6 Nisan 2010 Salı

8 numaralı forma karizması-I



Forma numaralarının 1-99 arasında değişmesi futbolun küresel bir endüstriye dönüşme sürecinde önemli bir basamak. Dev kulüplerin gelirlerinde en önemli paylardan birini forma satış gelirleri aldığından, bir numaranın kariyeri boyunca bir oyuncuyla özdeşleşmesi daha isabetli bir satış stratejisi olarak görülüyor. Hatta bu numaralar, oyuncuların şahsi gelirlerini arttırmalarında da önemli bir unsur, Anelka-39 örneğinde gördüğümüz gibi.



Aslında bu adet yokken de hemen her oyuncunun özdeşleştirildiği bir forma numarası vardı. Zaten 1’den 11’e sıralanan numaralar genelde belli bir mevkiyi temsil ettiğinden, 10 numaralı süper yıldızlar, 9 numara giyen fırsatçı santrforlar, 7 numaralı şık sağ açıklar ve 11 numaralı süratli sol açıklar ön plana çıkıyorlardı.

8 numaranın durumu ise biraz daha farklı hatta ayrıksı bile denebilir. Benim futbol aşkına tutulduğum ilkokul yıllarımı hatırladığımda 8 numara dendiğinde aklıma iki isim gelirdi: Cevat Prekazi ve Rıdvan Dilmen. (Onların yanı sıra üçüncü olarak da bana futbolu sevdiren Hollanda’nın, Milan’da da buluşan müthiş üçlüsünün şu anda İstanbul’da ikamet edenini de saymak mümkün).


Bu ikili, 1980’lerin sonuna özellikle de 1988-1989 sezonuna damga vurdular. O yıl, Galatasaray Avrupa’da hayallerin ötesine geçerken, Prekazi yalnızca Monaco maçında attığı golle değil, tekrar tekrar izlenip Galatasaray’ın “unutulmayan maçlar” DVD’sindeki yorumlarıyla da birleştirildiğinde iyice anlaşılan saha içindeki akil adam ve gizli lider rolüyle hafızalarda unutulmaz bir yer bırakırken; Türk futbolunun yetiştirdiği belki de en “özel” futbolcu olan (en yeteneklisi ya da en kariyerlisi olmadığı açık ama bugüne kadar onun stilinde başka hiçbir futbolcuyu izlemediğimiz de ortada; bu yüzden bu kelimeyi tercih ettim) Rıdvan, Fenerbahçe’yi 103 gollü tarihi bir rekora koşturan lig serüveninde takımı uçuran isim olmuştu.

Bence bu iki oyuncuyu tanımlayabilmek için kullanılabilecek kavram, oyun zekası ve bu zekanın maçın herhangi bir dakikasında aniden parlamasıyla ortaya çıkan “eksantriklik” olabilir. Çünkü ikisi de akla gelmeyecek hareketleri doğru zamanda yapmayı bildiklerinden, rakibi şaşırtmak mümkün oluyordu. Yoksa hakikaten Köln’de o mesafeden vurmak akıllı bir adamın değil, eksantrik bir adamın işi. İlginç olan aynı dönemde ezeli rakip Beşiktaş’ın 8 numarası kaptan Rıza’nın ise tam terinse olabildiğince “düz” bir oyuncu olmasıydı. Tabii hakkını yememek lazım “atom karınca” uzun vadede bir takım için daha güvenilir ve iniş çıkışları olmayan istikrar abidesi bir futbolcuydu.

8 numara karizmasının 80’lerin sonunda bir çocuğun beyninde bıraktığı izler böyleydi. Yaklaşık 20 yıllık bir atlamayla 8 numara bugün benim için ne ifade ediyor, 2. kısımda da ona değineceğim.




30 Mart 2010 Salı

Şampiyonlar Ligi çeyrek finaller-I

Hayatımda geçen haftayı kişisel zevklerime hiç vakit ayırmadan geçirdiğim için bugün Şampiyonlar Ligi çeyrek final maçlarını başlayacağını öğrenince garip hissetim kendimi, "ne kadar çabuk?" diye sordum. Tabi bir hafta ara vermeleri gayet yeterli hatta bazı takımlar 3 hafta sonra dönecekler Devler Ligi arenasına.

Çeyrek finallerin en ilginç eşleşmesi çoğu futbolsevere göre Arsenal-Barcelona maçları olacak. Gerek Henry-Arsenal ve Fabregas-Barcelona ilişkisi olsun; gerekse Arsenal'in oyun yapısının biraz biraz Barcelona'yı andırması olsun bu eşleşmeyi ilginç kılan birçok faktör var. Ama bu maçla ve Inter-CSKA maçıyla ilgili yorumlşarımı yarın yazacağım.

Lyon-Bordeaux maçı her türlü sonuca sahne olabilecek bir maç gibi görünüyor. Neticede kazanan Fransızlar olacak yarı finalde garanti bir takımları var. Bordeaux genel olarak daha dengeli ve sakin bir takım görüntüsündeyken, Lyon zaman zaman ilginç patlamalar yapabiliyor. Real önündeki performanslarıyla maksimuma ulaştılar ama bu durum, o maçların altındaki bir performansın Bordeaux'yu elemeye yetmeyeceği anlamına gelmiyor elbette.

Benim heyecanla beklediğim eşleşme ise Bayern-Man Utd eşleşmesi. Hemen herkes kuralar çekildikten sonra geçen sezonki finalin tekrarının yaşanmasının yolunun açıldığı yorumunu yaptı. Man Utd'a oldum olası sempati beslemiş değilim ancak Ferguson'un başarılarına her zaman saygı duydum. Ayrıca, Messi'nin son dönemdeki insanüstü performansı sayılmazsa yılın en iyisi olduğunu düşündüğüm Rooney faktörü de ibreyi İngilizler yönüne döndürüyor.

