31 Ağustos 2012 Cuma

Geri dönüş - Şampiyonlar Ligi


Türk futbolunun Avrupa kupalarında bugüne kadar en başarılı takımı olan Galatasaray, 19 Eylül tarihinde Old Trafford'da Manchester United karşısına çıkarak 6 yıl sonra Şampiyonlar Ligi'ne dönüş yapacak ve Galatasaray taraftarları yıllar sonra orta yuvarlaktaki o yıldızlı bayrağın dalgalanmasından  ve çalan marştan ayrı bir zevk duyacak elbette.



Galatasaray gibi bir takım için 6 yıl çok uzun bir süre. Şampiyonlar Ligi'nde son oynanan ve Galatasaray'ın 3-2 kazandığı Liverpool maçında tribündeydim. Aradan geçen sürede köprünün altından çok sular aktı. Hatta geyiğe vurursak, o gün doğan çocuklar bugün okula başlayacak.

Galatasaray, 2012-13 yılında Şampiyonlar Ligi'nde 11. kez mücadele edecek. Fatih Terim'in de Galatasaray başındaki 6. deneyimi olacak bu. Ünal Aysal yönetimi 2010-11 sezonu sonunda yönetimi devraldığında enkaz halinde olan bir takımın, bugün Şsampiyonlar Ligi'nde Manchester United'ın ardından grubun favorisi konumuna gelmiş olması tabii ki çok olumlu bir tablo ama bunun sürdürülebilir olması için kağıt üzerindeki hesapların gerçeğe dönüşmesi lazım.

Galatasaray'ın Avrupa'da Türk futbolunun bayrağını taşıdığı günler çok geride kaldı. Son 10 senedir "Avrupa Fatihi" unvanını hak ettiğini gösterecek bir performans ortaya konamadı. Bunun en büyük nedeni elbette yönetimden başlayan bir organizasyon bozukluğu silsilesi ve istikrarsızlık. Düşünelim; Galatasaray son Şampiyonlar ligi maçına çıktığından beri çalışan teknik direktörleri bir sayarsak: Gerets, Feldkamp, Cevat Güler, Skibbe, Bülent Korkmaz, Frank Rijkaard, Gheorghe Hagi, Bülent Ünder, Fatih Terim... 5 yıl 9 ayda 9 farklı teknik adam...

Esasında bu tablo çok farklı da gelişebilirdi. Şampiyon takımın üzerine yapılan isabetli takviyelerle (Baros, Kewell, Meira, De Sanctis) iyi bir kadro kurulmuşken, Steaua Bükreş'e Şampiyonlar Ligi ön elemesinde elenmek belki birkaç yılın kaybedilmesine neden oldu. Aslında De Sanctis ve Baros transferlerinin geç kalmış olduğunu düşünürsek, bu hezimet de bir yönetim zaafından kaynaklanıyordu diyerek, Galatasaray'ın o sezon Şampiyonlar Ligi'ne kalmayı başarabilseydi, iyi sonuçlar alabileceğini varsayabiliriz. Zira gayet de bir Şampiyonlar Ligi seviyesinde sayılabilecek Hertha Berlin, Benfica, Metalist'ten müteşekkil gruptan rahat çıkıp, Bordeaux'yu elemiş, Skibbe'yi gönderidkten sonra sebepsiz bir Lincoln krizinin gölgesinde Hamburg'a kılpayı elenerek UEFA Kupası'nda çeyrek finalin kapısından dönmüş bir kadrodan bahsediyoruz.

2008 Ağustos'taki Steaua Bükreş maçı Galatasaray için bir dönüm noktasıydı.

Neticede bu fırsat kaçtı. Aslında bir fırsat da Rijkaard'ın ilk senesinde geldi. 2009-10 sezonunda UEFA Avrupa Ligi'nde iyi bir performans sonrası Atletico Madrid zaferi tabloyu tersine çevirebilirdi. Olmayınca, flaş transferlere devam edilmesine rağmen başarı gelmeyince malum hikayeler, huzursuzluklar baş gösterdi. Sonra da günü kurtarma adına vizyon kaybedildi, hatalar üst üste geldi ve malum hikaye Galatasaray Futbol Takımı, tarihinin en berbat günlerine doğru tepetaklak yuvarlandı.

Dibe vurduktan sonra ayağa kalkmayı ve beklentilerin ötesine geçmeyi başaran Galatasaray için beklenen aşama nihayet geldi. Günümüz futbolunda Şampiyonlar Ligi'nin kulüplerin futbol ekonomisi açısından ne denli önem taşıdığı herkesin malumu. Geçen sezon ayağa kalkan bebeğin, sağlam adımlar atmaya başlaması için bu fırsatı iyi değerlendirmesi şart. 

Şu an itibarıyla bir Galatasaray taraftarının umutlu olmaması için hiçbir neden yok. Özellikle dün çekilen kurada şansın Galatasaray'ın yanında olması da bu umudu arttırıyor elbette. İlk torbadan Manchester United, geçen sene Basel'den elenmenin dersini çıkararak işi sıkı tutacağından rahatlıkla onları birinci sıraya yazabiliriz. Braga, 2. torbadan gelebilecek en iyi takım. 2011'de UEFA Avrupa Ligi'nde finale yükseldikten sonra aynı seviyede kalamadılar. Geçen yıl Beşiktaş'a elenen takımdan güçlü değiller. Son torbadan gelen Cluj ise Basel'i eleyerek sükse yapmış olsa da, önemli yıldızlarını kaybetmiş olan Basel'in geçen seneki başarıyı kazanan ekibin çok uzağında olduğunu unutmamak lazım.

Galatasaray'ın normal şartlarda bu grupta çok fazla zorlanmadan 2. sırayı alması gerek. Fatih Terim'in de uefa.com'a verdiği mülakatta belirttiği gibi, esas önemli olan rakipten bağımsız olarak Galatasaray'ın performansı.



Galatasaray coach Fatih Terim: "Manchester United are a team who everybody must respect. Many years ago, Galatasaray had a success against Man United. I hope we can repeat that. Braga have done a good job in recent years. Football is a serious business and we shouldn’t underestimate anybody. This will be our key principle. We set our target as qualifying from the group long time ago. Matches are won on the pitch. Therefore we’ll prepare in the best way we can to achieve this. I was going to say the same regardless of the teams we were paired with. I don’t rely on luck. I never had. If you don’t put in enough effort, you may finish this group in fourth. Without thinking of the power of our opponents, we have to focus our own game. Let this be a good campaign for whole Galatasaray community. Europe missed Turkey and so do Galatasaray. I hope it will be a long European journey."

Geçen sezonki dört merkez orta sahalı, hareketli hücuma ve prese dayalı oyun temelinde daha zengin hücum varyasyonları içeren bir plan sahaya sürülmeli. Takımın tüm parçalarıyla hazır olmadığı, özellikle Ujfalusi'nin ağır sakatlığı sonrası bu yapıya uyabilecek bir stoper transfer edilmesinin gerektiği görülüyor. Sanırım 1-2 hafta içinde gerek Galatasaray'ı, gerek rakipleri daha iyi biçimde analiz etme fırsatı bulacağız. Diğer yazı da o güne kalsın o zaman.

Şimdi anın keyfini çıkarmalı, yeniden Şampiyonlar Ligi'ndeyiz.

11 Haziran 2012 Pazartesi

Euro 2012: D Grubu

D Grubu: Ukrayna, İsveç, İngiltere, Fransa



Yazıyı öyle bir geciktirdim ki neredeyse ilk maçlara yetiştirmem mümkün olmayacaktı. Neyse ki D Grubu'ndaki takımlar henüz sahaya çıkmadı, ben de bu yazının esas konsepti olan "öngörü" niteliğini kaybetmemeyi başardım.

Evsahibi Ukrayna aslında çektiği kura için kendini şanslı hissedebilirdi; diğer evsahibi Polonya'nın çektiği kura ve  kendilerinin ciddi bir gerileme içinde olduğu hesaba katılmasaydı. Mamafih, Ukrayna turnuvaya ciddi sıkıntılar içinde giriyor. Ülke zaten eski Başbakan Yulia Timoşenko'nun durumu ve Cumhurbaşkanı Yanukoviç'in "otoriter" eğilimleri yüzünden Batı'nın ağır eleştirileri altında. Birçok ülke de siyasi düzeyde turnuvayı boykot edeceğini açıkladı. Turnuva öncesindeki dönem tesislerin yetişip yetişmeyeceği sıkıntılarıyla geçmiş, birkaç ay önce de sokak hayvanlarının turnuvanın bekası için katledildikleri haberleri sosyal medyayı kaplamıştı. Neticede, Ukrayna evsahibi sempatisini haiz değil Avrupa kamuoyunda, futbol takımı bu sempatiyi sahada kazanabilir mi? Tymoschuk ve Shevchenko gibi saygı duyulacak üst düzey profesyonelleri saymazsak zor görünüyor. Neden mi? Çünkü, takım altın yılları geride bıraktı ve Aliev, Garmash gibi isimleri saymazsak kendini yenilenmeyi başaramadı. Futbolculuk kariyerine ne kadar saygı duysak da Blokhin, takımın oyun anlayışını da yenileyemedi. Ukrayna, çok statik ve düz bir futbol oynuyor. Ne bugünün futbolunun gerektirdiği hıza ne de tempoyu kontrol etmelerini sağlayacak pas kalitesine sahipler. Savunmaları da zayıf. yine de oyunun kaderini değiştirebilecek oyuncuları ve üst düzey bir fizik kaliteleri var. İlk maç evsahibi olmanın hevesiyle İsveç önünde alabilecekleri bir galibiyet öngörülen kaderi terse çevirebilir, ama bunun kolay olmadığını düşünüyorum. Sanırım en iyi senaryo, en azından ülke futbolunun efsane ismi Shevchenko'nun kariyerine kendi evinde gollerle veda etmesini dilemek olacak.

İsveç, turnuvaya en iyi 2. kontenjanından geldi. Elemelerde Hollanda yerine başka bir takıma düşselerdi gayet rahat grup lideri olabileceklerinin de sinyalini verdiler. İsveç'i konuşurken İbrahimoviç'i bir kenara takımın bütününü bir kenara koymak lazım. Kaleci Isaakson ve stoper Mellberg'in eskisine göre bir hayli gerilemiş olduğunu görmezden gelirsek, çok iyi bir takım kimyası var karşımızda. İskandinav ekolünün temel özelliklerini taşıyan ve aynı zamanda hızlı ve hücumu seven bir takım. Ljungberg ve Larsson gibi isimlerin Lagerback'ın sıkıcı takımı yerine Hamren'in takımında oynayabilmiş olmalarını isterdim.Ibrahimoviç'i bir parantez açmak lazım demiştim, ondan bahsedelim. Onun milli takımı sahiplendiğini ve kaptan olmanın sorumluluğunu yerine getirmek için çalışacağını biliyoruz, Avrupa'nın en yetenekli 7-8 oyuncusu arasında olduğunu da. Eğer Ibrahimoviç, standardının üzerine çıkıp, kendisini turnuvanın yıldızı yapabilecek, fark yaratabilecek bir performansı sahaya koyabilirse, İsveç hayal ettiğinin çok ötesinde yerlere gidebilir. Son olarak, Elmander'i büyük bir heyecanla izleyeceğimi de belirtmeden geçemeyeceğim.

