13 Nisan 2012 Cuma

"Süper Final" öncesinde




Spor Toto Süper lig’in 34 haftalı bölümü bitti, yarın Süper Final adıyla makyajlanan play-off maçları başlıyor. Normal şartlar altında, yani sezon başından beri yaşanan tüm gelişmeleri yaşanmamış gibi yapmayı başarabilirsek heyecan dozu yüksek ilave 6 maç izleyecek olmaktan şikayet etmemek gerekirdi.


Ancak bu sistemin, aynı zamanda maç programının bu kadar sıkışmasının ve dolayısıyla oyun kalitesinin daha da düşmesinin müsebbibi olan Digiturk tarafından federasyona hafif tehditle karışık kabul ettirildiğini, formatın kulüpler tarafından dahi yeterince tartışılmadan oldu-bitti ile belirlendiğini, birçok belirsizlik ve sakıncanın (burada detayına girmeye gerek yok ama meraklısı için Uğur Meleke’nin yazılarını önerebilirim ) kervan yolda giderken düzeltilmeye çalışıldığını görmezden gelmek mümkün değil.

Bu yıl anlaşıldı ki; uzun süredir uluslararası arenada kayda değer başarı elde edemeyen ve ciddi bir gerileme süreci içindeki Türkiye’de, “futbol ailesi” veya “marka değeri” dendiğinde bir masa etrafında toplanmış ve tek kaygıları mevcut gelir musluklarının kesilmemesi olan kulüpleri temsil eden yönetici topluluğu kastediliyormuş. Bu topluluk gerçek değerinin çok ötesine satılmış ve fazlasıyla şişirilmiş yayın haklarından gelen gelirden mahrum olmamak için her türlü “çözüm” önerisine razıymış. Öyle ki, dünyanın hiçbir yerinde geçerliliği olmayan “şikenin sahaya yansıyıp yansımaması”, “yöneticilerin faaliyetlerinin kulübü bağlamaması” gibi kavramların birini bırakıp diğerine sarılmaktan kaçınmamışlar. Kıt öngörüleriyle, ligin değerini arttıran dolayısıyla onların ceplerini şişiren bütün adımların Türk futbolunun Avrupa’daki yerine bağlı olduğunu kestiremeden, Enver Hoca’nın Arnavutluk’u gibi Türk futbolunu dışa kapatmaktan söz etmekte beis görmemişler.

Masal tarzı anlattım, çünkü hala bunların gerçek olabileceğine hala inanamıyorum.

Play off sistemi de bu kafaların ürünü işte. Türk futbolunun böyle bir şeye gerçekten ihtiyacı olup olmadığı hiç tartışılmadan, geçen yıl Mayıs ortasında ligin bitmesinden Ağustos ayına kadar sözü bile edilmemişken apar topar ortaya konmadı mı bu sistem? Temel nedenini kimse saklamaya çalışmasın. 3 Temmuz sürecinde küme düşme yerine puan silme cezasını uygulatabileceklerini düşündüklerinden, puanı silinenlerin yarışta geride kalmamaları için düşünülmüş bir önlemdi. Bu puan silme cezası senaryosu 26 Ocak kongresinde sahneye konmaya çalışıldı ama samimiyetsizliği baştan belli olduğundan hesap tutmadı.

Ben burada suçlu ilan etmek veya yargılamak peşinde değilim. Peşimde olduğum bu hayattaki en büyük zevkimi doğru dürüst alıştığım gibi yaşayabilmek. O yüzden şike yapıldı, yapılmadı tartışmasına girmeyeceğim, olayın yargı boyutuna da. Sadece birkaç nokta var hatırlatılması gereken:

Konunun halihazırda mahkemede süren boyutu bir kenara bırakılarak Federasyonun ve PFDK’nın çoktan delilleri inceleyip, ilgili herkesin savunmasını alıp kararını bir an önce vermesi gerekirdi.

Bu durum en çok Fenerbahçe’ye zarar veriyor aslında. Bu sezon Fenerbahçe 34 haftayı 2. sırada bitirdi. Süper Final’de de şampiyon olma şansları yüksek. Tartışmasız bir performansla 13 Mayıs günü şampiyonluklarını ilan ettiler diyelim. 15 Mayıs’ta dava sonuçlanırsa ve Fenerbahçe’nin 2010-2011 sezonunda şike yaptığı kararı çıkarsa, dolayısıyla Fenerbahçe’nin küme düşmesine karar verilirse ne olacak? Bir sezonu boşa oynattığınız için hak edilmiş bir şampiyonluğu almış, Fenerbahçe’ye fazladan bir yıl kaybettirmiş olacaksınız. Tersini düşünelim. Diyelim ki Fenerbahçe 2010-2011 sezonuna ilişkin olarak suçsuz bulundu, bu sefer de geçtiğimiz sezonda Şampiyonlar Ligi’ne gitme hakkı gasp edilmiş olmayacak mı? Bunu Fenerbahçeliler bile görüp “öyleyse bizi düşürün” resti çekmişlerdi, hatırladınız mı?

Galatasaray Başkanı Ünal Aysal “bu ateş üfleyerek sönmez” derken bunu kastediyordu esasında. Üfleye üfleye bugüne gelindi, ya sonra… Sorumluluk sahibi olanlar basiretli davranıp ateşe elini süremediklerinden, bugün geldiğimiz konumda çıkmazlardan çıkmaz beğeniyoruz. Daha 6 yıl öncesinde İtalya’da Juventus’un çat diye düşürüldüğünü bilerek unutuyoruz galiba. Bugün Juventus Serie A’da lider. Yani her şey zamanla yerine geliyor aslında, kaybolan adalet duygusu hariç.

Bir ay kadar önceki UEFA Kongresi’nde de konuşulan apaçık gerçekler karşısında kafamızı kuma gömmeden, ucuz pazarlıklar yapmadan, sadece adaleti arayarak, isteyerek Türk futbolunu kaostan kurtarmak için ne yapmamız gerektiği açık değil mi?

Futbol anlatılması zor bir tutku. Kendimi biliyorum, yarın akşam formamı giyip yine geçeceğim TV karşısına, ertesi gün de… Hatta zamanım olursa maçların eleştirilerini de buraya yazmaya çalışacağım. Bu zaafımı yenersem bir gün ya da ben de illallah der ve gözümü boyayan yeşil sahanın arkasındakileri görürsem, geriye baktığımda bu notları düşmüş olduğumu görmek istediğim için yazdım bunları.

Yine de biliyorum, iflah olmayacağım…


Share |

24 Şubat 2012 Cuma

Bir Eindhoven macerası





Aralık ayında UEFA Avrupa Ligi kuralarının çekileceği gün, Trabzonspor’un muhtemel rakipleri arasında üç Belçikalıyı görünce heyecanlanmıştım. Kurada hiçbiri çıkmadı ama Antwerp’e çoğu Belçika şehrine göre daha yakın olan, komşu kapımız Eindhoven’ın takımı PSV ile eşleşti Trabzonspor. Böylece içimdeki uktelerden biri olan “bir Türk takımını bir Avrupa Kupası maçında deplasmanda izleme” şansı için eşimle birlikte yola koyuldum.

Turun seyri daha ilk maçta hatta daha takımlar sahaya çıkmadan anlaşılmıştı belki de. Trabzonspor, Şampiyonlar Ligi deneyimini, oyunu kendi yarı sahasında kabullenen, 11 kişi topun arkasına geçerek mücadele eden ve maçları mümkün olduğunca düşük tempoda geçirmeyi hedefleyen bir anlayışla geçirmiş ve yalnızca 4 gol atmasına ve tek galibiyet almasına karşın grubu 3. sırada bitirmeyi başarmıştı.

Bu oyun planının başarılı olabilmesi için karşınızdaki takımın da oyunu fazla forse edemeyen, topa sahip olup pas yapsa da tempoyu gerektiğinde artıramayan bir takım olması lazım. PSV ise bunun tam tersi özelliklere sahip; topu hızla ileriye taşıyan ve fazlasıyla hareketli kanat oyuncuları sayesinde sürekli hücumun yönünü değiştirip rakip savunmanın dengesini bozan bir takım. Dolayısıyla, siz oyunu kendi yarı alanınızda kabullendiğiniz müddetçe PSV’nin sizi cezalandırma şansı artıyor. Bu hususları aslında Flying Dutchman, Hayatım Futbol dergisinin 20. sayısında çok daha güzel biçimde özetlemiş, serinin önceden fotoğrafını çekmişti. İlk maç da buna paralel gelişti zaten.


    Tribünde tanıdık bir yüz : Kiki Musampa

Biz yine de, Antwerp, Brüksel ve Rotterdam’dan toplanan bir ekiple (son anda iptal etmek zorunda kalmasaydı Trabzonlu bir arkadaşımız da Roma’dan gelecekti) küçük bir mucize umuduyla Eindhoven Philips Stadyumu’ndaki yerimizi aldık. İlk 15 dakika sıradan bir maç gibi geçse de Maertens’in akıl dolu hamlesiyle gelen penaltı ve gol Trabzonspor için maçın devamını bir kabus senaryosuna dönüştürdü.


Maça PSV: Isaaksson/ Manolev, Marcelo, Bouma, Willems /Strootman, Wijnaldum/ Labyad, Toivonen, Maertens/ Matavz, Trabzonspor ise Tolga/Celutska, Mustafa, Giray, Cech/ Zokora, Aykut, Colman/ Henrique, Burak, Olcan dizilişiyle başladı. PSV, dizilişini aslında Fatih Terim’in de milli takımdayken uygulamaya çalıştığı 4-2-4 sistemi şeklinde uyguladı. Burada, Toivonen’in hem forvetteki partneri Matavz ile uyumu hem de orta sahadan aldığı paslarda ideal bir duvar vazifesi görerek takımının hücumda çoğalmasındaki rolüyle kilit bir öneme sahip olduğu açıkça görüldü.