Ancak burada birkaç defa Bayern'e methiyeler düzen yazılar yazdım, arşivde duruyor saklayacak değilim. Bu eşleşmede onların çok kolay teslim olmayacaklarını düşünüyorum. Özellikle Robben-Evra kapışmasını izlemek çok keyifli olacak. Bayern son dönemde ligde sallantılı bir dönem geçirmekte, ancak aynı dertten Inter de muzdarip, bu yüzden bunun üst üste alınan başarılı sonuçların ardından,Şampiyonlar Ligi'nde de iyi bir konuma gelinmesinin ardından yaşanan bir konsantrasyon sorunu olabilme ihtimalini de gözden kaçırmamak gerek. Bayern, Man Utd.'ı elemek istiyorsa sadece Ribery ve Robben'in teknik kapasitesine güvenerek bunu yapamaz, başta van Bommel ve Schweinsteiger olmak üzere iki maçta da orta sahanın kontrolünü kaybetmeden, Man Utd'ın Fletcher ve Park gibi oyuncuların kıvılcımını yakabileceği ani tempo parlamalarına derhal karşılık verebilmeleri şart. Bir şart daha var ama onu yapabileceklerinden emin değilim: Rooney'e dikkat etmek.

Aslında bunu kuralar ilk çekildiği gün yazmalıydım ama bugüne denk geldi: Mantığım böyle demese de gönlümden Inter-Bayern finali geçiyor. Bakalım...

Total futbol neden olamıyor?


Turkcell Süper Lig'de mücadele eden takımlar arasında kadro değeri olarak en üstteki takım şüphesiz Galatasaray. Aynı şekilde kariyer, başarı ve uluslararası prestij bakımndan Frank Rijkaard ile rekabet edebilecek bir teknik direktör de yok. Bütün bunlara rağmen takım ligde 4. sırada, Türkiye Kupası'ndan ve UEFA Avrupa ligi'nden beklenenden çok erken elenmiş ve şampiyonluk uzak bir ihtimale dönüşmüş durumda.

Günümüz futbolunda bir teknik direktörün veya göz kamaştıran transferlerin sihirli bir değnek etkisi yapmalarını beklemek elbette gerçekçi değil. Aynı şekilde, bir teknik direktörün kafasındaki felsefeyi, hele de Rijkaard'ınki gibi uygulamaya geçildiğinde neler vaat ettiğini iyi bildiğimiz bir felsefeyi bir anda benimseyebilmesi de mümkün değil. Neticede, Rijkaard'ın Barcelona'ya ilk gittiği sezon üst üste aldığı mağlubiyetleri ve ligde geldiği konumu unutmamamız lazım. Galatasaray da hem yönetimiyle hem de taraftarıyla konsensüs halinde Rijkaard'ın getireceği güzel günlere hala inanıyor. Ben de inanıyorum buna ancak şu ana kadar gelen ışık o kadar zayıf ki, tünelin sonunu nasıl göreceğimiz ve tünelin sonunda total futbolun son hızla önüne gelen kimseyi tanımadan kayıp gidebileceği gıcır gıcır asfalt bir yolun inşa edilmiş olup olmayacağı maalesef meçhul.

Yanıtı çok çarpıcı olan şöyle bir soru sormak mümkün: Galatasaray, taraftarının gönlündeki tempolu, baskılı ve üretken futbolu geçen sezon Skibbe yönetiminde kaç maçta oynadı; bu sezon Rijkaard yönetiminde kaç maçta oynadı? Geçen sezondan hatırladığım Ankara deplasmanları, Benfica ve Hertha Berlin deplasmanları, Ali Sami Yen'deki Beşiktaş maçı bile bu sezonki güzel oyun anılarından fazla sanki. Bu yıl takım, özellikle Baros ve Kewell'ın sakatlığından sonra fazlasıyla Keita veya Arda'nın ayağına bakan ve hücum organizasyonu üretmekte yetersiz kalan bir takıma dönüştü. Oysa ki biz her hattıyla hücum eden, rakibi bayıltan, bunaltan ve sonunda pes ettiren bir oyun bekliyorduk. Aslında sezon başındaki bazı maçlarda bu yönde işareter alındı ama takım iyiye gideceğine kötüye gitti.

Şu sıralar okuduğu bütün eleştiriler defansif orta saha oyuncuları üzerinde, Topal, Sarp, Barış, Ayhan'dan oluşan bir rotasyon bir takımı ne kadar ileri taşıyabilir deniyor. Kısmen doğru, kısmen yanlış. Doğru olan kısımı bu oyuncular "düz" oyuncular olduğundan, Ayhan'ın bu sezon hiç görmedik ama en iyi performansını ortaya koyduğu haller dışında oyunun iki yönünü oynayabilen oyuncular olmamaları. Yanlış olan kısmı ise, sistemin bir türlü oturtulamaması yüzünden takımın en kalabalık yeri olması gerekn orta alanın genellikle bu oyuncuların ikisine tek başına bırakılması ve defans ile hücum hattı arasındaki kopukluğun faturasının bu isimlere çıkarılması. Bu oyunculardan zaten Xavi, Iniesta performansı beklemek hata ancak iddia ediyorum Mehmet Topal'dan (2008 yılında izlediğimiz başkası değilse) bir Busquets performansı beklemek yanlış olmamalı.

Buradan iki temel soruna geliyoruz. Birincisi yaşadığı geri gidişe akıl erdirmenin mümkün olmadığı M.Topal örneğinden yola çıkarsak; takımdaki oyuncuların bireysel gelişimi üzerine. Rijkaard geldiğinden beri takımda bireysel performansı artan isimlerin yalnızca Sabri ve Keita olması belki de beklenen en son şeydi. Servet, M.Topal, Ayhan, Hakan Balta, Barış gibi takımı ayakta ve diri tutabilecek herkesin performansının düşmesi çok dikkat çekici.

İkincisi ise takımın sürekil olarak sistem hatası vermesi. Burada kastım 4-3-3, 4-4-2 gibi rakamlar değil. Galatasaray bu sezon çok az maçta rakiplerine orta sahada üstünlük sağlayabildi. Halbuki toplu hücum toplu savunma, hızlı hareket, çabuk ve kısa pas ve gerektiğinde tek hamlede oyunu yönünü değiştirme gibi temellere dayanan total futbolda temel olan rakibin orta sahaya hakim olmasını dolayısıyla tempoyuayarlamasını engellemek olmalı. Fenerbahçe maçında ilk yarıda üstelik Galatasaray daha baskılı gibi göründüğü halde Fenerbahçe topla daha fazla oynayan taraftı. Bu durum da takdir edersiniz ki Barcelona'nın "possession" a dayalı oyun anlayışından ilham alan bir takım için kabul edilebilir bir durum değil.