Grubun babalarına gelince, ilginçtir Euro 2004'te de grubun açılış maçında karşılaşmışlar, İngilizlerin daha iyi oynadıkları maçı Zidane&Henry farkı Fransızlara getirmişti. Fransa, Euro 2008 ve Dünya Kupası'nda yaşadığı ve kabağın çoğunlukla haklı nedenlerle Domenech'in başına patladığı kabusların ardından, teknik adam olarak rüştünü ispat etmiş ve geçen yıl yaşanan ırkçılık temelli tartışmalarda da krizi iyi yöneterek saygınlığını korumayı başaran Laurent Blanc yönetiminde yenilenmeyi başarmış olarak Ukrayna'ya geliyor. Kadro, yedeklerle birlikte düşünüldüğünde derin ve göz kamaştırıcı. Savunma hattı yeterince sağlam, hücumda ise Fransa U17 takımını 2004'te Avrupa Şampiyonluğu'na taşıyan Nasri-Ben Arfa-Menez-Benzema dörtlüsü buluşup yanlarına Ribery'i de almış şekilde karşımızda olacaklar. Blanc, sistemi oturttuktan sonra 20 maçtır yenilmediklerini ve hazırlık maçlarının en sükse yaratan takımı olduklarını da es geçmemek lazım. Fransa, turnuvadaki takımlar arasında oyunun yönünü en efektif ve en hızlı biçimde değiştiren takım. Üstelik bitirici noktada da sağlam isimler var ve özellikle Benzema çok formda. İngiltere'yi yenmeyi başarırlarsa havaya girip finale doğru yürüyebilirler. Şu ana kadar Almanya ve İspanya'yı izlemiş olarak, konuşmak için erken olsa da bu ihtimali göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum.

İngiltere, dünyada hakkında en çok konuşulan, spekülasyon ve dedikodu üretilen milli takım belki de. Bunun temel sebebi "düşman başına" diyebileceğimiz bir medya. Buna karşılık ortada enteresan bir paradoks var. Dünyanın en çok bilinen takımının, Hudgson yönetiminde nasıl bir anlayışla sahada olacağı, neler yapacağı meçhul, tam bir kapalı kutu yani. Üstelik bu kez beklentiler düşük. Turnuva öncesinde bir takımın başına gelebilecek bütün aksiliklerin onları bulmuş olması da cabası. Detaylara girmiyorum, dostum Çetin Cem Yılmaz'ın yazısında en leziz halini bulabilirsiniz. Bu duruma epik bir hikaye yakışır artık. İlk 2 maç cezasından ötürü oynayamayacak Rooney'nin son maçta Ukrayna karşısında son dakika golüyle takımını Çeyrek Final'e çıkarması sonra havaya giren İngiltere'nin finale yükselip penaltılarla kaybetmesi gibi...Umarım en kötü senaryo olup da Fransa ve İsveç'e yenilip evine dönmez İngiltere. Umarım diyorum, çünkü olmayacak bir şey değil.




Share |

8 Haziran 2012 Cuma

Euro 2012: C Grubu

C Grubu: İspanya, İtalya, Hırvatistan, İrlanda Cum.



C Grubu'ndaki takımların kendi aralarındaki istatistiklere bakıldığında, grubun ilginç bir kimyasının olduğu görülüyor. İspanya'nın İtalya'yı uzun süredir yenememesi (Euro 2008'de penaltılarla geçmişlerdi), İtalya'nın Hırvatistan'a karşı galibiyetinin olmaması, İrlanda'nın başında tunuvanın en tecrübeli hocası efsane İtalyan Trapattoni'nin bulunması ilginç karşılaşmaları beraberinde getirecek. Gennellikle yorumlarda grubu İspanya'nın rahatlıkla lider bitireceği, yeni bir şike skandalı ile sarsılan İtalya ile 2.lik mücadelesi yapacak Hırvatistan'ın bir adım önde olduğu, herkesin kadro istikrarı ve bir nevi kulüp takımı olması yönüyle övdüğü İrlanda'nın ise sürpriz kovalayacağı yazılıyor. Bakalım sürpriz olacak mı?

İspanya için fazla söylenecek bir şey yok. 2008 ve 2010'un şaöpiyon takımı ana omurgasını koruyarak geldiği bu turnuvanın da favorisi. Puyol'un eksikliği iyi ve tecrübeli bir stoperden öte, takımın hırs ve yürek açısından geri kalmasına yol açacak. Şöyle bir örnekle somutlaştırırsam; Galatasaray, Bülent Korkmaz'dan çok daha kaliteli stoperler bullabilirdi ama Bülent Korkmaz olmadan UEFA'yı alamazdı. Villa'nın eksikliği ise oyun anlayışı açısından daha büyük handikap. Llorente ne kadar iyi bir santrfor olsa da Villa'nın uyumunu yakalaması zor. Bu noktada, kabus gibi 2 sezon geçiren ve ancak toparlanmaya başlayan Torres'in performansı çok önemli. Şahsen kendisinin dünyanın en iyilerinden biri olduğunu yeniden düşündürecek bir performans sergileyebileceğini düşünüyorum. Aksi halde, Soldado ve Adrian'ın niye kadroda olmadığı daha çok sorgulanacaktır. Del Bosque, orta saha kurgusunu genelde bozmuyor. Xabi Alonso-Busquets bir arada oynadığında ben takımın akıcılığının olumsuz etkilendiğini düşünüyorum. Hücum hattı çok hareketli olan Almanya gibi takımlar dışında bu formasyon yerine Xabi-Xavi-Iniesta ile oynamak ve ileri hattı da Silva-Torres-Mata şeklinde luşturmak daha akla yatkın geliyor bana. İspanya, 2010'da ilk maçını kaybetmişti ama sonrasında kayıpsız Dünya Kupası'na uzanmıştı. Şimdi İtalya'ya yenilseler dahi aynı şekilde toparlayacaklarını, kabus görmeyeceklerini tahmin ediyorum.

İtalya turnuvanın en heyecan verici takımlarından. Avrupa futbolunun klasik "büyüklerinden" biri olmalarına rağmen bu turnuvaya tabir caizse süngüsü düşmüş bir halde geliyorlar. Liglerinin son yıollarda ivme kaybetmesi, bitmek bilmeyen şike skandalları, yıldız yetiştirmekte zorlanan bir ekol ve daha nice sebep İtalya'yı geride bırakıyor. İşte onların da heyecan verici yönü bu noktada başlıyor. Prandelli, gerek bugüne kadar sahaya yansıttığı futbol aklı ve elemelerdeki göz kamaştıran performansla, gerek şike meselesindeki tutumuyla birçok futbolseverin sempatisini kazandı. Elit ligler arasında 3-5-2'nin en sık rastlandığı yerin Serie A olmasından hareketle, Prandelli'nin bu sistemi seçmesi ihtimal dahilindeydi ama muhtemelen orta üçlünün teknik kapasitesine güvenerek 4-3-1-2 oynayacaklar. O bahsedilen "1" (muhtemelen Montolivo oynayacak) Del Piero ve Totti kalitesinin çok uzağında. Diğer yandan savunma hattı da isim isim bakıldığında "savunma" kitabını yazmış bir ülke için zayıf kalıyor. Buffon'un tartışılamz kalitesi bir yana, İtalya'nın kaderini forvet hattının başarısı belirleyecek. Burada iki enteresan öykü var. Sürekli kaybolup gitmenin kıyısından dönen "kötü çocuk" Balotelli ve ağır bir rahatsızlığın ardından sahalara dönen Cassano. İkisi de birbirinden yetenekli olan bu isimlerle yola çıkmak riskli ama birinden biri bile Haziran 2012'nin hikayesinde başrolü üstlenmeye niyetlense, İtalya'yı bulutlatın öteisne taşıyabilir. Şahsen böyle bir hikayeyi okumak isterdim.

Hırvatistan, katıldığı ilk büyük turnuva olan 1998'den beri tarafsız futbolseverlerin çok sevdiği bir takım olagelmiştir. Her zaman hücumu düşünen, teknik yönü ön planda bir ekol olan Hırvatistan'ın Biliç yönetiminde Euro 2012'ye gelen kadrosu da bu yapıda. Bu yüzden turnuvanın gizli favorilerinden olarak gösteriliyorlar. Avrupa'nın en iyi kanat oyuncularından Srna, yetenekli orta saha oyuncuları Modriç, Rakitiç, Perisic ve Krajncar ve hücumda bu sezonun ikinci yarısında Everton'da harikalar yaratan Jelavic, Mandzukic ve Eduardo. Buna mukabil, Kovac futbolu bıraktıktan sonra, bu tür takımlar için hayati önemi haiz çapa rolünde ciddi bir sorun yaşıyorlar. Ayrıca savunma da yeterince güvenilir değil, Beşiktaş'ın gözleri görmüyor diye gönderdiği Gordon ve diğer stoperler fazlasıyla ağır. Bir konu daha var ki, onu da söylemeden geçemeyeceğim. Biliç, belki rock gitaristi olmasından belki de tarzı ve karizmasından bir mit oluşturmuş durumda ama onu o kadar da başarılı bulmuyorum açıkçası. Euro 2008'de Almanya'yı yenerek gruptan çıktılar ama yarı finale gidemediler (tamam çok istisnai bir maçtı ama neticede Türkiye'yi yenemediler) sonrasında 2010 Dünya Kupası'na gruplarını 3. sırada bitirip kalamadılar, 2012 elemelerinde de hiç parlak bir görüntü çizmeyip, play-off'ta Türkiye'yi en kötü haliyle yakalayıp 2008'in intikamını aldılar. Kısacası Hırvatistan bana biraz "overrated" geliyor, bunu da mahcup olmayı göze alarak açıkça söylüyorum. O yüzden     gruptan çıkmakta zorlanacakları kanısındayım.