Trabzonspor’un geçtiğimiz sezona göre çok kan kaybettiği, ciddi bir kadro erozyonuna uğradığı açık. Ancak geçtiğimiz sezonun tamamını Colman-Selçuk orta sahası önünde 4 hücumcuyla geçiren bir takımın, kazanmasının dahi yetmeyeceği ve mutlaka 2 gol bulmasının gerekeceği bir maça Aykut-Zokora ikilisinin birinden vazgeçmemesini anlayamıyorum.


Diğer yandan, Trabzon’un bu sezonki en önemli ve hatta yegâne hücum silahı Burak’ı savunmanın arkasına kaçırmak. Ancak rakip savunma öne çıkmıyorsa bir şekilde hücuma yerleşmekte zorlanıyor Trabzonspor. Geriye gömülmenin en büyük handikapı da bu, ileride çoğalamamak. Trabzon’un tek golünün korner sonrası gelişen bir atakla gelmesi ve ceza sahasında 4 Trabzon’lu oyuncunun bulunması tesadüf değil.


Dün de geriden Burak’a şişirilen toplarda Trabzon’un golcüsü yapayalnız kaldı, forveti üçleyen isimlerden ne Henrique ne de Olcan onun pas mesafesine yaklaşabildiler. Burak’tan PSV’nin 4 forvetinin yaptığını tek başına ve sadece kendisine konsantre 4 savunma oyuncusuna karşı yapmasını bekledik durduk. Trabzon’un 4-3-3’ündeki orta saha fazlasıyla ceza sahası önüne gömülüp, forvetin kanatları da langırt oyuncuları gibi taç çizgisi kenarına saplanıp kalınca PSV’nin arayıp da bulamadığı bir ortam oluştu.


Burada Henrique’ye ayrı bir paragraf açmak gerek. 18 yaşında geldiği Hollanda Ligi’nde Heerenveen’de başarılı bir performans sergileyen oyuncunun alışık olduğu bir ülkede, kendisi için vitrin olabilecek bir maçta, hele ilk 11 başlamışken çok daha istekli olmasını beklerdim. Kendisi dün bizim tribünün tam önünde oynadığı için belki bu kadar gözüme battı ama fazlasıyla kayıtsız ve etkisizdi. Bir futbol klişesini biraz değiştirerek söylersek sahada basmadık o kadar yer bıraktı ki… Ortalama 6.000 m2 olan sahanın sağ kanatta 200 m2 lik bir kısmında gezindi durdu.

61. dakika şovu
PSV’nin ilerideki 4’lüsünün beklendiği gibi sürekli yer değiştirerek ve hızlı oynaması Trabzonspor savunmasının dengesini bozdu. Trabzonspor bir türlü oyunu ileriye taşıyamadı. Halbuki, PSV’nin orta sahayı bu kadar hızlı geçmesine fırsat vermemek için maçın başlangıç bölümünde PSV yarı sahasında yapılacak etkili bir pres, Trabzon’un bu kadar mahkum oynamasını engelleyebilirdi.

PSV’de iki gol atan Matavz, ilk yarım saat Trabzon savunmasını dağıtan Maertens, yukarıda sistemdeki rolüne değindiğimiz kaptan Toivonen… hepsi maçın yıldızı sayılabilir. Ama bence PSV adına en büyük farkı yaratan oyuncu Wijnaldum’du. Onu Feyenoord’da daha hücuma yönelik oynarken izlemiştim. Dün Strootman ile birlikte orta ikilide müthiş bir oyun sergiledi. Topu ileri taşıma hızı ve doğru adamla doğru yerde buluşturma konusundaki sezgileri büyüleyiciydi.


Maç sonrası: Hüsran


Neticede PSV hak ettiği bir sonuç alarak turu geçti. Trabzonspor ise, yıllardır erkenden veda ettiği Avrupa defterini bu sezon en azından bahar dönemine taşımayı başardığı için alkışlanmalı. 90’lardan birçok şeyi hatırlamak istemiyoruz ama Öztürk Pekin’in anlatımıyla o Avrupa zaferlerini özledik.




25 Ocak 2012 Çarşamba

26 Ocak 2012- Türk Futbolu için "milat" veya "mevt" vakti



Ben kendimi bildim bileli bu oyunu seviyorum ve bu oyunu sevenlerin kahir çoğunluğu gibi bir takımı aşkla destekliyorum. Ancak, kazanmanın her şey olmadığını, kaybetme ihtimali olmadığında, saygı duyabileceğin rakiplerin olmadığında bu oyunun anlamsızlaşacağını bilerek; adil ve güzel bir mücadeleye tanıklık etmek için seviyorum bu oyunu.

Hayatta kendi yolumu çizerken aklımda kalan cümlelerden en anlamlılarından birinde Camus'nun dediği gibi  "Ahlaka dair öğrenilebilecek ne varsa" içinde barındıran bir oyun olduğunu öğrendikçe her geçen gün daha da çok sevdim. Bu söz esasında "ahlaksızlıkların"  futbolun ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu ifşa etse de pisliklere gözümü kapayarak; "eskiden her şey güzeldi" güzeldi deyip bugüne burun kıvrıldığında veya "amatör ruh"a övgüyle "endüstriyel futbol" eleştirildiğinde dahi umursamadan, iflah olmaz bir iyimserlikle sevdim.

Bu yüzden sıklıkla ortaya atılsa da şike iddialarına inanma eğiliminde olmadım hiçbir zaman. Biraz safça gelecek ama "ben dışarıdan bu kadar seviyorsam, bu işte ekmeğini yiyen bir adam bu oyuna nasıl ihanet eder diye düşündüm".

Türk futbolunda 3 Temmuz 2011 gününden bu yana yaşanan sürece de böyle bakabilirdim aslında. Keşke ilk günden beri bu iddialara inanmıyorum diyebilseydim ama şike iddialarının odağındaki ismin Aziz Yıldırım'ın "kazanmak için her türlü manipülasyona başvurabilecek biri olduğunu" daha önce defalarca ortaya koyduğunu düşününce gönül rahatlığıyla "şike yoktur" diyemedim. Ama yine de bir pislik varsa, vakit geçmeden bunun ortaya çıkacağını, futbol kamuoyunu ikna edecek net kanıtlar ortaya konacağını ve çürümüş elmaların öncelikle kendi camiaları tarafından ayıklanacağını düşündüm. Bu yüzden doğru olan, bir yargıya varmadan önce hukukun temel ilkelerinden biri olan "masumiyet karinesi"ne uygun olarak iddiaların kanıtlanmasını beklemekti.

Ancak 3 Temmuz'dan itibaren yaşananlar olayı bambaşka boyutlara taşıdı. Süreç o kadar kötü biçimde yönetildi ki, Türk futbolunun üzerinde dolaşan kara bulutlar giderek kasvetli ve umutsuzluğun hüküm sürdüğü bir iklime taşıdı bizi. Sorumsuzca yapılan açıklamalar, sonsuz biat kültürü ile fırsatçılık sarkacında ilkesiz tutumlar, TFF yönetiminin basiretsizliği ve tutarsızlığı, maddi çıkarlar sözkonusu olduğunda ilke tanımazlıklarını ortaya koyan kulüpler, gerçeklerin ortaya çıkması için araştırma yapma misyonunu bir kenara bırakıp her iki yönde kışkırtıcılık yapan. Sanki herkes, "halkı futboldan soğutmak için" organize olmuş bir grubun üyesi gibi hareket ediyordu. Kimin neyi temsil ettiğini anlamak mümkün değildi.

Türkiye Futbol Federasyonu, bugüne kadar konuyla ilgili "hiçbir karar almama" kararının ardından, günü kurtardığı yanılsaması yaratacak ancak Türk futbolunun sonu anlamına gelecek bir gündemle, 26 Ocak 2012 günü toplanacak. Basına yansıyan haberlerden anladığım,  yasada ve ceza yönergelerinde yer alan hükümlerin bir defalığına mahsus uygulanmamasına karar verilecek. Bu tabuta son çivinin çakılması demek.

Tabuta çakılan çiviler

Bugüne kadar birkaç tweet dışında bu konuda hiç yazmadım. Ama 26 Ocak'tan önce bazı düşüncelerimi kayda geçirmek istiyorum.

- En başından itibaren devam etmekte olan dava ile TFF'nin ceza süreci birbirinden ayrılmalıydı. TFF, Etik Kurulu'nun raporuna göre ilgililerin savunmasını almalı ve ceza gerektiren bir durum varsa derhal uygulamalıydı. Zira TFF, sadece futbol sahasına ilişkin olaylar hakkında yetkili, oysa sanıklar "organize suç" başta olmak üzere birçok farklı suçtan yargılanıyorlar ve davanın ne kadar süreceği belli değil. Hüküm kesinleşse dahi temyiz aşaması var. X takımı mahkeme kararının ardından düşürdünüz ve ligi başlattınız diyelim Yargıtay kararı bozarsa ne olacak, ligler oynanırken o takımı geri mi alacaksınız? Bir örnek vermek gerekirse, Hagi 2001 yılında G.Birliği maçında hakem Erol Ersoy'a hakaret edip, üzerine yürüdüğü ve tükürdüğü için 5 maç ceza almıştı. Erol Ersoy'un açtığı hakaret davası ise ancak geçtiğimiz yıl sonuçlandı.

