiş oldu.

Tehlike anında camı kırınız

Milli takımın Dünya Kupası şansının mucizelere bağlı olduğunu kabul etmek gerek. Hatta Türkiye'nin o en kritik Romanya maçından da önce Macaristan, Romanya'yı deplasmanda yenerse diğer maçlar tamamen formalite için oynanacak. Durum böyle olduğu halde, Terim'le uzun vadeli bir planlama için de şartlar sağlanamamışken, neden böyle bir adım atıldığını sorgulamak lazım.

Buna benzer bir senaryo Terim'in milli takımın başına 2. kez geçtiği dönemde de yaşanmış. Fatih Hoca, 2006 DK elemelerinde Ersun Yanal'dan devraldığı takımla son 3 maçta 2'si deplasmanda kazanarak topladığı 7 puanla takımı play-off'a sokmuş, sonrasında da hatırlamak istemediğimiz İsviçre eşleşmesi yaşanmıştı (O maçı Türk futbolu için bir utanç vesilesi olarak gördüğümü burada zikretmeme gerek yok, ancak tüm sorumluluğun Terim'e yüklenmesini de büyük haksızlık olarak görüyorum). Şimdi yine benzer bir durumda, bu kez daha büyük bir mucize bekleniyor.

Yukarıda Türk futbolunun kötü yönetildiğinden söz etmiştim. Bunun en belirgin örneği maalesef milli takım yapılanmasında yaşanıyor. Eleme süreci bittiğinde bu konuda çok daha kapsamlı bir değerlendirme yazmak iyi olacak aslında. Bu değerlendirmede bolca özeleştiriye de yer vermem gerekiyor zira Hiddink hamlesini de Abdullah Avcı hamlesini de başarılı bulmuştum ama yanıldığım anlaşılıyor.

Bugün yapılan şey de Demirören yönetiminin durumu idare etme ve günü kurtarma amacıyla güçlü bir figürü kendilerinin önüne koyarak eleştirilerin etkisini hafifletme, olur da mucizevi bir başarı gelirse de buna ortak olma çabasından ibaret gibi görünüyor. İşler kötüye gittiğinde camı kırıp sarılabileceğiniz Terim veya Denizli formülü sadece birkaç kez işleyebilir. Milli takım yapılanmasında uzun soluklu stratejilere gidilmedikçe, 70 milyon yerine 3 milyon (Almanya) içinden yetişmiş oyuncuları kapma yarışı içinde bulunan Alman altyapısı almış oyuncuya Mesut Özil muamelesi yapıldıkça, alt yaş grubu hocalıklarına sıradaki eski büyük takım futbolcusu varsa emanetçi olarak getirildikçe, alt yaş grubu hocalığı Süper Lig'den gelen alelade bir teklif karşısında bile terk edilebilir görüldükçe çok kıymetli jenerasyonlar Dünya Kupası görmeden harcanmaya devam edecektir.

Fatih Terim, bugünkü görev tanımı içine başarılı olacaktır. Hatta 4 maçta 12 puan alabileceğine de yürekten inanıyorum. Fakat böyle bir yapılanma olabilir mi? Fatih Terim'in sözleşmesi Mayıs'a kadar, olur da takımı Dünya Kupası'na götürürse orada olacak mı belli değil. İmza attığı gün yardımcısı bile belli değil. Seçilen kişi Hamza Hamzaoğlu umut veren bir isim olsa da o da bir koltuğa iki karpuz sığdırmak zorunda olacak.

Görünen o ki, zaten zor olan Dünya Kupası şansı tamamen yitirildiğinde, "elimizden geleni yaptık ama olmadı" denilecek; Terim Galatasaray'da devam ederken yeni bir sayfa adına o an müsait olan bir hoca getirilecek
 ve bu kez Euro2016 için, bagajımızda bütün yapısal problemleri taşıyarak, umuda yolculuk başlayacak.

Özetle Fatih Terim'in bu koşullarda olabileceği kadar başarılı olacağına inanıyorum ama bunun Türk futboluna ne gibi bir katkısı olacağı konusunda ciddi şüphelerim var. Kolonları çürümekte olan bir binanın sıvasını yenilemeye çalışıyormuşuz gibi geliyor. Üstelik nüfusun yarısından fazlasının futbolla yatıp kalktığı bir ülkede, komplo teorilerinin, oyun dışı unsurların ve seviyesiz polemiklerin futbol üzerindeki konuşmaların ekserisini kapladığı bir ortamda, Terim'in aynı anda Galatasaray'ı da çalıştıracak olmasının da ciddi bir sabır ve sinir testi olacağı görünüyor. Bu yüzden bir yanım keşke hoca bu işe hiç soyunmasaydı diyor. Bu sistemin Galatasaray'a  zarar verip vermeyeceğini ise zaman gösterecek.