İrlanda, turnuvanın en yaşlı takımlarından biri. Bunun temel sebebi, Trapattoni'nin hep bildiği oyuncularla, belirli bir düzene sadık kalarak, bir kulüp takımını yönetir gibi bir tarz benimsemesi. Yılların Robbie Keane'i ve zaman zaman parlayan McGeady dışında Premier Lig'in vasat takımlarında oynayan oyuncular takımın ağırlığını oluşturuyor. Kısacası, Euro 2004'te Yunanistan "Rehhagel'in takımı" idiyse, bu takım da  "Trapattoni'nin takımı" olacak. İlk maçta Hırvatistan'ı yenmeyi başarabilirlerse ilginç işlere imza atabilirler. Bu durumda 18 Haziran akşamı Trapattoni için ülkesine karşı ilginç bir sınava dönüşebilir. Unutulmasın Euro 88'de Jackie Charlton, İrlanda'nın başında ülkesi İngiltere'yi yenerek onları kupadan elemeyi başarmıştı.

Gözler belki ölüm grubunda olacak ama bu grubun da ilginç hikayeler vaat ettiği kesin.







Share |

7 Haziran 2012 Perşembe

Euro 2012: B grubu

B Grubu: Almanya, Portekiz, Hollanda, Danimarka



Turnuvanın Ölüm Grubu'na hoş geldiniz. Euro 2012'nin en büyük üç favorisinden ikisini ve Avrupa'nın en iyi futbolcusunu barındıran bir takım burada. Bitmedi, hiçbir grupta üç eski şampiyonlardan birden yok. Dahası, Almanya ve Hollanda arasındaki çetin ezeli rekabet, Portekiz'in 1996'dan beri katıldığı tüm şampiyonalarda gruptan çıkmayı başarması, Danimarka'nın grupta Portekiz'i geçerek lider bitirmiş olması durumu kızıştırıyor.


Normal şartlar altında Almanya ve Hollanda'nın ilk iki sırayı alması bekleniyor elbette. İlk maçı kendi aralarında oynamayacak olmaları da, ilk maçlarını kazanmaları halinde, onlar için bir avantaj. Ancak, ilk maçta olası bir puan kaybı 13 Haziran gecesi Kharkiv'deki randevuyu 1988 veya 1990'ı hatırlatan bir ölüm kalım maçına dönüştürebilir.

Almanya, Avrupa Şampiyonaları tarihinin en başarılı ülkesi ve son finalist. 2066'dan beri gözle görülür bir değişim ve gençleşme süreci geçirerek kafalardaki sıkıcı imajı silip, hızlı ve heyecan verici bir takıma dönüştüler. Euro 2012, bu gençleşme sürecinin şahikası olacak zira Almanya turnuvadaki en genç kadroya sahip. Bugüne kadar bu tür turnuvalarda en genç takımın aynı zamanda en büyük favori olduğuna rastlanılmış mıdır, emin değilim. Almanya, Löw'ün ana çizgiyi bozmadan sürekli zenginleştirdiği bir oyun anlayışıyla hızlı ve iştahlı bir oyun oynuyor. Pas oyunuyla süratli oyunu birleştiriyor, kazandığı maçları çok kolaymış izlenimi vererek kazanıyor. Oyun tarzı bir nevi Real Madrid'e benziyor. Ronaldosuz ve daha kollektif bir versiyonuna. Takımın yıldızı Mesut Özil, hiçbir zaman "one man show" şeklinde sahne almayıp, düzen içinde fark yaratan bir isim. İdeal 11 haricinde Götze, Reus, Schürrle gibi patlamaya hazır genç yıldızlar Almanya'nın en önemli artılarından biri olacak.

Portekiz kağıt üzerinde göz kamaştırıcı bir kadroya ve sağlam hücum silahlarına sahip. Ancak takım uyumunda eksik bir şeyler var. Bence en önemli sorun santrfor eksikliği. Almeida veya Postiga, Nani ve Ronaldo'nun oynadığı bir forvetin tamamlayıcısı olacak nitelikte değiller. Ben Bento'nun yerinde olsam belki Ronaldo'yu kanat yerine santrfor olarak kullanıp, oyunu daha çok kendi alanımda kabul eden ve hızlı ataklara dayalı bir oyun düzeni kurardım. Çünkü Portekiz oyunun merkezini ne kadar ileri taşırsa, savunması o kadar açık veriyor. Bunu önlemek için Veloso, Moutinho, Meireles üçlüsünün bir yandan kendi standartlarının üzerine çıkması diğer yandan da kendi aralarında ve savunma hattıyla uyum içinde oynayabilmeleri gerekiyor. Yine de Cristiano Ronaldo'nun olduğu takım her ana her şeyi yapabilir.

Hollanda hakkında objektif değerlendirme yapmam zor. 1988'in unutulmaz kadrosu beni bu tür turnuvalarda bir portakal müptelası yaptı ve vazgeçmeden onları destekledim. Bu yıl forma bile aldım ama bugüne kadar şampiyonluk göremedim, ayrı. Bu süreçte büyük yıldızlar da gördük vasat kadrolar da. Çoğu zaman göze hoş gelen ve sonuç alamayan bir takım vardı. Van Maarwijk bu döngüyü 2010 Dünya Kupası'nda kırdı. Topa hakim olan ve orta tempolu bir pas oyunun tercih eden yapı 1978'den bu yana Hollanda'yı Dünya Kupası'ndaki ilk finaline taşıdı. Aynı anlayış ve büyük ölçüde aynı kadro devam ediyor ama önemli farklar var. Birincisi o yıl kariyerlerinin zirvesini gören Sneijder ve Robben biraz gerilediler. İkincisi takım 2 yıl daha yaşlandı, Sneijder ve Robben henüz 30'u görmediler ama yine de yaş önemli bir faktör. Avantajlar ise Huntelaar ve Van Persie'nin çok iyi birer sezonu geride bırakmış olmaları. Santrforda hangisi oynayacak merak diyorum. Acaba 2006 Dünya Kupası'nda Van Nistelrooy'un santrdor, Van Persie'nin sol açık oynadığı düzen uygulanabilir mi?

Danimarka'nın kadrosu gruptaki en zayıf ve hücum anlamında en kısır kadro gibi görünse de, uzun yıllardır takımın başında olan bir teknik direktör ve birlikte oynama alışkanlığı olan oyuncuların getirdiği avantajla gruptan çıkmak için mücadele edecekler. İlk maçta Hollanda'dan puan alırlarsa, Portekiz'i yenip bir anda avantajlı konuma da gelebilirler. Sağlam bir savunma hattı olmasına karşın, hücum hattında sıkıntıları olduğunu düşünüyorum. Tüm takım Eriksen'in ayağına bakıyor gibi bir hava var ama bence ne kadar umut vaat etse de Eriksen bir Laudrup değil... Bir diğer konu da kaleci Sorensen’in sakatlığı. Bence Danimarka için avantaja dönüşebilir bu durum, çünkü tecrübesine rağmen maç kurtaran yapıda bir kaleci değil Sorensen. Bu tür fırsatlar, yıldızların doğuşuna yol açabilir, bu yüzden Lindegaard'ı dikkatle izleyelim derim.

Sonuçta keyifli maçlar olsa da bu grupta sürpriz olacağını sanmıyorum. Almanya ve Hollanda gruptan el ele çıkıp, hatta çapraz eşleşmedeki rakiplerini de eleyerek yarı finale giderler gibime geliyor.

Share |

6 Haziran 2012 Çarşamba

Euro 2012: A Grubu

A Grubu: Polonya, Yunanistan, Rusya, Çek Cumhuriyeti



Ev sahibi iddiası az bir takım ise, onun bulunduğu grup tüm takımlar için cazip bir yer haline gelir. A Grubu da Avrupa futbolunun "marka" takımlarından veya turnuvanın favorilerinden herhangi birini barındırmadığı için ilk bakışta biraz renksiz görünebilir. Bu takımlardan herhangi birinin çapraz eşleşmedeki rakiplerini aşıp yarı final oynamaları büyük sürpriz olur.

Ancak yine de birbirine yakın takımların sürprizlere açık mücadelesi keyif verecektir. Bu grupta maçların az gollü geçeceğini tahmin ediyorum. Evsahibi Polonya kendi açısından daha iyi bir gruba düşemezdi. Bu yüzden çıkmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Eleme maçlarında izlemediğimiz için oyun anlayışları hakkında net bir fikrimiz yok. Herkesin bildiği bir Lewandowski var ama o da gerçekten Avrupa'nın elit forvetlerinden biri mi, yoksa sadece Klopp'un makine gibi işleyen düzeninin iş gören bir parçası mı bu turnuva sonunda anlayacağız.

Yunanistan fazla ışık vermiyor gibi görünse de elemelerdeki performansları göz kamaştırıcı. Yine de eskilerin dediği gibi "atan" ve "tutan" iyi olacak düşüncesini benimsersek, takımın en zayıf iki halkası kaleci ve santrforu olduğundan gruptan çıkmalarını zor görüyorum.

Rusya 4 yıl önceki kadrosundan fazla bir şey kaybetmedi ve bahis sitelerine göre de grubun net favorisi. Dick Advocaat iyi bir hoca ama hollanda deneyimi sonrası bu tür turnuvalarda ona güvenmiyorum. Çek Cumhuriyeti'ni yenemezlerse gruptan çıkmalarının zorlaşağı kanısındayım. Zira 2. maçta Polonya ile oynayacaklar. CSKA'lı Dzagoev, potnasiyeli çok yüksek bir oyuncu belki 2008 Arshavin etkisi yaratabilir. O zaman da işler kolaylaşır.

Çek Cumhuriyeti, Avrupa Şampiyonaları'nda hep (Euro 2008'de kırk yılda bir gerçekleşecek bir maçta bize kaybetmelerinin haricinde) beklentilerin üzerine çıkmayı bilmiştir. Fakat bu kez kadroları zayıf görünüyor. Rosicky, Baros, Plasil gibi isimler 2004 standartlarının çok uzağındalar. Yine de savunmaların ön plana çıkacağı bir grubun en iyi kalecisine sahip olmaları büyük avantaj.

Ezcümle, Polonya ve Rusya bir adım önde gibi görünse de, Çek Cum.-Rusya maçının ardından değerlendirmeleri gözden geçirmekte fayda var.

Share |

Euro 2012 geri sayım




Euro 2012'nin başlamasına saatler kaldı. Başlama vuruşunun yapılamsından itibaren kadrolar hakkındaki tüm değerlendirmeler, tahminler, sürpriz adayları v.s. üzerindeki sohbetler susacak, klişe bir tabirle söylersek futbol topu konuşmaya başlayacak.

Son 10-15 günlük dönem hazırlık maçları furyasıyla geçti. Gerek antrenörler kafalarındaki son taktiksel denemeleri yaptığından, gerek oyuncuların akılları "asıl" turnuvada olduğundan futbolseverler için biraz tatsızdı bu süreç. Birçok beklenmedik sakatlık da bu tadı kaçıran unsurlardan biri oldu elbette.