Bu durumda ne oluyor? Galatasaray, üst düzey maçlarda defansif oynadığında, yani orta üçlüyü defansın içine gömdüğünde rakibe kendi kontrolü içinde oynanma imkanı verip iyi bir savunma organizasyonuyla zaman zaman istediğini alabiliyor. İnönü'deki Beşiktaş ve Vicente Calderon'daki Atletico ve Sami Yen'deki Panathinaikos maçları buna örnek. Ancak dünkü gibi kazanması gerekn maçlarda takımın en gerisi ile en ilerisi arasındaki mesafeyi bir türlü azaltamadığından, orta sahayı ve oyunun kontrolünü rakibe bırakıyor.



Dün de Guiza'nın savunma arkasına koşularından korktuğundan savunmayı geride kuran, Alex'in etkisinden çekindiğinden M.Topal ile onu birebir marke ettiren ve 4 adamını hücuma yollayan bir Rijkaard vardı maçta. Böylece, maç genelinde Mustafa Sarp, birbirine yakın oynayan, iyi pas yapan ve alan daraltan 4'lü Fenerbahçe orta sahasının karşısında tek başına kaldı. Topu her ayağına alan Fenerbahçeli oyuncu çok rahat zeybek oynarcasına düşüne düşüne hareket etti. Ne yalan söyleyeyim, özellikle ilk yarıda iyi ki Fenerbahçe'de Emre yok dedim, çünkü Fenerbahçe oyunu kontrol ettiği halde tempolu oynayabilecek kaliteden yoksundu, onu da bir tek Emre giderebilirdi.  

Galatasaray'ın ne olursa olsun oyunun merkezini ileriye taşıması lazım. Özellikle de Sabri ve Caner (bendeki kredisini hala yitirmedi) gibi hücumcu bekleri de varken. Varsın geride az adamla yakalanarak savunma arkasına atılan toplardan gol yiyelim, Galatasaray'ın olması gerekn oyun karakteri budur, ileride baskı. Hem bu Turkcell Super Lig kalitesinin üzerindeki hücum oyuncularına sahip olan Galatasaray'ın bu yeteneklerini daha ekonomik kullanmalarına ve rakibi daha kolay şekilde hataya zrolamaya da yarar.

Reçete 2008 yılı sonunda Ankara'da oynanan Gençlerbirliği ve Ankaragücü maçlarında. O zaman adı total futbol değildi ama oyuncular aşağı yukarı aynı hatta daha kaliteli. (Lincoln ve Nonda yerine Keita, Elano, Jo ve Giovanni var) Bu durumda bu standartı beklemek artık hakkımız diye düşünüyorum.

19 Mart 2010 Cuma

İşte UEFA Avrupa Ligi bu


Bu hafta, özellikle Chelsea-Inter maçını çok merak etmeme rağmen işin aşırı yoğunluğundan dünkü Barcelona-Stutgart maçının ikinci yarısı hariç Şampiyonlar Ligi'ndeki maçları izleyemedim. Ama bu kaybımı bu akşam da UEFA Avrupa Ligi'ndeki maçlarda futbola fazlasıyla doyarak kapattım.

Bu yıl yapılan değişikliklerin gerek Şampiyonlar Ligi gerek Kupa 2 için gerekli taze kanı sağladığı aşikar, bu açıdan Platini'yi tebrik etmek lazım. Çeyrek Finale kalan takımları ve oynanan maçların çoğunda heyecanın son ana kadar sürdüğünü görünce bunu anlamak mümkün. Yarın kuralar çekilsin, çeyrek finale kalan takımlar ve geldikleri liglerle ilgili uzun bir analiz yazısı patlatmayı düşünüyorum zaten.

Yine de şunu unutmamak lazım. Eski adıyla UEFA Kupası'nın, yeni adıyla Avrupa Ligi'nin 5-6 yıldır bu tür heyecanlı ve önceden kestirilemez maçlara gebe olduğunu görüyorduk. Burada hiçbir takım formasını koyunca 2-3 turu kolaylıkla geçemiyor. Zaten bu yüzden çeyrek finale ulaşan hiçbir takım için "vadesi buraya kadar, asla kupayı alamaz diyemiyorsunuz"; zira iyi bir hava yakalayan takımın kendine güveni ve hedefe yaklaştıkça konsantrasyonu artıyor. 2003'te Porto kupayı aldığından beri, bir şekilde Şampiyonlar ligi'nden elenip gelerek ya da kendi liglerinde bir önceki sezonun faturasını ödeyerek bu kupada mücadele eden Avrupa'nın elitlerinden hiçbirinin şampiyonluğa ulaşamaması da bunu gösteriyor zaten.

Geçen akşama dönersek, şüphesiz en büyük sürpriz ve sükseyi Fulham yaptı. İtalya'da 3-1 mağlup olduğu maçın rövanşında Juventus'u üstelik 1-0 geriye de düşmüşken 4-1 yenmeyi başardı. Juventus için bu sezon "kayıp sezon" olmaktan çıktı "felaket sezon" olmaya doğru emin adımlar atıyor. Bir başka 4-1'lik mağlubiyeti de Bayern'den alarak ŞL'den elenmişlerdi (ilginçtir o maçta da Trezeguet atmıştı tek golü) şimdi de Avrupa'ya veda ettiler. Maçın özetlerini izlediğimde Fulham'ın Craven Cottage'ın atmosferi içinde  etkisi daha da artan arzusuyla Juventus'a belirli bir tempoyu dikte ettirdiğini anladım. Dempsey'in akıl dolu golü de böyle bir geceye yakışan bir final oldu.

4-4'lük maçta ilk maçta Mestella'da Valencia karşısında elde ettiği 1-1'lik avantajı kullanamadı Werder Bremen. Maçın hemen başlarında 2-0 geriye düşmek yeterince büyük bir şokken, 2-1'i yakaladıktan sonra son anda soyunma odasına 3-1 mağlup girmek hrhangi bir takım için yıkım olurdu. Ama W.Bremen kelimenin tam anlamıyla deliler gibi hücum eden bir takım. Nitekim 2. yarıda öyle bir baskı kurdular ki, Valencia değil kendi yarı sahasına, neredeyse çeyrek sahasına hapsoldu. Böylece 3-3'ü yakaladılar. Bu tempoyla devam etmeyip baskıyı şuurlu bir atak oyununa dönüştürmeye beceremediklerinden 4. golü yediler. Sonra Pizarro'nun golü maçı çevirmeye yetmese de sahada aynı anda Pizarro, Almeida, Rosenberg, Hunt, Marin ve Mesut Özil'i izlemek benim bu hücum iştahını ve cesareti alkışlamama yetti.