TFF'nin imza attığı ikinci yanlış ise Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nden men edilmesi oldu. Bu konuda TFF, ikircikli bir tutum izledi ve topu UEFA'nın üzerine atmaya çalıştı. Halbuki UEFA, tabir caizse TFF'den Fenerbahçe'ye "kefil olmasını" istemişti. Ortaya garip bir durum çıktı, Fenerbahçe'ye "UEFA'nın şerrinden korkularak" zımnen bir ceza verilmiş oldu ancak TFF kendi ligi için buna cesaret edemedi. Fenerbahçe'nin suçlu olduğuna dair yeterli kanıt yoksa, UEFA nezdinde arkasında durması; yeterli kanıt varsa da kendi liginde de yaptırım uygulaması gerekirdi. Ancak alınan karar Türkiye Ligi'nin değerini düşürmek ve  Avrupa futbol kamuoyundaki kuşkuları arttırmaktan başka bir işe yaramadı.

Tabii bu ilkesiz tutumda bütün kulüpler de TFF ile birlikte ortak sorumluluk altına girdiler. Binlerce abonenin Digiturk üyeliğini iptal etmesi üzerine yayıncı kuruluştan gelecek para musluğunun kesileceğini anlayınca paniğe kapılıp, "önce 2011-12 sezonu başladığı gibi bitecek, sezon içinde düşme olmayacak"" kararını aldırdılar. Bu karar da ayrı bir garabet yarattı. Şöyle ki, Fenerbahçe'nin 2010-11 sezonunda şike yaptığı kanıtlanırsa, 2011-12 sezonunun sonunda düşme cezası alacak. Fenerbahçe, bu sezon aslanlar gibi mücadele etti ve hak ederek şampiyon oldu diyelim.  Bu durumda ertesi sezon bir önceki yılın günahını çekecekler. Adaleti geciktirmek kimseyi tatmin etmeyecek.

Bu çerçevede alınan bir diğer skandal karar da play-off kararı oldu. Hiçbir fizibilitesi yapılmadan, maç takvimini gereksiz yere sıkıştırmak ve 10 takımı 5 ay boyunca pasif durumda tutmak pahasına, sadece olur ya "Fenerbahçe veya Beşiktaş puan silinme cezası alırsa yarıştan kopmasınlar" mantığıyla hazırlanmış bir uygulama normal sezonu anlamsızlaştırdı. Zaten günlerde konuşulan ""puan düşme cezaları play-off'tan önce uygulanacak" hükmü de bu uygulamanın ardındaki amacı açıkça göz önüne serdi.



Burada tüm kulüplerin sorumluluğu var ama süreç boyunca "mazlum" rolünü oynayan Fenerbahçe'nin ilkeli bir duruş sergilemekte gecikmesini de es geçmemek lazım. "Biz şike yapmadık, alnımız açık" tavrını ilk günden itibaren net biçimde ortaya koymak yerine, Aziz Yıldırım tutukluyken en yetkili şahıs olan Nihat Özdemir tarafından yapılan "Taraftarlarımız dekoder alsınlar" (Şampiyonlar Ligi'nden men edildikten 2 hafta kadar sonra) şeklindeki açıklamaya ne demeli? Yine aynı şahıs, "58. madde değişmeli, yoksa Türk futbolu batar" (meali: Fenerbahçe'nin olmadığı ligin yayın değeri düşer, siz de para kaybedersiniz) diyerek aba altından sopa gösterip, Aziz Yıldırım'dan tam aksi yönde bir ayar gelince çark etmedi mi? Şimdi bugün gelen, "yarım puan bile silerseniz ligden çekiliriz" açıklamalarının samimiyetine nasıl güvenilebilir?

Son olarak lig bir şekilde ilerliyorken, "Şike Davası"nın duruşmasının yapılacağı 14 Şubat tarihinin hemen öncesinde, TFF'nin gündemi net olarak belli olmayan Genel Kurul'u 26 Ocak tarihinde toplayacağı açıklandı. Tabii Mehmet Ali Aydınlar ve TFF yönetiminin süreç boyunca herhangi bir konuda karar alma basiretini göstermemesine alışık olduğumuzdan, bu 26 Ocak'ın "karar alma" aşamasında topu Genel Kurul'a atmak isteğinden kaynaklandığı anlaşıldı.

Hesabın doğru yapıldığı TFF ile Kulüpler Birliği ile geçen hafta yapılan toplantı sonunda anlaşıldı. Buna göre, TFF, küme düşmenin uygulanmaması, şikeye karıştığı tespit edilen kulüplerin minimum 12 puan silme cezası alması ve UEFA müsabakalarından men edilmesi öngörülüyor (anladığım kadarıyla Fenerbahçe suçlu bulunursa bu sezon ŞL'den men edilmiş olduğu için 2012-13 sezonunda Avrupa Kupları'nda oynayabileceği düşünülüyor). Böylece güzide kulüplerimiz para kaybetmeyecek çünkü şike yaptığı anlaşılsa da tüm kulüpler hiçbir şey olmamış gibi ligde oynamaya, taraftar da izlemeye devam edecek. Hukuksuzluk, futbolsevmez bir delege güruhunun ellerini indirip kaldırmasıyla vücut bulacak.

Bütün bunlar ortadayken bir de UEFA'nın TFF'nin kararına yeşil ışık yaktığı iddia ediliyor ya, en çok buna gülüyorum. Bu kadar kişinin okuduğunu anlamıyor olmasına ihtimal vermediğimden, bunun da maksatlı bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Yoksa buradan da anlaşılabileceği gibi UEFA özetle, "Tüm sorumluluk TFF'dedir. Ancak şike konusu Avrupa düzeyindeki müsabakalara doğrudan etki ederse UEFA müdahale eder" diyor. Hatırlayalım sezon başında, Başkan Aydınlar, "ligler öngörüldüğü biçimde oynanacak, ceza gerektiren bir durum varsa sezon sonunda cezalar verilecek" açıklamasını yaptıktan 2 hafta sonra Fenerbahçe apar topar Şampiyonlar Ligi'nden men edildi. Bir takımı şike yaptığı ispatlansa dahi kendi liginde oynatacaksın, ama UEFA vizesi vermediğin için UEFA da sana bir şey demeyecek. Bu tek kelimeyle "absürd" bir düşünce, unutmayalım Türkiye, UEFA'nın bir üyesi olarak bazı kurallara tabi ve bunda da "şikeye sıfır tolerans" başta geliyor.

Son olarak bir ara ortaya atılan ama çok şükür taraftar bulmayan iki hususta da düşüncelerimi söyleyeyim. "Yöneticiler ceza alsın ama kulüplere dokunulmasın" düşüncesi eşyanın tabiatına aykırı. Bürokraside de, özel sektörde de hayatın her alanında, idareci, kendisine bağlı bir grup adına yetki kullanan kişidir. Dolayısıyla, yönetici şike girişimini kendi adına değil kulüp adına yaptığından "bağımsız bir sorumluluk" sözkonusu olamaz.

İkincisi de şike ve teşvik primi suçlarının fiil ve teşebbüs olarak ikiye ayrılması. Bu konuda da söylenecek çok söz var ancak bu önerinin ne kadar anlamsız olduğunu Mehmet Demirkol yazısında çok güzel biçimde belirtmişti. Altına imzamı atacağımı belirtmekle yetineyim:

Bitirirken


Güzel bir şey olurken, "Türk futbolu için bir milat" kalıbını kullanmayı çok severiz. Ben de başlıkta milat ya da mevt derken buna atıfta bulunmak istedim. Çünkü 26 Ocak'ta anlaşılan Türk futbolunun yeniden doğuşu ile ölümü arasında bir oylama cereyan edecek.

Maalesef bizim sevgilimiz Türk futbolu yeterince kirlendi. Kendi kendini temizlemesine izin verin. Oyun devam ederken kuralları değiştirmeyin. Bırakın suçlananlar kendilerini savunsun. Kamu vicdanında aklansınlar ya da suçlu iseler cezalarını çeksinler. Küme düşmek camiaları küçültmez. Ülke futbolunu da öldürmez. Juventus örneğini hatırlayın. Daha çok para kazanmak uğruna bu oyunu sevenlere ihanet etmeyin.

Bu blogun 30-40 civarında okuyucusu var ve muhtemelen hiçbir delegeye ulaşamayacağım. Olsun, bulutlara yazmış olayım. Yeter ki, bugün doğan çocukların da ilerde aşkla bağlanabilecekleri takımlarının maçlarına aynı hevesle babalarının elinden tutup gidebilsinler...


Share |

3 Ocak 2012 Salı

Yeni Yıl




Büyük bir çoğunluğumuz takvimdeki değişikliklere haddinden fazla önem atfediyoruz belki. Ben de istisna değilim elbette. Bir yıl bitip yenisi başlarken en büyük hazırlığımız yeni kararlar almak oluyor. Birçoğunu uygulayamadığımız bu kararlar, eğer hayal kurarken haddinden fazla iyimser veya hedef koyarken haddinden fazla iddialı olmuşşak, hayalkırıklıklarına veya sırtlarda ağır yüklere dönüşebiliyor.

Yeni yıl kararlarının bir çoğu hayatı düzene koymaya dair. Yakın çevrem için konuşursam, hepimiz şartlarını oluşturmakta çok az payımızın olabildiği bir düzene ait olmak durumundayız zaten. Ama bu bile kesmiyor, kendi hayatımızın iplerini elimize almak istiyoruz. Zaman bize yetmiyormuş gibi zamanı daha iyi kullanmaya karar veriyoruz. Hayatın kısa olduğunu bildiğimizden bir saniyeyi dahi boşa harcamak istemiyoruz.

Karnı aç olan biri süpermarkete girdiğinde, reyonlardaki her şeyi canı çeker ve arabaya doldurur da eve geldiğinde aldıkları anlamsız ve gereksiz görünür ya, yeni yıla bu iştahla giriyoruz işte. Sonra zaman her seferindeki gibi galip geliyor, düzen bize ağırlığını hissettiriyor, bezginlik ve esasında hiçbir şeyin değişmediği hissi hakim oluyor ve biz yine yaşayıp gidiyoruz günlük hır gür içinde.