Hazırlık maçlarının bir diğer ilgi çeken noktası da sürpriz sonuçlardı. Almanya'nın İsviçre'den 5 gol yemesi, Hollanda'nın evinde Bulgaristan'a yenilmesi, Rusya'nın İtalya'yı 3-0 ile dağıtması, Türkiye'nin 60 bin hevesli taraftarın önünde Portekiz'i Lizbon'dan Polonya'ya 3-1 mağlubiyetle uğurlaması özellikle şaşırtıcıydı. Ancak bunların hiçbirinin Euro 2012'ye yansımayacağını biliyoruz. Zira turnuvaların atmosferi çok farklıdır ve turnuva takımı olmak başka bir kimliktir. Hele Avrupa Şampiyonları'nın niteliği daha da ilginçtir. İlk maçlardan sonra dahi net bir yargıya varmak zordur çünkü. Euro 2008'de bizim ve Rusya'nın performanslarına bakılırsa dediğim daha net anlaşılır.

Gruplara hakkında düşüncelerimi kısa postlar halinde paylaştım. Son söyleyeceğimi başta söylemem gerekirse, tarihteki en sempatik Almanya'nın şampiyonluğa uzanacağını düşünüyorum. Ben her zamanki gibi Hollanda'nın yanındayım. 13 Haziran'da gruptaki kapışmayı iple çekiyorum. Sürpriz bir takım söylemek gerekirse, ne kadar sürpriz sayılır bilemem ama Fransa'nın kupayı alabileceğini düşünüyorum.

Bu kadar muhabbet yeter, gruplara geçme vaktidir...

Share |

1 Haziran 2012 Cuma

Euro 2012'ye doğru: 17. takım fantezisi



Dünya Kupası veya Avrupa Futbol Şampiyonası'ndaki maçları izlemenin kendisi kadar zevkli olmasa da, turnuvanın başlama vuruşu yaklaştıkça artan heyecan, grup ve takımların değerlendirmeleri, favoriler ve sürprizler hakkında yapılan geyikler vs. de büyük bir keyif.

Euro 2012'nin başlamasına bir hafta kala kadroların da artık kesinleşmesiyle sabırsızlanmaya başladık. Bu süreçte grup ve takımlar hakkındaki görüşlerimi sonraki postlarda yazmaya çalışacağım. Ama bu yazıların öncesinde ufak bir fantezi yapıp, UEFA'ya bağlı ülkelerin vatandaşı olup da bu turnuvaya katılamayacak oyunculardan 23'ünü seçip hayali bir 17. takım oluşturdum.

Bu takımda, kadrolar açıklandıktan sonra sakatlık, formsuzluk, hoca tercihi vs. çeşitli sebeplerle oynayamayacak isimleri Puyol, Ferdinand, Adrian Lopez ..vb. dışarda tutup, sadece ülkeleri Euro 2012'ye katılamayan oyuncuları seçtim ve ülke dağılımını mümkün olduğunca geniş tutmaya çalıştım. 




Kadro aşağıda. Acaba turnuvaya katılma imkanları olsaydı, nereye kadar gidebilirlerdi? İyi bir uyum olursa en az yarı final oynarlardı bence.

Kaleciler:
-Volkan Demirel(Türkiye-Fenerbahçe)
-Thibaut Courtois (Belçika-A.Madrid)
-Craig Gordon (İskoçya-Sunderland)

Savunma:
-Branislav Ivanovic (Sırbistan-Chelsea)
-Stephan Lichtsteiner (İsviçre-Juventus)
-Vincent Kompany (Belçika-Man City)
-Neven Subotic (Sırbistan-B. Dortmund)
-Christian Chivu (Romanya-Inter)
-John Arne Riise (Norveç- Fulham)
-David Alaba (Avusturya- Bayern Münih)


Orta saha:
-Aaron Ramsey (Galler-Arsenal)
-Gareth Bale (Galler-Tottenham)
-Steven Fletcher (İskoçya-Man Utd)
-Nuri Şahin (Türkiye-Real Madrid)
-Arda Turan (Türkiye-Atletico Madrid)
-Gökhan İnler (İsviçre-Napoli)
-Miralem Pjanic (Bosna Hersek-Roma)
-Eden Hazard (Belçika-Lille*Chelsea)
-Marek Hamsik (Slovakya-Napoli)
-Xerdan Shaqiri (İsviçre-Basel*Bayern Münih)

Forvet:
-Edin Dzeko (Bosna Hersek-Man City)
-Dimitar Berbatov (Bulgaristan-Man Utd)
-Marko Vucinic (Karadağ-Juventus)


Dediğim gibi dengeli bir dağılım yapmaya çalıştım. 13 ülkeden oyuncu var. Türkiye, Belçika ve İsviçre'den 3'er oyuncu var. Aslında Burak Yılmaz, Selçuk İnan gibi isimler de yakışırdı ama denge kurdum bir şekilde.

Ben olsam bu takımın ilk 11'ini şu şekilde kurardım:


------------------------Volkan----------------------

Ivanovic------Kompany-------Chivu-----------Alaba

--------------Fletcher---------Nuri-----------------

Hazard-------------------Hamsik-------------------Bale

-----------------------Dzeko---------------------------





                                          Yedek bıraktığım için üzgünüm:)












Share |

13 Nisan 2012 Cuma

"Süper Final" öncesinde




Spor Toto Süper lig’in 34 haftalı bölümü bitti, yarın Süper Final adıyla makyajlanan play-off maçları başlıyor. Normal şartlar altında, yani sezon başından beri yaşanan tüm gelişmeleri yaşanmamış gibi yapmayı başarabilirsek heyecan dozu yüksek ilave 6 maç izleyecek olmaktan şikayet etmemek gerekirdi.


Ancak bu sistemin, aynı zamanda maç programının bu kadar sıkışmasının ve dolayısıyla oyun kalitesinin daha da düşmesinin müsebbibi olan Digiturk tarafından federasyona hafif tehditle karışık kabul ettirildiğini, formatın kulüpler tarafından dahi yeterince tartışılmadan oldu-bitti ile belirlendiğini, birçok belirsizlik ve sakıncanın (burada detayına girmeye gerek yok ama meraklısı için Uğur Meleke’nin yazılarını önerebilirim ) kervan yolda giderken düzeltilmeye çalışıldığını görmezden gelmek mümkün değil.

Bu yıl anlaşıldı ki; uzun süredir uluslararası arenada kayda değer başarı elde edemeyen ve ciddi bir gerileme süreci içindeki Türkiye’de, “futbol ailesi” veya “marka değeri” dendiğinde bir masa etrafında toplanmış ve tek kaygıları mevcut gelir musluklarının kesilmemesi olan kulüpleri temsil eden yönetici topluluğu kastediliyormuş. Bu topluluk gerçek değerinin çok ötesine satılmış ve fazlasıyla şişirilmiş yayın haklarından gelen gelirden mahrum olmamak için her türlü “çözüm” önerisine razıymış. Öyle ki, dünyanın hiçbir yerinde geçerliliği olmayan “şikenin sahaya yansıyıp yansımaması”, “yöneticilerin faaliyetlerinin kulübü bağlamaması” gibi kavramların birini bırakıp diğerine sarılmaktan kaçınmamışlar. Kıt öngörüleriyle, ligin değerini arttıran dolayısıyla onların ceplerini şişiren bütün adımların Türk futbolunun Avrupa’daki yerine bağlı olduğunu kestiremeden, Enver Hoca’nın Arnavutluk’u gibi Türk futbolunu dışa kapatmaktan söz etmekte beis görmemişler.

Masal tarzı anlattım, çünkü hala bunların gerçek olabileceğine hala inanamıyorum.

Play off sistemi de bu kafaların ürünü işte. Türk futbolunun böyle bir şeye gerçekten ihtiyacı olup olmadığı hiç tartışılmadan, geçen yıl Mayıs ortasında ligin bitmesinden Ağustos ayına kadar sözü bile edilmemişken apar topar ortaya konmadı mı bu sistem? Temel nedenini kimse saklamaya çalışmasın. 3 Temmuz sürecinde küme düşme yerine puan silme cezasını uygulatabileceklerini düşündüklerinden, puanı silinenlerin yarışta geride kalmamaları için düşünülmüş bir önlemdi. Bu puan silme cezası senaryosu 26 Ocak kongresinde sahneye konmaya çalışıldı ama samimiyetsizliği baştan belli olduğundan hesap tutmadı.

Ben burada suçlu ilan etmek veya yargılamak peşinde değilim. Peşimde olduğum bu hayattaki en büyük zevkimi doğru dürüst alıştığım gibi yaşayabilmek. O yüzden şike yapıldı, yapılmadı tartışmasına girmeyeceğim, olayın yargı boyutuna da. Sadece birkaç nokta var hatırlatılması gereken:

Konunun halihazırda mahkemede süren boyutu bir kenara bırakılarak Federasyonun ve PFDK’nın çoktan delilleri inceleyip, ilgili herkesin savunmasını alıp kararını bir an önce vermesi gerekirdi.

Bu durum en çok Fenerbahçe’ye zarar veriyor aslında. Bu sezon Fenerbahçe 34 haftayı 2. sırada bitirdi. Süper Final’de de şampiyon olma şansları yüksek. Tartışmasız bir performansla 13 Mayıs günü şampiyonluklarını ilan ettiler diyelim. 15 Mayıs’ta dava sonuçlanırsa ve Fenerbahçe’nin 2010-2011 sezonunda şike yaptığı kararı çıkarsa, dolayısıyla Fenerbahçe’nin küme düşmesine karar verilirse ne olacak? Bir sezonu boşa oynattığınız için hak edilmiş bir şampiyonluğu almış, Fenerbahçe’ye fazladan bir yıl kaybettirmiş olacaksınız. Tersini düşünelim. Diyelim ki Fenerbahçe 2010-2011 sezonuna ilişkin olarak suçsuz bulundu, bu sefer de geçtiğimiz sezonda Şampiyonlar Ligi’ne gitme hakkı gasp edilmiş olmayacak mı? Bunu Fenerbahçeliler bile görüp “öyleyse bizi düşürün” resti çekmişlerdi, hatırladınız mı?

Galatasaray Başkanı Ünal Aysal “bu ateş üfleyerek sönmez” derken bunu kastediyordu esasında. Üfleye üfleye bugüne gelindi, ya sonra… Sorumluluk sahibi olanlar basiretli davranıp ateşe elini süremediklerinden, bugün geldiğimiz konumda çıkmazlardan çıkmaz beğeniyoruz. Daha 6 yıl öncesinde İtalya’da Juventus’un çat diye düşürüldüğünü bilerek unutuyoruz galiba. Bugün Juventus Serie A’da lider. Yani her şey zamanla yerine geliyor aslında, kaybolan adalet duygusu hariç.