Marsilya-Benfica maçı da baya bir garip olmuş. Kendi sahanda, 1-1'in rövanşında golü 70. dakikada bulup sonra 2 tane yemek çok ağır gelmiş olsa gerek Marsilya'ya. Bu kadrodan ve Deschamps'tan hem Ligue 1
hem de Avrupa için çok ümitliydim ama bazı şeyler eksik. Benfica ise çok iyi hücum opsiyonlarına sahip, sürpriz bir şekilde finale uzanabilirler.

Gecenin en gollü maçlarındn biri Anderlecht'in Hamburg'u 4-3 yendiği karşılaşmaydı. 3-1'in rövanşında deplasmanda fazla zorlanmadan gol bulabilen Hamburg, zaten bu sezon kendi sahasında oynanacak finali her şeyden önce görüyor. Anderlecht de potansiyelini sonuna kadar zorladığı için alkışlanmayı hak ediyor. Bu arada santrfor Lukaku gerçekten çok etkili bir arkadaş.

Atletico Madrid, Sporting Lizbon maçları en çok Galatasaraylıların için acıttı herhalde. Özellikle artık Baros ve Sabri de dönmüş, Giovani ara ara kendine uygun maçlarda parlayabileceğini göstermişken Sporting önünde şansı çok fazla olabilirdi Cimbom'un. Atletico Madrid'in öndeki dörtlüsü gerçekten her teknik direktörün hayal edeceği cinsten. Bu gece de bu dörtlünün en parlak elemanı Agüero Lizbon'da özellikle 2.si çok klas olmak üzere attığı gollerle gerekli skoru takımına getirdi. İlk yarı 2-2 bittikten sonra Atletico'nun iyi savunma yapabildiğini de göstermesi bundan sonrasında onlar için umut verici.

Wolfsburg-Rubin maçı da dramatik bir biçimde sona erdi. Bazı çevreler galibin penaltılarla belirlenmesini adaletsizlik olrak nitelndirseler de, 210 dakika boyunca yenişememilş iki takımın mücadelesinin 120. dakikada gelen bir golle sonuçlanması çok yıkıcı oldu. Wolfsburg'un kadrsou çeyrek finale kalan en iyi 2-3 kadrodan biri. 3 ay önce oynasalardı Rubin rahatlıkla eleyebilirdi ama Wolfsburg çıkışa geçmişken kendileri de sezon başı sıkıntılarını yaşarken karşılaşmaları onlariçin talihsizlik oldu. Uzatma devresini izlediğim içimn sadece ayrıntılı bir yorum yapmam zor ancak Dominguez de gittikten sonra hücum açısından biraz kısır bir takıma dönüşmüş olduğunu söylemek lazım Rubin'in. Tabii Hasan Kabze'nin düzenli bir 11 oyuncusuna dönüştüğünü görmek güzel ama daha yaratıcı bir forvet hattı gerek Kazan ekibine.

Liverpool ve Standart Liege de kendi sahalarında kazanarak çeyrek finale kalan diğer takımlar oldular.

Yazı çok uzun oldu buraya kadar sabredenlere teşekkürler:)


15 Mart 2010 Pazartesi

Serie A'da çılgın hafta


Evet çılgın bir hafta. Çünkü uzun yıllardır fazlasıyla düşük tempolu ve sıkıcı bir futbol oynanadığı için önce Dünya çapındaki izleyici kitlesi azalan, sonrasında da kısır bir döngü içinde yıldız oyuncularını başka liglere kaptırdıkça Avrupa Kupaları'nda başarıdan uzaklaşan, başarıdan uzaklaştıkça daha çok yıldız oyuncu kaybeden, 2006 yılındaki skandalın ardından dengelerin değişmesiyle Inter'in fırsattan istifade üst üste şampiyonluklara kolayca ulaşmasıyla heyecan unsuru da azalan Serie A'da bugün son yılların en gollü hafta sonu yaşandı. Daha da önemlisi, Inter'in Catania deplasmanında eski bir Interli Sinisa Mihajloviç'in öğrencilerine 3-1 mağlıp olması, Milan'ın da Chievo önünde 90. dakikada şu hayatta her zaman için en çok sevdiğim futbolcular arasında yer alacak olan Clarence Seedorf'un muhteşem golüyle galip gelmesiyle iki Milano ekibi arasında son 10 haftaya girerken fark sadece 1'e indi.

Önce bugün gündüz maçlarında alınan sonuçlara bakalım:

Livorno-Roma: 3-3
Udinese-Palermo: 3-2 (Cavani'nin attığı Palermo'nun 2. golünü bir yerlerden bulup izlemenizi hararetle tavsiye ederim)
Genoa-Cagliari: 5-3
Juventus-Siena: 3-3 (Lig sonuncusu karşısında ilk 10 dakika 3-0 öne geçiyorsanız, böyle bir sonucun geleceğini söyleyen adama deli derler,ama oluyor işte)
Bologna-Sampdoria:1-1
Lazio-Bari: 0-2
Parma-Atalanta: 1-0

Bundan sonra zirve yarışının neler getireceği üzerine kafa yorarsak, bugüne kadar fazlasıyla rahat konumundan ötürü puanları dağıtan Inter'in biraz panik havasına girebileceğini, özellikle Şampiyonlar Ligi'nde Chelsea'ye elenilmesi halinde Mourinho'nun üzerindeki baskının daha da artabileceğini söylemek mümkün. Fakat, Milan bu yıl öyle istikrarsız ki, Inter ne kadar kötüye giderse gitsin ipleri eline alacaklarına güvenmemiz mümkün değil. Kısacası Inter'i biraz daha şanslı görüyorum.

Ama yazının esas fikrine gelirsek, her ne kadar geçen hafta Roma-Milan maçından sonra yazdıklarım tamamen aksi yönde gibi görünse de, artık Serie A'nın seyir keyfi vermeyeceğini söylemek zor, en azından kesinlikle daha renkli ve heyecanlı olacak.  
Share
|

10 Mart 2010 Çarşamba

Futbol yıldız oyuncularla oynanır!

Geçtiğimiz akşam Şampiyonlar Ligi'nde iki maçta atılan 10 gol, eleme turlarında pek de alışık olmadığımız, ama keyifli olduğunu da inkar edemeyeceğimiz bir durum yaşattı bize.