Geçen yılbaşında evim başka bir şehirdeydi, şimdi başka bir şehirde, sonunda döneceğim ev başka bir şehirde ve nihayetinde esas memleketim diyebildiğim "arkamdan gelen" şehir ise bunların üçünden de farklı bir yer. Ama buna alıştım, şikayetçi değilim. Sevdiklerinden uzak olmak zor olsa da değişimden, yenilikten korkmadım hiç.

Geçen yılbaşında ne karar aldığımı hatırlamıyorum. Bundan hiçbir kararımı uygulayamadığım sonucunu çıkarmak da mümkün elbette. Bu sebeple, 2012 için de aldığım somut bir kararım yok. Sadece rahat ve kaygısız olabileceğim anların giderek azalmakta olduğunu fark ediyorum. 2012 içinde "30" yaşımı dolduracak olmam da böyle düşünmemi sağlıyor olabilir ama bu yıl çok rahat olmak istiyorum.

Nedense blog yazılarına bu kadar uzun ara verdikten, hatta 2011 yılında neredeyse hiç dokunmadıktan sonra böyle kişisel bir yazıyla başlamak istedim. Fark ettim ki ne zaman aklıma bloga uzun süredir bir şey yazmadığımı düşünsem, kendi kendime sudan bahaneler uyduruyorum. Halbuki kimsenin umurunda değil benim yazdıklarım. Geriye dönüp baktığımda, kendi izlerime bakmak için zamanda bıraktığım kırıntılar buraya yazılan sözcükler.

Madem bu yıl rahat olmak istiyorum dedim, daha çok iz bırakmalıyım kendim için. Bu yüzden kimseye naz yapmaya gerek yok, başlıyorum işte.

Share |

27 Mayıs 2011 Cuma

Dibe vurulan bir dönemin ardından, taze bir başlangıç


2010-2011 sezonu tüm Galatasaraylılar için unutulmak istenen bir sezon olarak “hatırlanacak”. Hatırlanacak, çünkü unutulmaması lazım. Çünkü Galatasaraylılar olarak her hafta bir öncekinden daha fazla kızdığımız, hayal kırıklığına uğradığımız, utandığımız bir dönem yaşadık. Daha kötüsü olamaz dediğimiz her seferinde, daha kötüsü başımıza geldi.

Bütün bunların miladının 2008 sezonunda kazanılan şampiyonluk olduğunu “Hayalden Uyanış” yazımda uzun uzun anlatmıştım. Daha sonra Galatasaray’la ilgili tek bir yazı yazmışım, 15 Kasım’da Manisa maçından sonra. “Çöküş” başlığını koyduğumda herhalde ben de artık dibe vurduğumuzu ve daha kötü olamayacağını düşünecek kadar naifmişim. Aradan geçen 6 ayın her günü beni daha çok yanıltmakla geçti.

Bahsettiğim Manisa maçından sonra 9 G, 3B, 10 M almış, tek umut sayılan kupada gruptan çıkar çıkmaz elenmiş, ligin ilk 5 sırasındaki takımlardan puan alamamış (Fenerbahçe deplasmanındaki 0-0 daha önceki haftalardaydı), ligi tarihinde ilk kez eksi averajla bitirmiş, tarihinin mağlubiyet rekorunu kırmış v.s. birçok istatistik verip somut bir tablo ortaya koymak mümkün. Ama bence rakamların ifade ettiğinin ötesinde bir yıkım sözkonusu. Tüm camiaya hakim olan bir yılgınlık ve umutsuzlukla anılacak yaşanan günler.

Bütün sportif başarısızlıklara rağmen, yine de Türk Telekom Arena’nın açılışı yeni bir hava estirebilir, unuttuğumuz hevesleri hatırlatabilirdi. Bilakis, keşke açılmasaydı dedirtecek bir felakete sahne oldu 15 Ocak akşamı. O gün ve sonrasında yaşananlarla Galatasaraylılık onurunun ayaklar altına alındığına tanıklık ettik, utandık.

Bu konuyla ilgili bir şeyler yazmayı defalarca denedim, öfkeme hâkim olamamaktan korktum, erteledim. Erteledikçe öfkem soğumaktan ziyade arttı. Zaten gerekli duruşu sergileyemeyen yönetim de bu vebalin altında ezildi. Maalesef, “bari giderken olumlu bir izlenim bıraksınlar” yönündeki beklentiler de boşa çıktı. Olaylı mali kongre, mahkemeler, seçim süreci ve yeni yönetim.

Şimdi taze bir başlangıç fırsatı var Galatasaray’ın önünde. Ünal Aysal, gönlümüzdeki, hayalimizdeki başkan değil belki. Yönetiminde de benimsemeyeceğimiz, burun kıvıracağımız insanlar olabilir. Fakat şu bir gerçek ki Genel Kurul’un büyük bir teveccühüne mazhar olmuş, çok az adaya nasip olacak (totaliter başkanlar hariç) bir oy oranıyla seçilmiş bir yönetim kurulu var Galatasaray’ın başında.

Kendi adıma Ünal Aysal’ın arkaik para babası başkan tiplemesiyle Aziz Yıldırım gibi tek adam tipi arasında bir yerde kendini konumlandıracağından endişem vardı. İlk günlerinin beni haksız çıkarmasından çok memnunum. Profesyonellik ve kurumsallaşma vurgusu yapması, bir yandan başarı sözü vermekten çekinmezken bir yandan konuşmadan önce düşünen bir plan adamı izlenimi vermesi en önemlisi taraflı tarafsız herkesin sevgisini olmasa da takdirini toplayacak bir Galatasaray beyefendisi izlenimi vermesi yeterince umut vaat ediyor.

Çok zor görünse de basketbol takımının mükemmel geçirdiği sezonu şampiyonlukla taçlandırması, yeniden ayağa kalkmanın alameti olarak tüm camiaya aradığı morali kazandıracak.

Herkesin gözüyse elbette futbolda. Futbol takımının yaz dönemini nasıl geçireceği, yeni sezona nasıl gireceğinin de cevabı olacak. Fatih Terim seçimini çok isabetli buluyorum; düşüncelerimi etraflıca ayrı bir yazıda açıklayacağım. Sessiz ve profesyonelce bitirilen Selçuk İnan ve Elmander transferleri de yönetimin hanesine başarı olarak yazılacak. Tüm camianın beklentisi, Başkan’ın da telaffuz etmekten çekinmediği “başarı” kelimesi de futbol takımının silkinip ayağa kalkması yönünde.

Son tahlilde bir Galatasaraylı olarak futbolda başarıyı elbette istiyorum. Fakat bunun ötesinde, öncelikle herkesin Galatasaray’a gıpta ettiği günleri geri getirmelerini, Galatasaraylı olmanın saygınlığını yeniden kazandırmalarını bekliyorum. Umudum var.

30 Mart 2011 Çarşamba

Türkiye-Avusturya: 2-0 - Oyunbozan takımdan oyun kuran takıma

Euro 2012 elemelerinde kuralar ilk çekildiğinde rahatlıkla yanına 3 puan yazabileceğiniz, ama Azerbaycan'a yenilen bir takım olarak tereddüt içinde çıkmak durumunda kalınan kritik Avusturya maçı kayıpsız atlatıldı.

Uzun süredir özlediğimiz yeni yüzler, kazanma arzusu ve hırs (Volkan'ın penaltıyı kurtardıktan sonra abartılı biçimde gösterdiği üzere), kim ne derse desin Türk futbolunun tek gerçek "starı" Arda'nın sahalara dönüşü ve şık golü, milli takımı kendi insanına antipatik gösteren hakeme itiraz, gereksiz sinir vs. gibi görüntülerin sergilenmemesi gibi birçok olumlu noktanın yanı sıra zayıf bir rakibe karşı yeterli sayıda pozisyon üretilememesi, düşük tempoda fazla sayıda yan pas yapan bir oyun anlayışı, sol bekte Hakan Balta'nın düşük formuna rağmen hala birinci alternatif olması (gerçi bu maçta iyi oynadı), herkesin üzerinde konsensüs sağlayacağı etkili bir santrforumuz olmaması gibi olumsuz hususları birleştirince kamuoyunda oluşan genel kanı "kazanmak güzel ama oyun tatmin etmedi, Belçika önünde işimiz zor" şeklinde özetlenebilir.

Yukarıda saydığım olumsuz hususlar içinde belki de en dikkat çekici olanı, milli takımın tempoyu yeterince yükseltememesi ve baskı kuramamasıydı. Bunda yağmurun sahayı ağırlaştırması ve maçı kazanmak zorunda olma psikolojisinin getirdiği temkinlilik hali de etkiliydi ama esas sebep Hiddink'in idealindeki oyun anlayışının henüz emekleme sürecinde olmasıydı.

Bu son saptamayı biraz açmak gerekirse, Hiddink ilk geldiğinde onun bir "formasyon/diziliş" hocası olmadığını, ziyadesiyle pragmatist bir anlayışla kendi idealindekini yerleştirmeye çalışmak yerine, mevcut malzemeden en iyi verimi almaya öncelik verdiğini söylemiştik. Bu bağlamda, bence Hollandalı hoca eleme grubunu biraz hafife aldı ve temelini Euro 2008'de muazzam başarı gösteren oyuncuların oluşturduğu ekibin Almanya'nın ardından hiçbir sorun yaşamadan rahatlıkla ikinci olabileceğine inandı. Kaybedilen Almanya ve Azerbaycan maçından sonraki tavrı da bunu doğrular nitelikteydi. Zira, Azerbaycan maçında tabiri caizse Hiddink damdan düştü ve kendine geldi. 2014 için öngördüğü yumuşak geçişi hızlandırma kararını aldı. Türkiye'de daha çok maç izlemeye ve özellikle Avrupa'daki Türk asıllı oyuncularla daha yakından ilgilenmeye başladı, riske girip kendi takımını oluşturma stratejisiyle Aurelio, Tuncay, Halil gibi oyuncularla yollarını tamamen ayırdı. Kısacası bir Azerbaycan'dan sonra dönemine girildi.