Bir ay kadar önceki UEFA Kongresi’nde de konuşulan apaçık gerçekler karşısında kafamızı kuma gömmeden, ucuz pazarlıklar yapmadan, sadece adaleti arayarak, isteyerek Türk futbolunu kaostan kurtarmak için ne yapmamız gerektiği açık değil mi?

Futbol anlatılması zor bir tutku. Kendimi biliyorum, yarın akşam formamı giyip yine geçeceğim TV karşısına, ertesi gün de… Hatta zamanım olursa maçların eleştirilerini de buraya yazmaya çalışacağım. Bu zaafımı yenersem bir gün ya da ben de illallah der ve gözümü boyayan yeşil sahanın arkasındakileri görürsem, geriye baktığımda bu notları düşmüş olduğumu görmek istediğim için yazdım bunları.

Yine de biliyorum, iflah olmayacağım…


Share |

24 Şubat 2012 Cuma

Bir Eindhoven macerası





Aralık ayında UEFA Avrupa Ligi kuralarının çekileceği gün, Trabzonspor’un muhtemel rakipleri arasında üç Belçikalıyı görünce heyecanlanmıştım. Kurada hiçbiri çıkmadı ama Antwerp’e çoğu Belçika şehrine göre daha yakın olan, komşu kapımız Eindhoven’ın takımı PSV ile eşleşti Trabzonspor. Böylece içimdeki uktelerden biri olan “bir Türk takımını bir Avrupa Kupası maçında deplasmanda izleme” şansı için eşimle birlikte yola koyuldum.

Turun seyri daha ilk maçta hatta daha takımlar sahaya çıkmadan anlaşılmıştı belki de. Trabzonspor, Şampiyonlar Ligi deneyimini, oyunu kendi yarı sahasında kabullenen, 11 kişi topun arkasına geçerek mücadele eden ve maçları mümkün olduğunca düşük tempoda geçirmeyi hedefleyen bir anlayışla geçirmiş ve yalnızca 4 gol atmasına ve tek galibiyet almasına karşın grubu 3. sırada bitirmeyi başarmıştı.

Bu oyun planının başarılı olabilmesi için karşınızdaki takımın da oyunu fazla forse edemeyen, topa sahip olup pas yapsa da tempoyu gerektiğinde artıramayan bir takım olması lazım. PSV ise bunun tam tersi özelliklere sahip; topu hızla ileriye taşıyan ve fazlasıyla hareketli kanat oyuncuları sayesinde sürekli hücumun yönünü değiştirip rakip savunmanın dengesini bozan bir takım. Dolayısıyla, siz oyunu kendi yarı alanınızda kabullendiğiniz müddetçe PSV’nin sizi cezalandırma şansı artıyor. Bu hususları aslında Flying Dutchman, Hayatım Futbol dergisinin 20. sayısında çok daha güzel biçimde özetlemiş, serinin önceden fotoğrafını çekmişti. İlk maç da buna paralel gelişti zaten.


    Tribünde tanıdık bir yüz : Kiki Musampa

Biz yine de, Antwerp, Brüksel ve Rotterdam’dan toplanan bir ekiple (son anda iptal etmek zorunda kalmasaydı Trabzonlu bir arkadaşımız da Roma’dan gelecekti) küçük bir mucize umuduyla Eindhoven Philips Stadyumu’ndaki yerimizi aldık. İlk 15 dakika sıradan bir maç gibi geçse de Maertens’in akıl dolu hamlesiyle gelen penaltı ve gol Trabzonspor için maçın devamını bir kabus senaryosuna dönüştürdü.


Maça PSV: Isaaksson/ Manolev, Marcelo, Bouma, Willems /Strootman, Wijnaldum/ Labyad, Toivonen, Maertens/ Matavz, Trabzonspor ise Tolga/Celutska, Mustafa, Giray, Cech/ Zokora, Aykut, Colman/ Henrique, Burak, Olcan dizilişiyle başladı. PSV, dizilişini aslında Fatih Terim’in de milli takımdayken uygulamaya çalıştığı 4-2-4 sistemi şeklinde uyguladı. Burada, Toivonen’in hem forvetteki partneri Matavz ile uyumu hem de orta sahadan aldığı paslarda ideal bir duvar vazifesi görerek takımının hücumda çoğalmasındaki rolüyle kilit bir öneme sahip olduğu açıkça görüldü.


Trabzonspor’un geçtiğimiz sezona göre çok kan kaybettiği, ciddi bir kadro erozyonuna uğradığı açık. Ancak geçtiğimiz sezonun tamamını Colman-Selçuk orta sahası önünde 4 hücumcuyla geçiren bir takımın, kazanmasının dahi yetmeyeceği ve mutlaka 2 gol bulmasının gerekeceği bir maça Aykut-Zokora ikilisinin birinden vazgeçmemesini anlayamıyorum.


Diğer yandan, Trabzon’un bu sezonki en önemli ve hatta yegâne hücum silahı Burak’ı savunmanın arkasına kaçırmak. Ancak rakip savunma öne çıkmıyorsa bir şekilde hücuma yerleşmekte zorlanıyor Trabzonspor. Geriye gömülmenin en büyük handikapı da bu, ileride çoğalamamak. Trabzon’un tek golünün korner sonrası gelişen bir atakla gelmesi ve ceza sahasında 4 Trabzon’lu oyuncunun bulunması tesadüf değil.


Dün de geriden Burak’a şişirilen toplarda Trabzon’un golcüsü yapayalnız kaldı, forveti üçleyen isimlerden ne Henrique ne de Olcan onun pas mesafesine yaklaşabildiler. Burak’tan PSV’nin 4 forvetinin yaptığını tek başına ve sadece kendisine konsantre 4 savunma oyuncusuna karşı yapmasını bekledik durduk. Trabzon’un 4-3-3’ündeki orta saha fazlasıyla ceza sahası önüne gömülüp, forvetin kanatları da langırt oyuncuları gibi taç çizgisi kenarına saplanıp kalınca PSV’nin arayıp da bulamadığı bir ortam oluştu.


Burada Henrique’ye ayrı bir paragraf açmak gerek. 18 yaşında geldiği Hollanda Ligi’nde Heerenveen’de başarılı bir performans sergileyen oyuncunun alışık olduğu bir ülkede, kendisi için vitrin olabilecek bir maçta, hele ilk 11 başlamışken çok daha istekli olmasını beklerdim. Kendisi dün bizim tribünün tam önünde oynadığı için belki bu kadar gözüme battı ama fazlasıyla kayıtsız ve etkisizdi. Bir futbol klişesini biraz değiştirerek söylersek sahada basmadık o kadar yer bıraktı ki… Ortalama 6.000 m2 olan sahanın sağ kanatta 200 m2 lik bir kısmında gezindi durdu.

61. dakika şovu
PSV’nin ilerideki 4’lüsünün beklendiği gibi sürekli yer değiştirerek ve hızlı oynaması Trabzonspor savunmasının dengesini bozdu. Trabzonspor bir türlü oyunu ileriye taşıyamadı. Halbuki, PSV’nin orta sahayı bu kadar hızlı geçmesine fırsat vermemek için maçın başlangıç bölümünde PSV yarı sahasında yapılacak etkili bir pres, Trabzon’un bu kadar mahkum oynamasını engelleyebilirdi.

PSV’de iki gol atan Matavz, ilk yarım saat Trabzon savunmasını dağıtan Maertens, yukarıda sistemdeki rolüne değindiğimiz kaptan Toivonen… hepsi maçın yıldızı sayılabilir. Ama bence PSV adına en büyük farkı yaratan oyuncu Wijnaldum’du. Onu Feyenoord’da daha hücuma yönelik oynarken izlemiştim. Dün Strootman ile birlikte orta ikilide müthiş bir oyun sergiledi. Topu ileri taşıma hızı ve doğru adamla doğru yerde buluşturma konusundaki sezgileri büyüleyiciydi.


Maç sonrası: Hüsran


Neticede PSV hak ettiği bir sonuç alarak turu geçti. Trabzonspor ise, yıllardır erkenden veda ettiği Avrupa defterini bu sezon en azından bahar dönemine taşımayı başardığı için alkışlanmalı. 90’lardan birçok şeyi hatırlamak istemiyoruz ama Öztürk Pekin’in anlatımıyla o Avrupa zaferlerini özledik.




25 Ocak 2012 Çarşamba

26 Ocak 2012- Türk Futbolu için "milat" veya "mevt" vakti



Ben kendimi bildim bileli bu oyunu seviyorum ve bu oyunu sevenlerin kahir çoğunluğu gibi bir takımı aşkla destekliyorum. Ancak, kazanmanın her şey olmadığını, kaybetme ihtimali olmadığında, saygı duyabileceğin rakiplerin olmadığında bu oyunun anlamsızlaşacağını bilerek; adil ve güzel bir mücadeleye tanıklık etmek için seviyorum bu oyunu.

Hayatta kendi yolumu çizerken aklımda kalan cümlelerden en anlamlılarından birinde Camus'nun dediği gibi  "Ahlaka dair öğrenilebilecek ne varsa" içinde barındıran bir oyun olduğunu öğrendikçe her geçen gün daha da çok sevdim. Bu söz esasında "ahlaksızlıkların"  futbolun ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu ifşa etse de pisliklere gözümü kapayarak; "eskiden her şey güzeldi" güzeldi deyip bugüne burun kıvrıldığında veya "amatör ruh"a övgüyle "endüstriyel futbol" eleştirildiğinde dahi umursamadan, iflah olmaz bir iyimserlikle sevdim.

Bu yüzden sıklıkla ortaya atılsa da şike iddialarına inanma eğiliminde olmadım hiçbir zaman. Biraz safça gelecek ama "ben dışarıdan bu kadar seviyorsam, bu işte ekmeğini yiyen bir adam bu oyuna nasıl ihanet eder diye düşündüm".

Türk futbolunda 3 Temmuz 2011 gününden bu yana yaşanan sürece de böyle bakabilirdim aslında. Keşke ilk günden beri bu iddialara inanmıyorum diyebilseydim ama şike iddialarının odağındaki ismin Aziz Yıldırım'ın "kazanmak için her türlü manipülasyona başvurabilecek biri olduğunu" daha önce defalarca ortaya koyduğunu düşününce gönül rahatlığıyla "şike yoktur" diyemedim. Ama yine de bir pislik varsa, vakit geçmeden bunun ortaya çıkacağını, futbol kamuoyunu ikna edecek net kanıtlar ortaya konacağını ve çürümüş elmaların öncelikle kendi camiaları tarafından ayıklanacağını düşündüm. Bu yüzden doğru olan, bir yargıya varmadan önce hukukun temel ilkelerinden biri olan "masumiyet karinesi"ne uygun olarak iddiaların kanıtlanmasını beklemekti.