İki maç arasında bir seçim yapacağımda, Arsenal son dönemde çok formda olmasına rağmen Porto'nun kontratak gücüne ve temposuna güvendiğimden, daha çekişmeli geçeceğine inandığımdan Fiorentina-Bayern maçını bir kenara bıraktım. Neyse ki Arsenal ilk 20 dakikada Bendtner ile iki gol bulunca ve maçın genel seyri belli olunca, kumandayı Floransa'ya çevirdim.

Fiorentina, belki de beceremediğinden, savunmada kalmayı pek sevmeyen bir takım. Bayern de bugnü skoru korumak için ideal kadrosu ve oyun yapısında bir değişiklik yapmadığından hareketli bir maç oldu. Uzun süredir izlediğim en güzel ve temposu yüksek maçlardan biriydi. Bunları sadece bol gol gördüğüm için söylemiyorum elbette. İstatistikleri görmedim ama topun oyunda kaldığı süre çok fazlaydı. Bunun sebebi iki takımın da yerden, dikine ve kanatları kullanarak hücum etmeyi sevmesiydi.

Bayern ile ilgili geçen ayki bir yazımda, hücum güçleriyle her takımı yenebileceklerini ancak kaleci ve defanslarıyla hiçbir zaman kazanacaklarından emin olamayacaklarını yazmıştım. Futbolda, özellikle de yaşadığımız dönemde takımları blok blok ayırmak mantıklı değil elbette ancak bu akşam ilk golde Butt'un, ikinci ve üçüncü gollerde ise defansın fahiş hatalarının hezimete dönüşmesini iki muhteşem gol önledi.

Fiorentina'da Jovetiç, Liverpool'dan sonra Bayern'e de 2 gol attı. Benim izlediğim her maçında fizik yönünden de giderek kuvvetlendiğini görüyorum ve bu da onun zaten kendini belli eden potansiyelinin onu bir süperstar seviyesine çıkarabileceğini gösteriyor.

Fakat, halen Bayern'de bulunan bir süperstar var ki, her geçen gün kariyerine daha parlak performanslar ekliyor. Robben'in bu formu iflah olmaz bir Hollanda destekçisi olarak, Dünya Kupası öncesi beni umutlandırmasının yanı sıra, takımını da ayağa kaldırıyor. Chelsea ve Real'de oynarken başrol başkalarınındı, aslında burada da başrol Ribery'nindi hesapta ama Robben belki de PSV günlerinden beri ilk kez bu kadar istekle sorumluluk alıyor. Attığı golü aşağıda izleyebilirsiniz. Takım 2-0'dan 2-1'i yakaldığı anda 3'yü yiyince yaşayabileceği moral çöküntüsü ancak böyle bir golle giderilebilirdi. Bu golden sonra Fiorentina da tam bir zihinsel çöküş ve "ne yaparsa yapalım karşılık veriyorlar"a benzer bir his oluştu. Zaten o dakikadan sonra da çok ciddi bi pozisyon yakalayamadılar.

 

Arsenla-Porto maçının ise ilk 25 dakikası hariç özetlerini izledim. Tamam Arsenal çok formda, Arshavin ve Nasri de çok çabuk ve yetenekli oyuncular ama Porto defansının bu akşamki halini açıklayabilecek hiçbir arügman yok benim nazarımda. Her türlü çalımı yemelerinin yanı sıra bir oyuncunun önünde 3-4 kişi durup müdahale etmeyerek resmen bir geçiş koridoru oluşturdular. Aşağıda izleyebileceğiniz maçı fiilen bitiren Nasri'nin golü gerçekten çok klas. Arsenal de çok şeyler yapabilecek bir takım ama rakipler düşünüldüğünde kalecisi ve (her ne kadar bugün Bendtner hat-trick yapmış olsa da) top-class bir santrforu olmaması işlerini zorlaştıracak ilerleyen turlarda..

 

Come Play



Avustralya'nın 2018 ya da 2022 Dünya Kupası adaylığı tanıtım filmi. Görüntüler ve müzik bence çok hoş, biraz daha kısa tutulsa da oluruş tabii. Topun ülkenin hatta kıtanın dört bir yanını dolaşması fikrinin ise çok orijinal olmadığını söylemek gerek.

En dikkat çekici tarafa gelince; videonun başrolünde Harry Kewell, yardımcı rolde de Lucas Neill var.

7 Mart 2010 Pazar

La Liga'da zirve yangını


Ne yalan söyleyeyim, La Liga'nı bu halini geçen seneyle kıyasladığımda kesinlikle daha çok seviyorum. Sonunda Barcelona'nın şampiyon olmasını belki daha çok istiyorum ama geçen sene erişilmez Barça'nın karşısında biraz süklüm püklüm kalan Real Madrid'in, bu sezon bu kadar hırslı, istekli ve "ben istedğim maçı alırım arkadaş" havasında oynayan bir takıma dönüşmesi aldığımz keyfi kat be kat arttırıyor kuşkusuz.

Sırayla gidersek geçtiğimz akşam futbolseverler için güzel bir geceydi. Önce Almeria-Barcelona maçını izlemeye başladım. Her ne kadar Almeria ilk golü bulmuş olsa da Barcelona'nın öyle ya da böyle maçı çevirebileceğini düşündüğümden ilk yarının ortalarına yakın Roma-Milan maçına geçtim.

Bunun doğru bir karar olmayabileceğini tahmin ediyordum ama yine de inatla Serie A'ya bir şans tanımaya karar verdim. İtalya ligi'nde genelde iki takım da iddialıysa ve maçı ciddiye alıyorsa beraberlik çok yüksek bir ihtimaldir, zira iki takımın da kaybedeceği şeyler var demektir bu. Nitekim, bu maç da bahsettiğim çerçevede cereyan etti. Roma bir süredir yaratıcı oyuncu sıkıntısı çekiyor bu açık. 2-3 sene önce 4-6-0'ı literatürde popülerleştiren takım olmuşlardı. O takım kanatları iyi kullanması ve Totti sayesinde ilerliyordu, şimdi tipik bir Ranieri takımı olmuşlar; rakibi uyuşturan, çoğu zaman az ama öz hamleyle istediğini alan, istediğini alamadığında ise ek bir alternatif üretemeyen bir takım. Milan'ın da 1 ay önceki temposundan eser yok, Ronaldinho geriye gidiyor. O durunca, Pato da olmayınca alternatifler kısalıyor. Maç 0-0 bitince, herkes bundan Inter'in kazançlı çıktığı yorumunu yaptı. Bence de yarın Genoa'yı yenmesi halinde Inter sonuna kadar bu işi götüreceğiğn dosta düşmana göstermiş olur.