Bu yeni oyun anlayışı, 4-2-3-1 dizilişinde, top rakipteyken tüm takımın topun arkasına geçtiği ve orta sahanın beşlendiği, hücumda ise orta sahada hareketli üçgenler oluşturup bol pas yaparak, kanat oyuncularının yaratıcılıklarından yararlanarak pozisyon bulmak. Hiddink özelinde bakarsak Euro 2008'in Rusya'sının bir başka modeli. Hatırlarsanız o takım yarı finale şansla veya Euro 2004'teki Yunanistan gibi "kilit" futboluyla değil, Hollanda gibi bir takımı ezici bir oyunla yenerek erişmişti. Bu anlayışta olmazsa olmaz bazı unsurlar var:

1) Orta saha oyuncularının teknik kapasitelerinin yüksek olması,

Selçuk İnan, Nuri Şahin ve önlerinde oynayan Mehmet Ekici çok yüksek teknik kapasiteye sahip oyuncular. Şöyle düşünelim, duran topları Mehmet ekici kullandı dünkü maçta. Fakat Selçuk Süper lig'de, Nuri de Bundesliga'da kendi takımlarının duran toplarını çok etkili kullanıyorlar. Yalnız bu nokta bile kalitenin yükseldiğini kanıtlıyor. Bu üçlü birlikte oynamaya alıştıkça pas trafiğini daha "ezbere" yapmaya başladıkça daha etkili olacaklarına şüphe yok.

2) Sağ ve sol beklerin hücuma katkısı,

Bu konuda Avrupa'nın en ayrıcalıklı takımlarından biriyiz. Dün de Gökhan Gönül maç içinde çok fazla bindirme yapmasa dahi, bir pozisyonla farkını gösterdi. Milli takımın alternatifsiz birkaç isminden biri.

Aynı şeyi sol kanat için söyleyemiyoruz ne yazık ki. Bu sezon Galatasaraylıların saçını başını yolduran Hakan Balta'yla bu oyun anlayışını sürdürmek olanaksız. İsmail bu konuda Hiddink'in güvendiği bir isimdi ancak hala eksiklerini tamamlama konusunda bir adım atamadı. Aslında benim kafamda bu pozisyon için uzun zamandır Caner Erkin ismi var ama o da bu sezonki performansıyla resmen dibe vurdu. Yine yukarıda bahsettiğimiz model takıma atıfta bulunalım ve "Zhirkov'umuzu arıyoruz" diye bitirelim.

3)Atak yönünü değiştirerek rakip savunmayı zorlayacak diyagonal paslar,

Bu daha çok oyunun içinde gerçekleşen ve rakibi tabir caizse açık düşürmek için kullanılacak bir silah. Dün bunu özellikle Selçuk ve Arda birçok kere denedi. En belirgin olanında Selçuk sağda kaçan Mehmet Ekici'yi mükemmel gördü ve onun ortasında Burak'ın kafa vuruşuyla net bir pozisyon yakalamış olduk.

4) Kolay adam eksilten bir hücum oyuncusu,

Bu maddeye sığdırılamayacak kadar çok söz var onun için söylenebilecek. Ama milli takımı farklılaştırdığı, o olmadığında hücum gücümüzün yarısından fazlasını kaybettiğimiz, topu eveleyip geveleyen ve pozisyona giremeyen bir takıma dönüştüğümüz aşikâr. Arda Turan'dan bahsediyorum. Maalesef bu sistemde alternatifi yok ve bizim kurtulamadığımız linç kültürünün kurbanı etmeye devam ediyoruz onu. Umarım en başta kendi kıymetinin farkına varırı, sonrasında biz de ona hak ettiği değeri vermeye başlarız. Hiddink de açıklamalarında başrolde ona yer veriyor. Model takımımızda Euro 2008'de mükemmel oynayan, yorumcu Rıdvan Dilmen'e “Kaka'dan iyi” dedirten Arshavin'i hatırlayalım. Arda'nın zihni yapısı dışında bir eksiği olduğunu düşünmüyorum.

5) Sürekli hareket halinde olan, orta sahayla pas alışverişi yapabilecek, dikine kaleye gidebilecek bir forvet

Zurnanın zırt dediği yer burası. Hakan Şükür'ün varlığı Türk futbolu için bulunmaz bir şanstı. Şimdi literatüre "Hakan Şükür tipi çağdaş forvet" tanımını sokmuş bir nesil olarak her forvette onu arıyoruz. Gol atsın, pres yapsın, kafa vursun, top indirsin, duvar olsun verkaç yapsın, yorulmasın... Hakan Şükür bunların hepsini yapıyordu ama artık elimizde ondan olmadığına göre bu sisteme en iyi uyacak adamı bulmalıyız. Ayrıca, çağdaş forvetin tanımının da değiştiğini, hem kuvvetli, hem süratli hem de dripling becerisi yüksek santrforların (Drogba) ön planda olduğu bir dönemdeyiz. Semih bu kriterlerin ancak birkaçına uyuyor. Geniş alanda tek forvet olarak başarılı olur mu şüpheli. Burak da gayretli, kuvvetli ancak pas alışverişinde sıkıntı var. Bu durumda sistem için en ideal aday güneş gibi parlayan Cenk Tosun. Oynadıkça olgunlaşacak ve Hiddink'in ideal 11'indeki yerini alacak. Bu arada, her şeye rağmen Mevlüt Erdinç'in de iyi bir alternatif olarak denenebileceği kanısındayım.

Bu maddelere yenileri eklenebilir elbette. Hiddink'in maçtan sonraki "Hala öğrenme sürecindeyiz. İlk yarım saati beğendim" şeklindeki açıklamalarında "Arda çok özel bir oyuncu" ifadesi (4. madde) ve Cenk Tosun'un nasıl işler yapacağını merak ettiğini belirtmesi (5. madde) bu konuda yeterli ipucunu veriyor. Açıklamaların satır aralarında en dikkat çeken ise "Daha kontrollü olmalıyız" şeklindeki cümle.

Buradan hareketle artık milli takımın nasıl bir yolda ilerleyeceğini anlamak mümkün. Bugünü bir emekleme olarak kabul edersek, takım üç ay sonraki Belçika maçında yürüyecek, olası bir ikincilik ve play-off aşamasında ise koşacak duruma gelmek zorunda.

Türk futbolunda temel bir ayrım noktasına geliyoruz. Milli takımın yeni yeni başarıya ulaşmaya başladığı 1990'ların ikinci yarısından itibaren, potansiyeli fark edip daha iyisini yapabileceğimize inandığımızdan, "ne eksik?" sorusuna verilen klişe cevapların başında "bizim bir ekolümüz yok" ifadesi geliyordu. Buna kafa oyran yorumculardan benim hatırladığım Mehmet Demirkol, son derece haklı sebeplerle bizim ekolümüzü "oynatmamaya dayalı kaos futbolu" olarak tanımlamıştı. Bu tanım çoğunluk tarafından benimsendi. Euro 2008'den sonra Uğur meleke'nin sık sık atıfta bulunduğu gibi "otobüse binmeden maçı kaybetmiş sayılmayan" "comeback kings" karakteri buna eklendi.

Esasen ligimizde de kaos futbolu oynanıyor. Ligi hafife alarak buraya gelen ünlü teknik direktörlerin ve futbolcuların sertlikten yakınmalarının temel sebebi bu. Bursaspor geçen yıl temelde bu oyunla şampiyon oldu. Ancak sıkıntı bu yılki Avrupa kupalarında Türk takımlarının sergilediği rezalet performansla ortaya çıktı. Kaos futbolu bugünün dünyasında konvertibl değil. Yani salt oynatmamak yetersiz. Burada fizik gücünün yüksek olmasının yetmediği, ortalam üstü kalite ve oyun disiplinini harmanlayabilen takımların büyük yıldızlara sahip olmasalar bile başarıya ulaşabildikleri bir çağ yaşıyoruz. Buna da verilebilecek en iyi örnek Ukrayna takımları Shaktar ve Dinamo Kiev.

Futbol anlayışları sonsuz bir döngü gibi. "Teknik kapasite yetmez fizik gücü ayırt edici özellik" noktasından, herkesin koşmasının şart olduğu tekniğin ve en önemlisi hızın farklılık yarattığı bir çağa geldik. Daha önceleri yani büyük turnuvalara katılmanın hayal olduğu dönemlerdeki başka bir klişe de "teknik kapasitemiz yüksek ama disiplinimiz yetersiz" ifadesiydi. Şimdi, belki de ilk kez teknik kapasitesini, olgun bir oyun anlayışı ve çağdaş bir sistemle birleştirmeye çalışan bir takım var karşımızda. Bu saygıdeğer çaba için Hiddink'e destek olmamız gerektiğini düşünüyorum.

13 Ocak 2011 Perşembe

2011'in 11 genç yeteneği

 
 
 
İspanya'nın ünlü Marca gazetesinin internet sitesinde 2011 yılına damgasını vuracak 11 genç oyuncudan bahsedilmiş. 1989 ve üzeri doğumluları kapsayan seçkide bugüne kadar belli bir tanınmışlık seviyesinde olan oyunculardan ziyade (Ör: Eden Hazard) potansiyeli bilinen ancak patlama yapması beklenen türde oyunculara yer verilmiş. Listenin en ilgi çekici yanı, benim de çok beğenmeme ve halihazırda milli takım için de ilk alternatif durumunda olmasına rağmen bir türlü beklenen düzeye çıkamayan İsmail Köybaşı'nın da içinde bulunması. İspanyolca bilenler haberi orijinal sayfadan okuyabilirler. Oyunculara geçersek:
 
Romelu Lukaku (Anderlecht): Kongo asıllı Belçikalı şimdiden milli takımda yer bulmaya ve Avrupa transfer piyasasında adını duyurmaya başladı. 1993 doğumlu yani henüz 18'ini bile doldurmamış. Anderlecht kariyerinde 73 maçta 36 golü var.  Lukaku, bir santrfor için ideal olan güçlü fiziği ve boyunun yanı sıra sürat ve kuvveti birleştiriyor. En üst düzeyde oynamak için birkaç senesi var ama her şey iyi igderse yeni bir Drogba olma potansiyelini taşıdığını düşünüyorum. Zamana ve doğru kararlara ihtiyacı var. Drogba'nın da 2003-2004 sezonunda yani 25-26 yaşlarında şimdiki kimliğine yani dğnya çapında bir stara dönüştüğünü hatırda tutmak gerek.
 