Ancak 3 Temmuz'dan itibaren yaşananlar olayı bambaşka boyutlara taşıdı. Süreç o kadar kötü biçimde yönetildi ki, Türk futbolunun üzerinde dolaşan kara bulutlar giderek kasvetli ve umutsuzluğun hüküm sürdüğü bir iklime taşıdı bizi. Sorumsuzca yapılan açıklamalar, sonsuz biat kültürü ile fırsatçılık sarkacında ilkesiz tutumlar, TFF yönetiminin basiretsizliği ve tutarsızlığı, maddi çıkarlar sözkonusu olduğunda ilke tanımazlıklarını ortaya koyan kulüpler, gerçeklerin ortaya çıkması için araştırma yapma misyonunu bir kenara bırakıp her iki yönde kışkırtıcılık yapan. Sanki herkes, "halkı futboldan soğutmak için" organize olmuş bir grubun üyesi gibi hareket ediyordu. Kimin neyi temsil ettiğini anlamak mümkün değildi.

Türkiye Futbol Federasyonu, bugüne kadar konuyla ilgili "hiçbir karar almama" kararının ardından, günü kurtardığı yanılsaması yaratacak ancak Türk futbolunun sonu anlamına gelecek bir gündemle, 26 Ocak 2012 günü toplanacak. Basına yansıyan haberlerden anladığım,  yasada ve ceza yönergelerinde yer alan hükümlerin bir defalığına mahsus uygulanmamasına karar verilecek. Bu tabuta son çivinin çakılması demek.

Tabuta çakılan çiviler

Bugüne kadar birkaç tweet dışında bu konuda hiç yazmadım. Ama 26 Ocak'tan önce bazı düşüncelerimi kayda geçirmek istiyorum.

- En başından itibaren devam etmekte olan dava ile TFF'nin ceza süreci birbirinden ayrılmalıydı. TFF, Etik Kurulu'nun raporuna göre ilgililerin savunmasını almalı ve ceza gerektiren bir durum varsa derhal uygulamalıydı. Zira TFF, sadece futbol sahasına ilişkin olaylar hakkında yetkili, oysa sanıklar "organize suç" başta olmak üzere birçok farklı suçtan yargılanıyorlar ve davanın ne kadar süreceği belli değil. Hüküm kesinleşse dahi temyiz aşaması var. X takımı mahkeme kararının ardından düşürdünüz ve ligi başlattınız diyelim Yargıtay kararı bozarsa ne olacak, ligler oynanırken o takımı geri mi alacaksınız? Bir örnek vermek gerekirse, Hagi 2001 yılında G.Birliği maçında hakem Erol Ersoy'a hakaret edip, üzerine yürüdüğü ve tükürdüğü için 5 maç ceza almıştı. Erol Ersoy'un açtığı hakaret davası ise ancak geçtiğimiz yıl sonuçlandı.

TFF'nin imza attığı ikinci yanlış ise Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'nden men edilmesi oldu. Bu konuda TFF, ikircikli bir tutum izledi ve topu UEFA'nın üzerine atmaya çalıştı. Halbuki UEFA, tabir caizse TFF'den Fenerbahçe'ye "kefil olmasını" istemişti. Ortaya garip bir durum çıktı, Fenerbahçe'ye "UEFA'nın şerrinden korkularak" zımnen bir ceza verilmiş oldu ancak TFF kendi ligi için buna cesaret edemedi. Fenerbahçe'nin suçlu olduğuna dair yeterli kanıt yoksa, UEFA nezdinde arkasında durması; yeterli kanıt varsa da kendi liginde de yaptırım uygulaması gerekirdi. Ancak alınan karar Türkiye Ligi'nin değerini düşürmek ve  Avrupa futbol kamuoyundaki kuşkuları arttırmaktan başka bir işe yaramadı.

Tabii bu ilkesiz tutumda bütün kulüpler de TFF ile birlikte ortak sorumluluk altına girdiler. Binlerce abonenin Digiturk üyeliğini iptal etmesi üzerine yayıncı kuruluştan gelecek para musluğunun kesileceğini anlayınca paniğe kapılıp, "önce 2011-12 sezonu başladığı gibi bitecek, sezon içinde düşme olmayacak"" kararını aldırdılar. Bu karar da ayrı bir garabet yarattı. Şöyle ki, Fenerbahçe'nin 2010-11 sezonunda şike yaptığı kanıtlanırsa, 2011-12 sezonunun sonunda düşme cezası alacak. Fenerbahçe, bu sezon aslanlar gibi mücadele etti ve hak ederek şampiyon oldu diyelim.  Bu durumda ertesi sezon bir önceki yılın günahını çekecekler. Adaleti geciktirmek kimseyi tatmin etmeyecek.

Bu çerçevede alınan bir diğer skandal karar da play-off kararı oldu. Hiçbir fizibilitesi yapılmadan, maç takvimini gereksiz yere sıkıştırmak ve 10 takımı 5 ay boyunca pasif durumda tutmak pahasına, sadece olur ya "Fenerbahçe veya Beşiktaş puan silinme cezası alırsa yarıştan kopmasınlar" mantığıyla hazırlanmış bir uygulama normal sezonu anlamsızlaştırdı. Zaten günlerde konuşulan ""puan düşme cezaları play-off'tan önce uygulanacak" hükmü de bu uygulamanın ardındaki amacı açıkça göz önüne serdi.



Burada tüm kulüplerin sorumluluğu var ama süreç boyunca "mazlum" rolünü oynayan Fenerbahçe'nin ilkeli bir duruş sergilemekte gecikmesini de es geçmemek lazım. "Biz şike yapmadık, alnımız açık" tavrını ilk günden itibaren net biçimde ortaya koymak yerine, Aziz Yıldırım tutukluyken en yetkili şahıs olan Nihat Özdemir tarafından yapılan "Taraftarlarımız dekoder alsınlar" (Şampiyonlar Ligi'nden men edildikten 2 hafta kadar sonra) şeklindeki açıklamaya ne demeli? Yine aynı şahıs, "58. madde değişmeli, yoksa Türk futbolu batar" (meali: Fenerbahçe'nin olmadığı ligin yayın değeri düşer, siz de para kaybedersiniz) diyerek aba altından sopa gösterip, Aziz Yıldırım'dan tam aksi yönde bir ayar gelince çark etmedi mi? Şimdi bugün gelen, "yarım puan bile silerseniz ligden çekiliriz" açıklamalarının samimiyetine nasıl güvenilebilir?

Son olarak lig bir şekilde ilerliyorken, "Şike Davası"nın duruşmasının yapılacağı 14 Şubat tarihinin hemen öncesinde, TFF'nin gündemi net olarak belli olmayan Genel Kurul'u 26 Ocak tarihinde toplayacağı açıklandı. Tabii Mehmet Ali Aydınlar ve TFF yönetiminin süreç boyunca herhangi bir konuda karar alma basiretini göstermemesine alışık olduğumuzdan, bu 26 Ocak'ın "karar alma" aşamasında topu Genel Kurul'a atmak isteğinden kaynaklandığı anlaşıldı.

Hesabın doğru yapıldığı TFF ile Kulüpler Birliği ile geçen hafta yapılan toplantı sonunda anlaşıldı. Buna göre, TFF, küme düşmenin uygulanmaması, şikeye karıştığı tespit edilen kulüplerin minimum 12 puan silme cezası alması ve UEFA müsabakalarından men edilmesi öngörülüyor (anladığım kadarıyla Fenerbahçe suçlu bulunursa bu sezon ŞL'den men edilmiş olduğu için 2012-13 sezonunda Avrupa Kupları'nda oynayabileceği düşünülüyor). Böylece güzide kulüplerimiz para kaybetmeyecek çünkü şike yaptığı anlaşılsa da tüm kulüpler hiçbir şey olmamış gibi ligde oynamaya, taraftar da izlemeye devam edecek. Hukuksuzluk, futbolsevmez bir delege güruhunun ellerini indirip kaldırmasıyla vücut bulacak.

Bütün bunlar ortadayken bir de UEFA'nın TFF'nin kararına yeşil ışık yaktığı iddia ediliyor ya, en çok buna gülüyorum. Bu kadar kişinin okuduğunu anlamıyor olmasına ihtimal vermediğimden, bunun da maksatlı bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Yoksa buradan da anlaşılabileceği gibi UEFA özetle, "Tüm sorumluluk TFF'dedir. Ancak şike konusu Avrupa düzeyindeki müsabakalara doğrudan etki ederse UEFA müdahale eder" diyor. Hatırlayalım sezon başında, Başkan Aydınlar, "ligler öngörüldüğü biçimde oynanacak, ceza gerektiren bir durum varsa sezon sonunda cezalar verilecek" açıklamasını yaptıktan 2 hafta sonra Fenerbahçe apar topar Şampiyonlar Ligi'nden men edildi. Bir takımı şike yaptığı ispatlansa dahi kendi liginde oynatacaksın, ama UEFA vizesi vermediğin için UEFA da sana bir şey demeyecek. Bu tek kelimeyle "absürd" bir düşünce, unutmayalım Türkiye, UEFA'nın bir üyesi olarak bazı kurallara tabi ve bunda da "şikeye sıfır tolerans" başta geliyor.

Son olarak bir ara ortaya atılan ama çok şükür taraftar bulmayan iki hususta da düşüncelerimi söyleyeyim. "Yöneticiler ceza alsın ama kulüplere dokunulmasın" düşüncesi eşyanın tabiatına aykırı. Bürokraside de, özel sektörde de hayatın her alanında, idareci, kendisine bağlı bir grup adına yetki kullanan kişidir. Dolayısıyla, yönetici şike girişimini kendi adına değil kulüp adına yaptığından "bağımsız bir sorumluluk" sözkonusu olamaz.

İkincisi de şike ve teşvik primi suçlarının fiil ve teşebbüs olarak ikiye ayrılması. Bu konuda da söylenecek çok söz var ancak bu önerinin ne kadar anlamsız olduğunu Mehmet Demirkol yazısında çok güzel biçimde belirtmişti. Altına imzamı atacağımı belirtmekle yetineyim:

Bitirirken


Güzel bir şey olurken, "Türk futbolu için bir milat" kalıbını kullanmayı çok severiz. Ben de başlıkta milat ya da mevt derken buna atıfta bulunmak istedim. Çünkü 26 Ocak'ta anlaşılan Türk futbolunun yeniden doğuşu ile ölümü arasında bir oylama cereyan edecek.