Barcelona maçını kaçırmama rağmen sürpriz puan kaybının Real Madrid'i ateşleyeceğini düşünüyordum. Ancak, Sevilla'nın her zaman ters gelen bir takım olduğunu da unutmamak gerekiyordu. Nitekim ilk yarıda golü de bulduktan sonra Real'e istediklerini yapma fırsatı vermediler.

İkinci yarıda Sevilla Barnabeu'dan 3 puan çıkaracaksa Navas ve Capel sayesinde olacak diye düşünürken Capel'in oyundan alınması şaşırtıcı geldi bana. Muhtemelen Kanoute'nin topu ilerde tutuabileceğini ve böylece baskı yemeyeceklerini düşündü Jimenez ama hem takımını çok değerli bir kontratak silahından mahrum bıraktı hem de Sergio Ramos'un rahat rahat ileri çıkmasını kolaylaştırmış oldu.

Yine de Casillas'ın şaşkınlığıyla gelen ikinci gol işleri iyice ilginç hale getirdi. Herhalde Casillas için bu tip akşamların nazar boncuğu misali arada bir yaşanması gerekiyor. Şampiyonlar Ligi'nde Milan karşısında da abuk sabuk goller yemişti. Başka da kötü maçını fazla hatırlayamıyoruz zaten.

Skor 2-0 olduktan sonra Pellegrini'nin bir şok etkisine ihtiyacı vardı. Van der Vaart ve Guti'nin, Arbeloa ve Diarra'nın yerine oyuna girmesinin 3 yönden etkisi oldu. İlki verilmek istenen mesaj, yani defansif oyuncu çıkarı hücuma yönelik oyuncu alarak "pes etmedim" mesajı vermek. İkincisi orta sahanın teknik kapasitesini arttırarak takımın uygulayacağı baskıya şuur kazandırmak. Üçüncüsü de bu iki oyuncuya galibiyeti getirterek kendilerini yeniden ispatlama şansı vermek. Nitekim, hem Van der Vaart hem de Guti mükemmel oynayarak bu etkinin 3'te 3 gerçekleşmesini sağladı.




Sezon başında yedek kalması öngörülen Higuain'e de ayrı bir paragraf ayırmak lazım kesinlikle. Hafta içi milli takımda Almanya'ya karşı da izledim ve şunu söyleyebilirim ki halihazırdaki formuyla dünyanın en etkili 5 santrforu içinde. Bugün 3 kez direkleri dövdü ama sürekli hareket halinde oluşu ve aldığı tüm topları mükemmel kullnmasıyla Sevilla defansını dağıttı. Sevilla'nın skoru korumasını bekleyeceğimiz dakikalarda herhangi bir forvet savunma bloku içinde gömülebilirdi ama o başka tür bir oyuncu olduğunu gösterdi.

Maçtan sonra İspanyol rejisinin ekrana yansıtığı istatistikte gol pozisyonu hanesinde Real:15, Sevilla:2 yazıyordu. Yani Real kazanmak istedi va kazandı. Şimdi 11 Nisan'ı iple çekiyoruz... Dileğim mümkünse bu tablonun korunması yani 2 takımın aynı puanlarla sahaya çıkması ve bize gerçek bir final izletmeleri.

Share


5 Mart 2010 Cuma

Dünya Kupaları tarihinin en iyi 100 futbolcusu


İngiliz Daily Mail gazetesinin spor servisi şefi Jeff Powell, Güney Afirka 2010'a 100 günden az bir zaman kala Dünya kupaları tarihine damga vuran 100 oyuncuyu seçmiş.

Benim aklımın ermeye başladığı ilk Dünya Kupası 1990 İtalya idi, yani bugüne kadar sadece 5 kupa görmüşüm, ahkam kesmeye yetecek bir rakam değil bence; bu kupaların tamamında oynayan bile var sonuçta (Paolo Maldini).

Powell'ın ilk 10 sıraya koyduğu isimleri ve geriye kalan 90 oyunculuk listeyi copy-paste yoluyla aşağıya ekliyorum. Bir İngilizin Maradona'yı 3. sıraya koymasını da ziyadesiyle manidar buluyorum.

1. Pele
2. Garrincha
3. Maradona
4. Ronaldo
5. Cruyff
6. Puskas
7. Beckenbauer
8. Bobby Moore
9. Romario
10. Zidane

Goalkeepers: Oliver Kahn (Germany), Sepp Maier (West Germany), Gordon Banks (England), Dino Zoff (Italy), Peter Schmeichel (Denmark), Lev Yashin (USSR).


Defenders: Daniel Passarella (Argentina), Carlos Alberto, Djalmar Santos, Nilton Santos, Cafu, Roberto Carlos (all Brazil), Laurent Blanc (France), Paul Breitner (W Germany), Paolo Maldini, Franco Baresi, Fabio Cannavaro, Giacinto Facchetti (all Italy), Ruud Krol (Holland).

Midfielders: Osvaldo Ardiles (Argentia), Ademir, Didi, Roberto Rivelino, Gerson, Falcao, Clodoaldo, Zico (all Brazil), Enzo Francescoli (Uruguay), Paul Gascoigne (England), Michel Platini (France), Lothar Matthaus (W Germany/Germany), Wolfgang Overath (W Germany), Bobby Charlton (England), Johan Neeskens, Frank Rijkaard, Ruud Gullit, Johnny Rep, Rene van der Kerkhof, Wim Van Hanegem (all Holland), Grzegorz Lato (Poland), Gheorghe Hagi (Romania), Enzo Scifo (Belgium), Dragan Dzajic (Yugoslavia), Nils Liedholm (Sweden), Teofilo Cubillas (Peru), Michael Laudrup (Denmark), Josef Masopust (Czechoslovakia), Carlos Valderrama (Colombia), Junich Inamoto (Japan).