Mario Götze (Dortmund): 1992 doğumlu bu genç orta saha oyuncusunun Dortmund'un bu sezonki çıkışında ve amansız performansında çok büyük payı var. Evet, orta sahada kumanda Nuir'de ama Götze'nin varlığı, saha içindeki mücadelesi ve hareketliliği takımın özellikle tempoyu ayarlamasına ve oyunu rakip sahaya yıkmasına yardımcı oluyor. 17 Kasım 2010'daki İsveç maçında da ilk kez Almanya formasını giydi. Dortmund'un başarısına paralel olarak onun da önü açık. 
 
Alex Chamberlain (Southampton): Hakkındaki bilgilerim 1993 doğumlu olduğu, orta sahada oynadığı ve eski İngiliz milli oyuncu Mark Chamberlain'in oğlu olduğundan ibaret. Fakat bu listede olduğuna göre yakın zamanda radarımıza girmesi kaçınılmaz. En azından FM'de bir transfer edip denemek lazım. 
 
Alvaro Morata (Real Madrid): Barcelona'yla rekabetinde geri kalmasının en büyük sebebinin Casillas'tan başka bir altyapı oyuncusunun kadroda düzenli yer bulamaması olduğu söylenen Real'in bu eksiğini kapatmak için umut bağladığı 1992 doğumlu santrforun tarzının Morientes'i andırdığı söyleniyor. Genç milli takımlardaki gol ortalamaları üst seviyede. Şu andaki kıran kırana rekabet ortamında A takımda oynaması zor ama Higuain'in sakatlığını telafi etmek için bir santfor transfer edilmezse bu sezon sürpriz şanslar bulabilir.
 
Jack Wilshere (Arsenal): Sadece Arsene Wenger'in değil, Lampard-Gerrard sonrası dönemi yavaş yavaş düşünmeye başlayan İngiliz futbolunun da gözbebeği. Ancak hala beklenen çıkışı yapamadı. Tabi bunda forma için rakiplerinin çok olması ve fizik gücünün hala Premier Lig için yeterli seviyeye ulaşmamasının etkisi var. 2011'de patlama yapabilecekler listesinde olması bence de son derece isabetli.
 
Coutinho (Inter): Inter'in yıllardır umut bağladığı 1992 doğumlu kanat oyuncusu nihayet bu sezon aradığı şansları buldu hatta Brezilya milli takımında da ilk maçına çıktı ancak ona bu şansı tanıyan Benitez'in döneminin kabus gibi geçmesinden o da nasibini aldı. Çok yetenekli ancak şu ana kadar beklenen parıltıyı gösteremedi. Serie A'da ne kadar heyecan ve rekabet artsa da bazı şeyler sabit kalıyor; sertlik gibi. Ne diyelim, buna alışıp alışamayacağı sorusunun cevabı aynı zamanda kariyerinin ne yönde ilerleyeceğinin de göstergesi olacak.
 
Marc Bartra (Barcelona): 1991 doğumlu stoper La Masia'nın son "prodigy"lerinden. Şu ana kadar kendisini pek izleme imkanım olmadığı için yorum yapamıyorum fakat yakın bir gelecekte A takımda Pique-Puyol ikilisinin yedeği olarak kendini sağlamlaştırmasının dahi yeterince büyük bir adım olacağını düşünüyorum.
 
Neymar (Santos): 1992 doğumlu forvet yıllardır konuşulan ve Avrupa'ya gelmek için gün sayan bir isim. Attığı müthiş gollerin videolarından tanınnıyor esasen, ayrıca muazzam istatistikleri var ama son dönemde Brezilyalı oyuncularla ilgili duyulan tereddütün artması onun transferini geciktiriyor. Santos ona 30 Milyon Euro fiyat biçmiş durumda. Umarım kendini hemen büyük bir kulübe atma sevdasında değildir. Bu tür oyuncular için La Liga'nın başaltı takımları veya Porto gibi takımlar uygun bir başlangıç noktası bence.   
 
Yannis Tafer (Fransa): FM'cilerin uzun zamandır iyi bildiği 1991 doğumlu Fransız forvetin aslında çoktan bir çıkış yapması bekleniyordu. Şu ana kadar beklentileri karşılayamadı. 2011 onun elit bir forvet olup olamayacağının cevabını verecek.
 
Emmanuel Mayuka (Young Boys): 1990 doğumlu Zambiyalı golcü birçok Afrikalı oyuncu gibi Tel Aviv güzergahından sona Avrupa kulüplerinin göz önünde olacağı doğru bir ara istasyon olan İsviçre'ye geldi. Kendisini çok fazla izleme imkanım yoktu. Sezon başındaki Fenerbahçe maçlarında da kenarda oturmuş, sadece ilk maçta 7 dakaika oynamış zaten. Hatta ne yalan söyleyim Young Boys'un forvetindeki adam olarak hatırlıyorum, ismini Marca sayesinde anımsadım. Ama izlediğim kadarıyla çok süratli ve kontratak futboluna yatkın bir isim.  
 
İsmail Köybaşı (Beşiktaş): Bu listedeki en yaşlı oyuncu olmasının tek bir anlamı var. Hala potansiyelini tam olarak gösterememesine rağmen ona yönelik inanç devam ediyor. Muazzam bir hücuma katılma yeteneği ve temposu var. Ona güvenen Schuster ve Hiddink gibi hocalar büyük şans. 2011'i çok iyi değerlendirmezse gelece yıl onu başka bir listede değerlendirmek zorunda kalabiliriz.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Ustalara Saygı Kuşağı: Javier Zanetti

Ben susacağım, rakamlar konuşsun.
Doğum tarihi: 10 Ağustos 1973
1995-2010 yılları arasında Inter'de 515 maç 15 gol
1994-2010 yılları arasında Arjantin milli takımında 138 maç 5 gol.
2010 yılı öncesinde 4 İtalya Serie A şampiyonluğu, 1 UEFA Kupası şampiyonluğu, 2 İtalya Kupası, 4 İtalya Süper Kupası
2009-2010 sezonu Zanetti için kariyerinin altın yılı oldu. Yukarıdaki kupaların yanına birer lig ve kupa şampiyonluğunun yanı sıra Şampiyonlar Ligi ve FIFA Kulüpler Dünya Kupası'nı ekledi. Kazanamadığı tek kupa olarak UEFA Süper Kupa kaldı.
Tek talihsizliği Maradona'nın anlaşılmaz kararıyla Dünya Kupası kadrosunun dışında kalmasıydı. Halbuki  biraz yumuşak ve kolay dağılan bir takım görüntüsü veren Arjantin'i, tecrübesi ve inatçılığıyla belki de toparlayacak isim olabilirdi.
Yılın en iyilerini seçerken, bu istikrar abidesini Oscar'larda verilen yaşam boyu başarı ödülü cinsinden bir payeyle anmak gerek.
Futbolu bıraktığında, muhtemelen efsane Faschetti'nin 3 numaralı formasının yanında, Zanetti'nin 4 numaralı forması da emekliye ayrılacak.

2010'un en iyi 11'i

Geçen yıl blogun ilk zamanlarında, takım sporlarında yılın sporcusunu seçmenin yerindeliği konusunda bir şeyler karalamıştım. Fikrimi değiştirmiş değilim, örneğin bireysel performansı tavan yapan ve 2010 yılında Real Madrid'de 48 maçta 45 gol atan Ronaldo'nun elinde kazanmış olduğu hiçbir şey yok.
Yine de illa 2010 yılının futbolcusunu seçmek gerekirse seçimim Xavi olur. Gerek Dünya Kupası'ndaki performansı ve yıl içindeki istikrarı, gerek hayranlıkla izlediğimiz Barcelona ve İspanya milli takımındaki sistemin gerçek anlamda "beyni" görevini üstlenmesiyla bu ödülü hak ediyor bence.
FIFA'nın açıkladığı ilk 3 aday arasında Messi'nin yer almasını yadırgamıştım açıkçası. Eğer dünyanın halihazırdaki en iyi futbolcusunu seçiyorsak, sadık Ronaldo hayranları dışında sanırım kimsenin zaten itirazı olmaz. Ancak son tahlilde bu bir performans ödülü ve bu yıl Şampiyonlar Ligi'nde yarı finale, Dünya Kupası'nda da ancak çeyrek finale kadar gidebilmiş takımlarda yer alan bir oyuncudan bahsediyoruz.
Öte yandan, yok sayılan Sneijder, Şampiyonlar Ligi'ni kazanarak bir sürpriz yapan ve sezonu 5 kupayla kapatan Inter'in sisteminin kilit parçası olmaının yanı sıra, Hollanda'yı da Dünya Kupası finaline kadar götüren ve orta saha oyuncusu olmasına rağmen 5 golle gol krallığına da ortak olan bir isimdi ve adaylar arasında kesinlikle yer almalıydı.
Neyse, bireyleri geçip yılın takımına gelirsek, UEFA'nın sitesinde yaptığım seçimi bu kez mevki kısıtlaması olmadan daha özgür bir biçimde güncellemem gerekirse:
Julio Cesar (Inter-Brezilya)
Maicon (Inter-Brezilya)
Puyol (Barcelona-İspanya)
Lucio (Inter-Brezilya)
Bale (Tottenham-Galler) [Yıl boyunca sürekli bir performans olmasa da bu 11'de yer almayı hak edecek kadar etkileyici bir çıkış, üstelik sol bek kıtlığı da malum]
Sneijder (Inter-Hollanda)
Xavi (Barcelona-İspanya)
Iniesta (Barcelona-İspanya)
Robben (Bayern Münih-Hollanda)
Forlan (Atletico Madrid-Uruguay)
Messi (Barcelona-Arjantin)
Teknik Direktör: Jose Mourinho (Inter, Real Madrid)

Son olarak Türkiye'de uzun yıllardır hasretle beklediğimiz 5. şampiyonun çıkmasına rağmen, genel anlamda hızla geri geri koştuğumuz bir yıl oldu 2010. Yılın en iyi 11'ini yapmak dahi içimden gelmiyor. Sadece üç isimden bahsedeceğim.