Maalesef bizim sevgilimiz Türk futbolu yeterince kirlendi. Kendi kendini temizlemesine izin verin. Oyun devam ederken kuralları değiştirmeyin. Bırakın suçlananlar kendilerini savunsun. Kamu vicdanında aklansınlar ya da suçlu iseler cezalarını çeksinler. Küme düşmek camiaları küçültmez. Ülke futbolunu da öldürmez. Juventus örneğini hatırlayın. Daha çok para kazanmak uğruna bu oyunu sevenlere ihanet etmeyin.

Bu blogun 30-40 civarında okuyucusu var ve muhtemelen hiçbir delegeye ulaşamayacağım. Olsun, bulutlara yazmış olayım. Yeter ki, bugün doğan çocukların da ilerde aşkla bağlanabilecekleri takımlarının maçlarına aynı hevesle babalarının elinden tutup gidebilsinler...


Share |

3 Ocak 2012 Salı

Yeni Yıl




Büyük bir çoğunluğumuz takvimdeki değişikliklere haddinden fazla önem atfediyoruz belki. Ben de istisna değilim elbette. Bir yıl bitip yenisi başlarken en büyük hazırlığımız yeni kararlar almak oluyor. Birçoğunu uygulayamadığımız bu kararlar, eğer hayal kurarken haddinden fazla iyimser veya hedef koyarken haddinden fazla iddialı olmuşşak, hayalkırıklıklarına veya sırtlarda ağır yüklere dönüşebiliyor.

Yeni yıl kararlarının bir çoğu hayatı düzene koymaya dair. Yakın çevrem için konuşursam, hepimiz şartlarını oluşturmakta çok az payımızın olabildiği bir düzene ait olmak durumundayız zaten. Ama bu bile kesmiyor, kendi hayatımızın iplerini elimize almak istiyoruz. Zaman bize yetmiyormuş gibi zamanı daha iyi kullanmaya karar veriyoruz. Hayatın kısa olduğunu bildiğimizden bir saniyeyi dahi boşa harcamak istemiyoruz.

Karnı aç olan biri süpermarkete girdiğinde, reyonlardaki her şeyi canı çeker ve arabaya doldurur da eve geldiğinde aldıkları anlamsız ve gereksiz görünür ya, yeni yıla bu iştahla giriyoruz işte. Sonra zaman her seferindeki gibi galip geliyor, düzen bize ağırlığını hissettiriyor, bezginlik ve esasında hiçbir şeyin değişmediği hissi hakim oluyor ve biz yine yaşayıp gidiyoruz günlük hır gür içinde.

Geçen yılbaşında evim başka bir şehirdeydi, şimdi başka bir şehirde, sonunda döneceğim ev başka bir şehirde ve nihayetinde esas memleketim diyebildiğim "arkamdan gelen" şehir ise bunların üçünden de farklı bir yer. Ama buna alıştım, şikayetçi değilim. Sevdiklerinden uzak olmak zor olsa da değişimden, yenilikten korkmadım hiç.

Geçen yılbaşında ne karar aldığımı hatırlamıyorum. Bundan hiçbir kararımı uygulayamadığım sonucunu çıkarmak da mümkün elbette. Bu sebeple, 2012 için de aldığım somut bir kararım yok. Sadece rahat ve kaygısız olabileceğim anların giderek azalmakta olduğunu fark ediyorum. 2012 içinde "30" yaşımı dolduracak olmam da böyle düşünmemi sağlıyor olabilir ama bu yıl çok rahat olmak istiyorum.

Nedense blog yazılarına bu kadar uzun ara verdikten, hatta 2011 yılında neredeyse hiç dokunmadıktan sonra böyle kişisel bir yazıyla başlamak istedim. Fark ettim ki ne zaman aklıma bloga uzun süredir bir şey yazmadığımı düşünsem, kendi kendime sudan bahaneler uyduruyorum. Halbuki kimsenin umurunda değil benim yazdıklarım. Geriye dönüp baktığımda, kendi izlerime bakmak için zamanda bıraktığım kırıntılar buraya yazılan sözcükler.

Madem bu yıl rahat olmak istiyorum dedim, daha çok iz bırakmalıyım kendim için. Bu yüzden kimseye naz yapmaya gerek yok, başlıyorum işte.

Share |

27 Mayıs 2011 Cuma

Dibe vurulan bir dönemin ardından, taze bir başlangıç


2010-2011 sezonu tüm Galatasaraylılar için unutulmak istenen bir sezon olarak “hatırlanacak”. Hatırlanacak, çünkü unutulmaması lazım. Çünkü Galatasaraylılar olarak her hafta bir öncekinden daha fazla kızdığımız, hayal kırıklığına uğradığımız, utandığımız bir dönem yaşadık. Daha kötüsü olamaz dediğimiz her seferinde, daha kötüsü başımıza geldi.

Bütün bunların miladının 2008 sezonunda kazanılan şampiyonluk olduğunu “Hayalden Uyanış” yazımda uzun uzun anlatmıştım. Daha sonra Galatasaray’la ilgili tek bir yazı yazmışım, 15 Kasım’da Manisa maçından sonra. “Çöküş” başlığını koyduğumda herhalde ben de artık dibe vurduğumuzu ve daha kötü olamayacağını düşünecek kadar naifmişim. Aradan geçen 6 ayın her günü beni daha çok yanıltmakla geçti.

Bahsettiğim Manisa maçından sonra 9 G, 3B, 10 M almış, tek umut sayılan kupada gruptan çıkar çıkmaz elenmiş, ligin ilk 5 sırasındaki takımlardan puan alamamış (Fenerbahçe deplasmanındaki 0-0 daha önceki haftalardaydı), ligi tarihinde ilk kez eksi averajla bitirmiş, tarihinin mağlubiyet rekorunu kırmış v.s. birçok istatistik verip somut bir tablo ortaya koymak mümkün. Ama bence rakamların ifade ettiğinin ötesinde bir yıkım sözkonusu. Tüm camiaya hakim olan bir yılgınlık ve umutsuzlukla anılacak yaşanan günler.

Bütün sportif başarısızlıklara rağmen, yine de Türk Telekom Arena’nın açılışı yeni bir hava estirebilir, unuttuğumuz hevesleri hatırlatabilirdi. Bilakis, keşke açılmasaydı dedirtecek bir felakete sahne oldu 15 Ocak akşamı. O gün ve sonrasında yaşananlarla Galatasaraylılık onurunun ayaklar altına alındığına tanıklık ettik, utandık.

Bu konuyla ilgili bir şeyler yazmayı defalarca denedim, öfkeme hâkim olamamaktan korktum, erteledim. Erteledikçe öfkem soğumaktan ziyade arttı. Zaten gerekli duruşu sergileyemeyen yönetim de bu vebalin altında ezildi. Maalesef, “bari giderken olumlu bir izlenim bıraksınlar” yönündeki beklentiler de boşa çıktı. Olaylı mali kongre, mahkemeler, seçim süreci ve yeni yönetim.

Şimdi taze bir başlangıç fırsatı var Galatasaray’ın önünde. Ünal Aysal, gönlümüzdeki, hayalimizdeki başkan değil belki. Yönetiminde de benimsemeyeceğimiz, burun kıvıracağımız insanlar olabilir. Fakat şu bir gerçek ki Genel Kurul’un büyük bir teveccühüne mazhar olmuş, çok az adaya nasip olacak (totaliter başkanlar hariç) bir oy oranıyla seçilmiş bir yönetim kurulu var Galatasaray’ın başında.

Kendi adıma Ünal Aysal’ın arkaik para babası başkan tiplemesiyle Aziz Yıldırım gibi tek adam tipi arasında bir yerde kendini konumlandıracağından endişem vardı. İlk günlerinin beni haksız çıkarmasından çok memnunum. Profesyonellik ve kurumsallaşma vurgusu yapması, bir yandan başarı sözü vermekten çekinmezken bir yandan konuşmadan önce düşünen bir plan adamı izlenimi vermesi en önemlisi taraflı tarafsız herkesin sevgisini olmasa da takdirini toplayacak bir Galatasaray beyefendisi izlenimi vermesi yeterince umut vaat ediyor.

Çok zor görünse de basketbol takımının mükemmel geçirdiği sezonu şampiyonlukla taçlandırması, yeniden ayağa kalkmanın alameti olarak tüm camiaya aradığı morali kazandıracak.

Herkesin gözüyse elbette futbolda. Futbol takımının yaz dönemini nasıl geçireceği, yeni sezona nasıl gireceğinin de cevabı olacak. Fatih Terim seçimini çok isabetli buluyorum; düşüncelerimi etraflıca ayrı bir yazıda açıklayacağım. Sessiz ve profesyonelce bitirilen Selçuk İnan ve Elmander transferleri de yönetimin hanesine başarı olarak yazılacak. Tüm camianın beklentisi, Başkan’ın da telaffuz etmekten çekinmediği “başarı” kelimesi de futbol takımının silkinip ayağa kalkması yönünde.

Son tahlilde bir Galatasaraylı olarak futbolda başarıyı elbette istiyorum. Fakat bunun ötesinde, öncelikle herkesin Galatasaray’a gıpta ettiği günleri geri getirmelerini, Galatasaraylı olmanın saygınlığını yeniden kazandırmalarını bekliyorum. Umudum var.

30 Mart 2011 Çarşamba

Türkiye-Avusturya: 2-0 - Oyunbozan takımdan oyun kuran takıma

Euro 2012 elemelerinde kuralar ilk çekildiğinde rahatlıkla yanına 3 puan yazabileceğiniz, ama Azerbaycan'a yenilen bir takım olarak tereddüt içinde çıkmak durumunda kalınan kritik Avusturya maçı kayıpsız atlatıldı.

Uzun süredir özlediğimiz yeni yüzler, kazanma arzusu ve hırs (Volkan'ın penaltıyı kurtardıktan sonra abartılı biçimde gösterdiği üzere), kim ne derse desin Türk futbolunun tek gerçek "starı" Arda'nın sahalara dönüşü ve şık golü, milli takımı kendi insanına antipatik gösteren hakeme itiraz, gereksiz sinir vs. gibi görüntülerin sergilenmemesi gibi birçok olumlu noktanın yanı sıra zayıf bir rakibe karşı yeterli sayıda pozisyon üretilememesi, düşük tempoda fazla sayıda yan pas yapan bir oyun anlayışı, sol bekte Hakan Balta'nın düşük formuna rağmen hala birinci alternatif olması (gerçi bu maçta iyi oynadı), herkesin üzerinde konsensüs sağlayacağı etkili bir santrforumuz olmaması gibi olumsuz hususları birleştirince kamuoyunda oluşan genel kanı "kazanmak güzel ama oyun tatmin etmedi, Belçika önünde işimiz zor" şeklinde özetlenebilir.