Strikers: Mario Kempes (Argentina), Hans Krankl (Austria), Jairzinho, Vava, Mario Zagallo, Rivaldo, Ronaldinho, Tostao (all Brazil), Sandor Kocsis, Nandor Hidegkuti (both Hungary), Juan Alberto Schiaffino (Uruguay), Just Fontaine, Raymond Kopa, Jean-Pierre Papin (all France), Helmut Rahn, Gerd Muller, Fritz Walter, Uwe Seeler, Karl-Heinz Rummenigge (all W Germany), Jurgen Klinsmann (W Germany/Germany), Geoff Hurst, Gary Lineker (both England), Guiseppe Meazza, Paolo Rossi, Gianni Rivera, Roberto Baggio (all Italy), Marco Van Basten, Dennis Bergkamp, Rob Rensenbrink (all Holland), Eusebio (Portugal), Zbigniew Boniek (Poland), Davor Suker (Croatia), Raul (Spain), Hristo Stoitchkov (Bulgaria), Hugo Sanchez (Mexico), Hakan Sukur (Turkey), Henrik Larsson (Sweden), John Charles (Wales), Roger Milla (Cameroon), Ahn Jung Hwan (S Korea), Joe Gaetjens (USA).

11 Dünya Kupası'nı yerinde izleyen Powell diyorsa doğrudur elbette ama listede yadırgadığım bazı isimler olduğunu da söylemem lazım. Örneğin Ahn Jung Hwan'ın attığı altın gol yeterli oluyorsa İlhan Mansız'ın da olması lazım bu listede. Veya golcülüğünü takdir etmekle birlikte sadece 1986'da oynayıp 2 gol atan Papin'in listede olmasının yanında hem 1998'de güzel bir çıkış yapan hem de 2006'da takımın final yolunda büyük katkı sağlayan Thierry Henry'nin olmaması da çok ilginç. Benim gördüğüm kadarıyla listede Didier Deschamps ve Lilian Thuram'ın olmaması da büyük bir eksiklik olarak göze çarpıyor. Bir e kaleciler arasında 1994'ün unutulmaz İsveçli Ravelli'si.

Tabii bu listelerde herkes kendine göre bir eksiklik ya da fazlalık görecektir şüphesiz. Beni sevindiren yolu Galatasaray'dan geçmiş bazı isimlerin de o listede olması; Frank Rijkaard, Gheorghe Hagi ve listenin belki de en büyük sürprizi olan Junichi Inamoto. Fenerbahçe'yi çalıştırmış olan Didi ve Zico da var listede.

Tabi beni tanıyanların bildiği üzere, iflah olamz bir hayranı olarak, bu listeden bu kadar çok bahsetmemin nedeni içinde Hakan Şükür'ün de olması. 2002'de çok iyi bir performans göstermse de Dünya Kupaları tarihinin en hızlı golünü atmış olması bile yeter...

P.S: Kendi izlediğim 5 kupanın bana göre en iyi 20 oyuncusunu da kupa yaklaştığında burada paylaşacağım, şimdiden söylemiş olayım.  
Share


15 gün aradan sonra

Tam iki haftadır blogu boş bırakmışım, nedense yazmak gelmedi içimden. En son Atletico Madrid maçlarını yazmıştım, henüz oynanmamışken. Bu aralar şanssız bir dönem geçirdiğimden olsa gerek iki maçı da izleme imkanım olamadı. İspanya'daki maç için heyecanla TV karşısında oturmuşken Rabat'ta çıkan acayip bir fırtına yüzünden uydu iptal oldu. Ali Sami Yen'deki maçı ise bir iş dolayısıyla dışarda olmak zorunda kaldığım için izleyemedim. Sonuçta Galatasaray çok tatsız bir biçimde elendi. Birçok şeye bağlanabilir ama üzerinden yeterli zaman geçti, her türlü yorum da yapıldı yani yeniden yazmanın anlamı yok.

Bugün tesadüfen 25 Şubat'taki maçın tekrarına rastladım, izledim sonuna kadar ve artık bloga yazma vakti gelmiş dedim..




18 Şubat 2010 Perşembe

Dönüm noktası



Galatasaray'ın, Atletico Madrid önünde bu akşam sergileyeceği performans birçok açıdan geleceğe yönelik olarak doğrudan etkili olacak. Bu geleceğe yönelik etkiler arasında sadece bu sezonki başarıların ötesinde Rijkaard'ın Galatasaray'daki uzun vadeli hedeflerinin gerçekleşebilirliği, kadro yapısının alabileceği şekiller, yönetimin durumu vs... gibi birçok konu var. İşin ilginç yanı Galatasaray'da Aralık ayında kura çekiminde var olan iyimser hava tam tersine dönmüş durumda. O dönemde bu maç için en çok güvenilen Kewell ve Baros ile takım için önemi oynamadığı dönemde anlaşılan Sabri oynayamayacak ve klasik bir santrfora sahip olmayan Galatasaray'ın gol yollarında sıkıntı çektiği aşikar. Öyleyse bu akşam nasıl oynamalı?
Bu sezonun başından beri Rijkaard ve ekibinin takıma getirmeye çalıştığı temel ilke hız. Ancak buradaki hızdan kasıt, oyunun yönünü değiştirebilme hızı. Bu yüzden ilk yarıda sağ kanatta Keita, sol kanatta Kewell ve santrforda Baros oynadığında Galatasaray başdöndürücü bir hızla hücum edebiliyordu. Bugün kadro yapısı biraz daha değişik fakat takıma giderek uyum sağlayan ve bu hızlı yön değiştirme futbolunu sahanın bütününü gören oyun zekasıyla en iyi biçimde uygulayabilecek Elano faktörü var.

Atletico Madrid, Barcelona karşısında savunmasını öne çıkararak oyunudar bir alana sıkıştırdı. Galatasaray'ın bu oyun yapısına birebir uyum sağlaması ve bunu yaparken de savunmayı gereğinden fazla öne çıkarmaması hele ofsayt taktiği gibi maceralardan kesinlikle kaçınması lazım. Zira stoperler görece ağır ve Atletico'nun ana hücum planı ani hızlı ataklar olduğundan Forlan ve Agüero gibi açık oyuncuların cezayı kesmesi yüksek ihtimal.