Bursaspor takım olarak muhteşem bir performans sergiledi. İstikrarıyla ön plan çıkan ve 33 yaşına kendine milli takımda hak ettiği bir yer edinen Ömer Erdoğan en iyilerin başında geliyordu.

"Türkiye'de kaleci yetişmiyor" klişesinden kurtulduğumuzun açık kanıtı olan, Trabzonspor'un başarısının mimarlarından ve Şenol Güneş'le kendini inanılmaz biçimde geliştiren Onur Kıvrak da bu bahiste yerini almalı.

Fakat bu iki ismin yaında özellikle 2010-2011 sezonunun ilk yarısındaki performansıyla bütün Avrupa'yı ve Almanya'yı kendine hayran bırakan Dortmund'un en önemli oyuncusu Nuri Şahin kesinlikle yerini almalı. Nihayet 2005 U17 Dünya Kupası'nda gösterdiği potansiyeli gerçeğe dönüştürmeyi başardı. Gelecekten biraz umudumuz varsa Türk futbolu adına, ilk sebebimiz o. 

Zehirli rekabet

Olayı duymayan kalmadı ama yine de kısaca ve kelime oyunu yapmaksızın dürüstçe hatırlatmak gerekirse, "26 Aralık 2010 tarihinde Florya Metin Oktay Tesisleri'nde oynanan Galatasaray-Fenerbahçe U17 futbol maçının devre arasında iki takım oyuncuları arasında çıkan kavga esnasında tribünden sahaya inen bazı kişiler Fenerbahçeli futbolculara saldırdı." 

İlk andan beri öfke doluyum şiddetin bu artık şaşırtmayan kanıksanmış haline.  Bir gün bekledikten sonra yazmak istedim bunları, öfkem biraz soğur belki diye düşünerek... Bu bekleyiş, konuyla ilgili gelen açıklamaları etraflıca değerlendirmek açısında da iyi oldu. İtiraf etmek gerekirse Pazar günü Fenerbahçe tarafından gelen resmi açıklama gayet makul ve özenliyken, Galatasaray'ın açıklaması suya sabuna dokunmayan, durumdan neredeyse kendini sıyırmak isteyen bir tarzdaydı.

Olaydaki mağdurların 15-16 yaşında çocuklar olmasını, kendilerinden daha kalabalık bir grup tarafından beklenmedik bir saldırıya uğradıkalrından kendilerini koruyamadıklarını falan bir kenara bırakalım, olayın olduğu yer Galatasaray'ın tesisleri. Üstelik o hak etmeyen ağızlara sakız olmuş, salt Galatasaraylıların değil, ilgili her kesimin saygısını kazanmış; Türk futbol tarihinin yüz akı bir ismin, Metin Oktay'ın adını taşıyan tesisler. Başkan Adnan Polat istediği kadar "yönetime karşı çevrelerin provokasyonu, olay çıkarmak amacıyla tesislere gelen bir grubun yaptığı bir şey, bunu yapanlar Galatasaraylı değil" desin, bir anlamı yok. 105 yıllık Galatasaray camiası öyle ya da böyle misafirlerini koruyacak önlemleri alamadığı için utanç duymalıdır.

Yoksa herkes biliyor neyin ne olduğunu. Bu çocuklara saldıranların, "Galatasaraylı", "taraftar", "sporsever" olarak adlandırılamayacağı, hatta "insan" bile denemeyeceği biliniyor. Aynı şeyler Dereağzı'nda da yaşanabilirdi elbette ama bu gerçek de olayın vahametini azaltmıyor.

Lütfen bırakalım artık "münferit" olayların falanca camiayı bağlamayacağına dair avuntuları; kimseyi tatmin etmeyen, çocuk bile kandıramayacak açıklamaları. Ağaçlara bakmaktan ormanı göremiyor değiliz. Bu bir yangın ve bütün yangınlar tek bir ağacın tutuşmasıyla başlıyor. 

Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti

Herkesin bildiği bir gerçek ama hatırlatmakta yarar var. Neye göe ölçüldüğü bilinmeyen bir büyüklük kavramının rüzgarında, dünyanın en büyük derbilerinden biri listelerinde görünce nedensizce gururlandığımız Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti aslında bu listelerde yer alan Celtic-Rangers, Real Madrid-Barcelona, Boca Juniors-River Plate derbileri gibi sosyal, ekonomik, siyasi veya dini bir temele dayanmıyor. Galatasaraylı ve Fenerbahçeliler hayatın her alanında beraberler, her partide iki takımı da tutan seçmenler var, iki takımın taraftarları da aynı gazeteleri okuyor, aynı yerlerde ibadet ediyor, aynı müzikleri dinliyor. Her takımın taraftarı, hele bugünün kozmopolit, kentleşme sürecini tamamlamaya yakın olmakla birlikte bu sürecin sancılarını yaşamaya devam eden Türkiye'sinde, nüfusun mozaiğinin bir alt modelini oluşturuyor. Yani, taraftar kitleleri arasındaki rekabet sadece spor alanı işin içine girdiğinde ortaya çıkıyor.

Aslında sadece sportif düzeydeki bir rekabetin milyonlarca kişilik kitleleri peşinden sürüklemesi, muazzam bir özellik. Sayılan diğer büyük rekabetler arasında bir ayrıcalık. Aynı zamanda bu iki kulübün Türk sporuna yaptığı katkı için de ciddi bir motivasyon unsuru. Galatasaray ve Fenerbahçe futbolun yanında, basketbol, voleybol, yüzme, kürek, atletizm, su topu, paralimpik sporlar...vs saymakla bitmeyecek branşta temelde birbirlerini geçmek için yaptıkalrı hamlelerle Türk sporunun lokomotifi olmuş durumdalar.

Fakat malesef, bu 105 yıllık rekabeti son yıllarda şiddet sarmalı içinde kaybetme yolundayız. Tribünlerin yarı yarıya bölündüğü günler tatlı bir nostalji, o kadarını bugünün endüstriyel futbolunda beklemek biraz lüks ama tatlı atışmaların, rekabetin güzelliğinin öne çıktığı zamanlar da giderek geride kalıyor. Ezeli rakip, hayatları yolunda gitmeyen birçok insan için nedensiz bir nefret nesnesine dönüşmüş durumda.   Bir insana, çocuk,genç, kadın erkek demeden giydiği forma taşıdığı kaşkol yüzünden saldıranlar var artık.

Benim okuduğum yıllarda vardı, şimdi Kurtlar Vadisi vs. kültürünün de etkisiyle sayıları artmıştır diye düşünüyorum, liselerdeki kerameti kendinden menkul reisler gibi, birey olamamış güdecek koyun arayan çobanlar, kulüp yönetimlerin verdiği tavizler sayesinde stadyumları hakim lumpen kültürün bir uygulama alanı haline getirdiler. Sorumsuz yayınlarla da desteklenerek sporu toplumda yükselen şiddet/nefret kültürüne alet ettik.

Öyle ki, normal hayatta kadınlarla konuşmaktan aciz adamlar, kadınlar basketbol maçında hayatını bu işten kazanan sporcu kadınlara, yüzleri kızarmadan küfür ettiler.

Övünebileceğimiz "ezeli rekabet, ebedi dostluk" mottosunun dostluk kısmını zaten Metin Oktay-Can Bartu dönemlerinde bırakmıştık ama rekabeti de kirlettik.  Sporcular, kendi işlerini yapmaktan ziyade rakibe posta koyarak taraftarın gözüne girdiklerini fark ettiklerinde, saha dışını olduğu kadar saha içini de kaybetik. Bir bulaşmadığımız çocuklar kalmıştı; geçtiğimiz pazar onu da hallettik.

Bir sonraki buluşmaya "intikam" parolasıyla hazırlanan grupların eline bıraktığımız "zehirli bir rekabet" var şimdi yaşadığımız.

Not: İflah olmayan bir iyimser olarak, haftasonu yaşanan bu olaylar belki de bıçağın kemiğe dayandığı noktadır, artık nihayete ermiştir diye düşünmek buna inanmak istiyorum. Bunun gerçek olup olmayacağını anlayabileceğim ilk fırsat bu akşam Abdi ipekçi'deki Galatasaray CC-Fenerbahçe Ülker maçı.  "Okullar olmasa maarifi çok güzel idare edecek" olan bakan misali, maça Fenerbahçe seyircisi alınmıyor...Bu yüzden, olay çıkmayacak:) ve bu maç elbette somut bir gösterge olmayacak. Ama ben yine de bir Galatasaray taraftarı olarak, Galatasaraylıların sağduyusuna inanmak istiyorum. Belki şiddetsiz, küfürsüz bir maç izleriz ve güzel günlere inancımız artar.