Yukarıda saydığım olumsuz hususlar içinde belki de en dikkat çekici olanı, milli takımın tempoyu yeterince yükseltememesi ve baskı kuramamasıydı. Bunda yağmurun sahayı ağırlaştırması ve maçı kazanmak zorunda olma psikolojisinin getirdiği temkinlilik hali de etkiliydi ama esas sebep Hiddink'in idealindeki oyun anlayışının henüz emekleme sürecinde olmasıydı.

Bu son saptamayı biraz açmak gerekirse, Hiddink ilk geldiğinde onun bir "formasyon/diziliş" hocası olmadığını, ziyadesiyle pragmatist bir anlayışla kendi idealindekini yerleştirmeye çalışmak yerine, mevcut malzemeden en iyi verimi almaya öncelik verdiğini söylemiştik. Bu bağlamda, bence Hollandalı hoca eleme grubunu biraz hafife aldı ve temelini Euro 2008'de muazzam başarı gösteren oyuncuların oluşturduğu ekibin Almanya'nın ardından hiçbir sorun yaşamadan rahatlıkla ikinci olabileceğine inandı. Kaybedilen Almanya ve Azerbaycan maçından sonraki tavrı da bunu doğrular nitelikteydi. Zira, Azerbaycan maçında tabiri caizse Hiddink damdan düştü ve kendine geldi. 2014 için öngördüğü yumuşak geçişi hızlandırma kararını aldı. Türkiye'de daha çok maç izlemeye ve özellikle Avrupa'daki Türk asıllı oyuncularla daha yakından ilgilenmeye başladı, riske girip kendi takımını oluşturma stratejisiyle Aurelio, Tuncay, Halil gibi oyuncularla yollarını tamamen ayırdı. Kısacası bir Azerbaycan'dan sonra dönemine girildi.

Bu yeni oyun anlayışı, 4-2-3-1 dizilişinde, top rakipteyken tüm takımın topun arkasına geçtiği ve orta sahanın beşlendiği, hücumda ise orta sahada hareketli üçgenler oluşturup bol pas yaparak, kanat oyuncularının yaratıcılıklarından yararlanarak pozisyon bulmak. Hiddink özelinde bakarsak Euro 2008'in Rusya'sının bir başka modeli. Hatırlarsanız o takım yarı finale şansla veya Euro 2004'teki Yunanistan gibi "kilit" futboluyla değil, Hollanda gibi bir takımı ezici bir oyunla yenerek erişmişti. Bu anlayışta olmazsa olmaz bazı unsurlar var:

1) Orta saha oyuncularının teknik kapasitelerinin yüksek olması,

Selçuk İnan, Nuri Şahin ve önlerinde oynayan Mehmet Ekici çok yüksek teknik kapasiteye sahip oyuncular. Şöyle düşünelim, duran topları Mehmet ekici kullandı dünkü maçta. Fakat Selçuk Süper lig'de, Nuri de Bundesliga'da kendi takımlarının duran toplarını çok etkili kullanıyorlar. Yalnız bu nokta bile kalitenin yükseldiğini kanıtlıyor. Bu üçlü birlikte oynamaya alıştıkça pas trafiğini daha "ezbere" yapmaya başladıkça daha etkili olacaklarına şüphe yok.

2) Sağ ve sol beklerin hücuma katkısı,

Bu konuda Avrupa'nın en ayrıcalıklı takımlarından biriyiz. Dün de Gökhan Gönül maç içinde çok fazla bindirme yapmasa dahi, bir pozisyonla farkını gösterdi. Milli takımın alternatifsiz birkaç isminden biri.

Aynı şeyi sol kanat için söyleyemiyoruz ne yazık ki. Bu sezon Galatasaraylıların saçını başını yolduran Hakan Balta'yla bu oyun anlayışını sürdürmek olanaksız. İsmail bu konuda Hiddink'in güvendiği bir isimdi ancak hala eksiklerini tamamlama konusunda bir adım atamadı. Aslında benim kafamda bu pozisyon için uzun zamandır Caner Erkin ismi var ama o da bu sezonki performansıyla resmen dibe vurdu. Yine yukarıda bahsettiğimiz model takıma atıfta bulunalım ve "Zhirkov'umuzu arıyoruz" diye bitirelim.

3)Atak yönünü değiştirerek rakip savunmayı zorlayacak diyagonal paslar,

Bu daha çok oyunun içinde gerçekleşen ve rakibi tabir caizse açık düşürmek için kullanılacak bir silah. Dün bunu özellikle Selçuk ve Arda birçok kere denedi. En belirgin olanında Selçuk sağda kaçan Mehmet Ekici'yi mükemmel gördü ve onun ortasında Burak'ın kafa vuruşuyla net bir pozisyon yakalamış olduk.

4) Kolay adam eksilten bir hücum oyuncusu,

Bu maddeye sığdırılamayacak kadar çok söz var onun için söylenebilecek. Ama milli takımı farklılaştırdığı, o olmadığında hücum gücümüzün yarısından fazlasını kaybettiğimiz, topu eveleyip geveleyen ve pozisyona giremeyen bir takıma dönüştüğümüz aşikâr. Arda Turan'dan bahsediyorum. Maalesef bu sistemde alternatifi yok ve bizim kurtulamadığımız linç kültürünün kurbanı etmeye devam ediyoruz onu. Umarım en başta kendi kıymetinin farkına varırı, sonrasında biz de ona hak ettiği değeri vermeye başlarız. Hiddink de açıklamalarında başrolde ona yer veriyor. Model takımımızda Euro 2008'de mükemmel oynayan, yorumcu Rıdvan Dilmen'e “Kaka'dan iyi” dedirten Arshavin'i hatırlayalım. Arda'nın zihni yapısı dışında bir eksiği olduğunu düşünmüyorum.

5) Sürekli hareket halinde olan, orta sahayla pas alışverişi yapabilecek, dikine kaleye gidebilecek bir forvet

Zurnanın zırt dediği yer burası. Hakan Şükür'ün varlığı Türk futbolu için bulunmaz bir şanstı. Şimdi literatüre "Hakan Şükür tipi çağdaş forvet" tanımını sokmuş bir nesil olarak her forvette onu arıyoruz. Gol atsın, pres yapsın, kafa vursun, top indirsin, duvar olsun verkaç yapsın, yorulmasın... Hakan Şükür bunların hepsini yapıyordu ama artık elimizde ondan olmadığına göre bu sisteme en iyi uyacak adamı bulmalıyız. Ayrıca, çağdaş forvetin tanımının da değiştiğini, hem kuvvetli, hem süratli hem de dripling becerisi yüksek santrforların (Drogba) ön planda olduğu bir dönemdeyiz. Semih bu kriterlerin ancak birkaçına uyuyor. Geniş alanda tek forvet olarak başarılı olur mu şüpheli. Burak da gayretli, kuvvetli ancak pas alışverişinde sıkıntı var. Bu durumda sistem için en ideal aday güneş gibi parlayan Cenk Tosun. Oynadıkça olgunlaşacak ve Hiddink'in ideal 11'indeki yerini alacak. Bu arada, her şeye rağmen Mevlüt Erdinç'in de iyi bir alternatif olarak denenebileceği kanısındayım.

Bu maddelere yenileri eklenebilir elbette. Hiddink'in maçtan sonraki "Hala öğrenme sürecindeyiz. İlk yarım saati beğendim" şeklindeki açıklamalarında "Arda çok özel bir oyuncu" ifadesi (4. madde) ve Cenk Tosun'un nasıl işler yapacağını merak ettiğini belirtmesi (5. madde) bu konuda yeterli ipucunu veriyor. Açıklamaların satır aralarında en dikkat çeken ise "Daha kontrollü olmalıyız" şeklindeki cümle.

Buradan hareketle artık milli takımın nasıl bir yolda ilerleyeceğini anlamak mümkün. Bugünü bir emekleme olarak kabul edersek, takım üç ay sonraki Belçika maçında yürüyecek, olası bir ikincilik ve play-off aşamasında ise koşacak duruma gelmek zorunda.

Türk futbolunda temel bir ayrım noktasına geliyoruz. Milli takımın yeni yeni başarıya ulaşmaya başladığı 1990'ların ikinci yarısından itibaren, potansiyeli fark edip daha iyisini yapabileceğimize inandığımızdan, "ne eksik?" sorusuna verilen klişe cevapların başında "bizim bir ekolümüz yok" ifadesi geliyordu. Buna kafa oyran yorumculardan benim hatırladığım Mehmet Demirkol, son derece haklı sebeplerle bizim ekolümüzü "oynatmamaya dayalı kaos futbolu" olarak tanımlamıştı. Bu tanım çoğunluk tarafından benimsendi. Euro 2008'den sonra Uğur meleke'nin sık sık atıfta bulunduğu gibi "otobüse binmeden maçı kaybetmiş sayılmayan" "comeback kings" karakteri buna eklendi.

Esasen ligimizde de kaos futbolu oynanıyor. Ligi hafife alarak buraya gelen ünlü teknik direktörlerin ve futbolcuların sertlikten yakınmalarının temel sebebi bu. Bursaspor geçen yıl temelde bu oyunla şampiyon oldu. Ancak sıkıntı bu yılki Avrupa kupalarında Türk takımlarının sergilediği rezalet performansla ortaya çıktı. Kaos futbolu bugünün dünyasında konvertibl değil. Yani salt oynatmamak yetersiz. Burada fizik gücünün yüksek olmasının yetmediği, ortalam üstü kalite ve oyun disiplinini harmanlayabilen takımların büyük yıldızlara sahip olmasalar bile başarıya ulaşabildikleri bir çağ yaşıyoruz. Buna da verilebilecek en iyi örnek Ukrayna takımları Shaktar ve Dinamo Kiev.

Futbol anlayışları sonsuz bir döngü gibi. "Teknik kapasite yetmez fizik gücü ayırt edici özellik" noktasından, herkesin koşmasının şart olduğu tekniğin ve en önemlisi hızın farklılık yarattığı bir çağa geldik. Daha önceleri yani büyük turnuvalara katılmanın hayal olduğu dönemlerdeki başka bir klişe de "teknik kapasitemiz yüksek ama disiplinimiz yetersiz" ifadesiydi. Şimdi, belki de ilk kez teknik kapasitesini, olgun bir oyun anlayışı ve çağdaş bir sistemle birleştirmeye çalışan bir takım var karşımızda. Bu saygıdeğer çaba için Hiddink'e destek olmamız gerektiğini düşünüyorum.