19 Aralık 2010 Pazar

Iniesta ve Dani Jarque

Dün akşam Barcelona'nın Espanyol'u yenerek bir derbi galibiyetine daha imza atması, yine rakibini sahadan silmesi, yine 5 gol atarak farklı kazanması haber değil. Uzun zaman sonra kalesinde gol görmesi, hatta Messi'nin bu maçta gol atamaması dahi haber değil. Haber aşağıda, çünkü futbolu biz bu yüzden seviyoruz.
 
 
 
Andres Iniesta oyundan çıkarken Espanyol taraftarlarınca ayakta alkışlanıyor. Sebepsiz bir centilmenlik gösterisi değil, vefaya vefayla verilen karşılık. Iniesta'nın Dünya Kupası'nda attığı golü ithaf ettiği, bu yeni stadda sahaya çıkma fırsatı bile bulamadan göçüp giden çocukluk arkadaşı Espanyollu Dani Jarque için bu alkışlar. Futbolcu olmadan önce "iyi adam" olmanın kıymetini hatırlatan... 

17 Aralık 2010 Cuma

UEFA Avrupa Ligi-Dublin yolu


UEFA Kupası'nın formatının değiştirilerek 5 takımlı, 2 içerde,  dışarda maç oynanan fevkalade saçma grup sisteminin terk edilmesi (darısı Ziraat Türkiye Kupası'nın başına), kupanın kalitesine ve heyecanına bir hayli olumlu yansıdı. Son hafta ununu eleyip, eleğini asmış birçok takım vardı elbette ama heyecanın son haftaya taşındığı gruplarda nefes kesen maçlar izlendi. Gruplarda mücadelenin tamamlanmasının ardından, Şampiyonlar Ligi'nden gelen 8 grup üçüncüsünün de katılımıyla Dublin'de oynanacak final yolunda 32 takımın mücadelesi başlayacak.

Son şampiyon Atletico Madrid'in son maçta elenmesi, toplam 4 İtalyan takımından sadece Napoli'nin, o da son dakika golüyle güç bela, devam edebilmesi, Doğu Avrupa takımlarının çoğu maçta iklim faktörünü de kullnanarak (Lech Poznan, Metalist, BATE, D.Kiev, Zenit) büyük başarı kazanması gibi faktörler öne çıktı.

Gruplardan çıkmayı başaran takımlar şöyle:

A Grubu:
Manchester City FC (ENG)
KKS Lech Poznań (POL)


Bu grubun en önemli olayı şüphesiz Juventus'un elenmesiydi. Birkaç yıldır istikrarsız bir performans çizen Juve'nin elenmesinden ziyade, 6 maçın 6'sını da beraberlikle tamamlamaları bu kupada eşine rastlanmamış bir performans oldu. 1998-99 Şampiyonlar Ligi grubunda ilk 5 maçı berabere tamamlayıp, son maçta Rosenborg'u yenerek gruptan çıkmışlardı. Hatırlanacağı üzere, o grupta Galatasaray A.Bilbao'ya son maçta yenilerek trajik biçimde elenmişti.

B Grubu:
Bayer 04 Leverkusen (GER)
Aris Thessaloniki FC (GRE)

Aris, Rosenborg galibiyetiyle işi son maçta bitirmiş gibi görünse de esasında ilk maç A. Madrid'i İspanya'da yenerek avantajı yakalamıştı. Son şampiyon için nispeten kolay bir grupta beklenmedik ve özellikle Sanchez Flores için düşündürücü bir sonuç oldu.

C Grubu:
Sporting Clube de Portugal (POR)
LOSC Lille Métropole (FRA)

Sürpriz yaşanmadı, beklenen takımlar üst tura çıktı. Sporting fazlasıyla rahat bir performansla lider oldu. Lille ise ikinciliği alırken beklenenden çok zorlandı

D Grubu:
Villarreal CF (ESP)
PAOK FC (GRE)

Villarreal'in liderliği alması zaten bekleniyordu ama ikincilik mücadelesi son maça taşındı. Dinamo Zagreb kendi evinde, gruplara F.Bahçe'yi eleyerek katılan ve oyun yapısı itibariyle tipik bir deplasman takımı görünümüdeki PAOK'a son maçta kaybetti ve Selanik ekibi ilk 32'ye kalmayı başardı.

E Grubu:
FC Dynamo Kyiv (UKR)
FC BATE Borisov (BLR)

Yıllardır Belarus futbolunun tek temsi,lcisi olarak adını duyduğumuz BATE (bir zamanlar Dinamo Minsk de vardı ama şimdi hiç isimleri duyulmuyor), nihayet yılların getirdiği bu tecrübeyle gruptan çıkmayı ve bahar aylarını görmeyi başardı. Esas hayal kırıklığı Van Gaal'den sonra iyice sıradan bir takıma dönüşen AZ'ye ait elbette.

F Grubu:
PFC CSKA Moskva (RUS)
AC Sparta Praha (CZE)

CSKA, vatandaşları Zenit gibi "perfect" çekme şansını son maç rehavetiyle yitirdi fakat grubu baştan sona domine ederek, kupanın da favorileri arasında yer aldığını gösterdi.  Grubun hayal kırıklığını çoğu İtalyan ekibi gibi Palermo yaşadı. Gruptaki esas rakipleri S.Prag'ı evlerinde yenmeyi başaramayınca gruptan çıkmaları hayal oldu. S.Prag da göze hoş gelen tempolu bir futbolla bol gollü maçlar izletti ve gözümde eski günlerdeki gibi sempatik bir takım olarak, benim gözümde gruptan çıkmayı fazlasıyla hak etti.

G Grubu:
FC Zenit St Petersburg (RUS)
RSC Anderlecht (GRE)

6'da 6 yapmak ölçü olmayabilir zira geçen yıl aynısını başaran Salzburg gruptan sonra ilerleyememişti. Fakat bu yıl bunu başaran tek takım olan Zenit, Spaletti yönetimindeki üstün performansını 3 yıl öncesindeki gibi Dublin yolunda giderek geliştirme potansiyeline sahip. Son maçta liderliği garantiledikleri halde AEK deplasmanında da aynı disiplinle oynayarak örnek bir sportmenlik sergilediler. Yunan takımları PAOK ve Aris ile son maçta güldüler ama AEK yerine bu gurpta bu mutluluğu yaşayan son maçta Hajduk Split önünde kazanmasını bilen Anderlecht oldu.

H Grubu:
VfB Stuttgart (GER)
BSC Young Boys (SUI)

Bundesliga'da zor günler geçiren Stutgart'a UEFA Avrupa Ligi ilaç gibi geldi. Tek fireyle rahatlıkla liderliği kaptılar. Şampiyonlar Ligi ön elemesinde göz alıcı bir performans ortaya koyan ve Tottenham'ı da elemenin eşiğine gelen Young Boys da, Getafe'nin vasatın altındaki performansı sayesinde gruptan çıkan diğer takım oldu.

I Grubu:
PSV Eindhoven (NED)
FC Metalist Kharkiv (UKR)

Hollanda'da bu yıl mükemmel giden PSV ,performansını burda da devam ettirince liderliği almakta zorlanmadı. Grubun finali niteliğndeki maçlarda Sampdoria'yı kilitlemeyi başaran Metalist ise sağlam savunmasının ödülü olarak ilk 32'ye kaldı. Şampiyonlar Ligi ön elemesinden gelen Sampdoria ise İtalyan takımlarının genel çöküşünde üstüne düşen rolü oynadı sadece.

J Grubu:
Paris Saint-Germain FC (FRA)
Sevilla FC (ESP)

Kuşkusuz en zevkli ve en çekişmöeli gruptu.  Bundesliga'da tarih yazan Dortmund, son maçta Sevilla deplasmanında, rakibin fazlasıyla profesyonel oyunu ve vakit geçirme taktikleriyle baş edemeyerek beraberliğe razı oılmak durumunda kaldı ve elendi. PSG, son dönemdeki toparlanma çizgisinin devamı niteliğinde bir performansla biraz da sürpriz biçimde namağlup liderliği almayı başardı. Grubun en zayıfı Karpaty'nin elinde ise son maçta almayı başardığı bir puanın tesellisi kaldı.

K Grubu:
Liverpool FC (ENG)
SSC Napoli (ITA)

Sezon öncesinde bu kupanın sorgusuz sualsiz favorisi olarak gösterilen Liverpool çeşitli sebeplerle bu unvanı hak etmenin kıyısına gelebilecek kadar iyi bir performans dahi sergileyememesine rağmen gurbu lider bitirmeyi başardı. Napoli ise beklentilerin altında kaldığı grupta, son maçta Cavani'nin dramatik golüyle turun eşiğne gelen Steaua'nın elinden ikinciliği kaptı.

L Grubu:
FC Porto (POR)
Beşiktaş JK (TUR)

Her şey Bernt Schuster'in kuralar çekildieğinde dile getirdiği, futbolla ilgili kişilerin de ezici bir çoğunluğunun tahmin edeceği şekilde gerçekleşti. CSKA Sofya ve Rapid Wien kurayı dengesiz kılacak kadar güçsüz takılar olsalar da, Türk takımlarının bu sezonki berbat perormansı göz önüne alındığında Beşiktaş'ın disiplinli ve başarılı performansını alkışlamak gerek.

Diğer taraftan, şunu da söyleyeyim. Boas'ın kafasındakinee yakın futbolu oynadığında nasıl etkili olduğunu gördüğümüz Porto, bence kupanın bir numaralı favorisi.

Kura çekimine ilişkin de bir iki kelam gerekirse, Beşiktaş'a ya 2002-2003 sezonunu Pascal Nouma'nın unutulmaz golünü hatırlatan Dinamo Kiev ya da "iyi tanındığı" Portekiz'den açık futbolu seven, kadro kalitesi olarak Beşiktaş'ın altındaki (Arsenal'i yenmiş veya ŞL play-off'ta Sevilla'yı elemiş olsalar dahi) Braga'yı isterim.