Öyleyse, orta sahada topu iyi saklamalı Galatasaray. Hücumda top alabilen bir santrfor olmadığından bu top saklama işi 2. ve 3. bölgeler arasında yapılmalı. Bu durumda akla yatkın olan fiziği biraz daha müsait olan Keita'nın santrforda Arda'nın ise sağ kanada yakın oynaması. Benim kafamdaki kadroda Giovani'nin yedek oturması lazım bu formuyla. Sol kanadın, 2010 yılı baz alındığında takımın en etkili oyuncusu olan Caner'e teslim edilmesi gerekiyor. Kısacası şöyle bir diziliş öngörüyorum:

                         Leo Franco

Emre G.     Neill              Servet           Hakan Balta

                   Sarp            M. Topal

         Arda           Elano                 Caner

                           Keita

Bu şablonda istenen oyunu kurabilmek için Mehmet Topal ve Mustafa Sarp en kritik oyuncular haline geliyorlar. Mustafa zaten sahada her şeyini veren, oyun sınırları içinde agresif ve ateşleyici bir kimlikte. Kapasitesini aşan şeyler yapmaya soyunmadığında bu tip maçlarda da her zaman faydalı. Burada önemli olan Mehmet Topal'ın 2008'deki performansını yakalaması. Onun da gösterişli oynamasına gerek yok, düz ama verimli oynasın ,pas trafiğine katkıda bulunsun yeter. Atletico Madrid'in Barcelona galibiyetinde Busquets'in sergilediği performansın tam tersine ihtiyaç var yani.

Bir diğer konu da kaptırılan topların hızlı atağa dönüşmesinin engellenmesi konusu. Şu anda elde şok pres yapacak tepe noktası Hakan Şükür olan Okan-Suat-Emre yapısı yok. Arda da Elano da savunmaya yardım etseler de o tempolu presi yapamıyorlar. Bu durumda da makul ölçülerde yapılacak hız kesme amaçlı "Yugoslav faulleri"nin işe yarayabileceğini düşünüyorum.

Erken gol yenmediği sürece Atletico Madrid'in üzerine gittiğinde tehlikeler yaratabilecek potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum Galatasaray'ın, Vicente Calderon'da gol bulmak çok zor değil. Bence psikolojik faktörler de A.Madrid'in Barcelona karşısındaki oyun disiplinin aynısı sergilemesine mani olacak.

Lille Fenerbahçe maçı için de bir şeyler söylemek isterdim ama malesef bu sezon Lille'i hiç izleme fırsatım olmadı. Fransız takımlarının oyun yapısı Fnerbahçe'ye biraz ters gelebilir diye düşünmekle beraber, Fenerbahçe'nin son dönemde pas oyunu konusunda kaydadeğer bir gelişme kaydettiğini de görüyorum.



Ve Hiddink gelir...

Bu konuda uzun bir yazı yazmayı planlıyorum ancak ilk düşüncelerimi burada kısaca paylaşayım. Sadece mevcut seçenekler içinde değil ideal bir dünyada da olabilecek en iyisinin olduğu kanısındayım. Hiddink bir sistem adamı değildir, ziyadesiyle pragmatik bir hocadır ancak başarıya ulaştıramadığı milli takım da olmamıştır kariyerinde. Yani, en doğru formasyonla en akılcı şekilde süreceği bir takım izleyeceğiz sahada. Ağustos'ta resmen başlayacak olsa da Honduras maçındaki kadro seçimi ve bugün açıklanan Mayıs ayındaki ABD kampı kafasındakiler için net bir ipucu verecek. Ben doğru seçim olduğuna inanıyorum.

Bu arada özellikle yakınmak istediğim bir husus var ki o da maaş konusu. Arkadaşlar, ister kabul edin ister etmeyin bu işin piyasası budur. Adının Türkiye Futbol Milli Takımı olması, bu takımı finanse eden federasyonun özerk olduğunu yani kendine ait bir bütçesi ve gelirleri olduğunu değiştirmez. Bu para da bizim cebimizden çıkmadığına göre, nasıl bir şirketin CEO'sunun maaşını eleştirme abesle iştigalse, Milli takım teknik direktörünün maaşını da diline dolamak aynıölçüde abes hatta kanatimce ayıpıtr.

Zaten bu yüzden Fatih Terim'i eleştirebileceğimiz teknik anlamda bir çok yön varken bu maaş konusu gündemde kaldı bir de saçma sapan İngilizceyle dalga geçme mevzu.

Böylece içimi de dökmüş oldum:) 

Şampiyonlar Ligi'nde şaşkınlar gecesi


Bu gece oynanan maçların ikisini de evsahipleri kazandı. Bayern-Fiorentina'yı; Porto da Arsenal'i 2-1 mağlup ettiler. İki ayaklı maçlarda en sevdiğim skor budur, çünkü rövanş için heyecanın baki kalacağının garantisidir.

Bayern'in galibiyet serisini sürdürüp sürdüremeyeceği merakı ağır bastığından ve biraz da Ribery-Robben izlemek istediğimden Fiorentina maçını izlemeyi tercih ettim. Nitekim özellkle Robben yine harikalar yarattı ve seri tüm kupalarda 14 maça uzadı. Ama maça takımlardan çok Norveçli halem Ovrebo damgasını vurdu. Bence kötü niyetli değildi ama ziyadesiyle şaşkındı. İlk pozisyon İlker Yasin'in deyimiyle "hem penaltı hem gol". Gerçekten de niye avantaja bırkamadığını ve penaltıyı verdiyse Ribery'i indiren Kroldrup'u neden atmadığını anlayamadım. İkinci yarıdaki kırmızı kart da baya ağır bir karar gibi geldi bana. Tabii bu noktadan itibaren yardımcı hakem de komedi filmlerindeki baş şaşkının yanındaki eleman rolünü üstlenmeye başladı iyiden iyiye. 89'da Klose'nin golünün linki aşağıda. Maçtan sonra Al-Jazeera'nın pietrosu mesafeyi 2,11 olarak ölçtü. Gerçekten de ofsaytın ne olduğunu bilmeyen birinin bile "bu golde bir gariplik var" diyeceği pozisyonu nasıl atladılar bilemiyorum.

Klose'nin golü

Gecenin ikinci şaşkını ise Arsenal kalecisi Fabianski. Yediği ilk gol şanssızlıkla açıklanamayacak bir beceriksizlik hatta fundemental eksikliği. O gol de bu linkten izlenebilir. İkinci golde de geri pasta topu tutmasından Porto'nun çift vuruşu çabucak kullanıp golü atana kadarki 10 saniyede hala ne olduğunun farkında bile değildi.

Hakem bu golden ötürü çok tartışılacak olsa da doğru karar verdi bence. Kendisinin meşhur Fransa-İrlanda maçının hakemi İsveçli Hansson olması da bu tartışmalara ayrı bir boyut katıyor tabii. Yine de hakemlerin, önceliği oyunun akıcılığını sağlşamak olmalı, Portolular da bu akıcılığı akılcı davranarak ortaya koydular.
Hem Arsenal'in de hakemin düdüğünü beklemeden Henry ile zamanında böyle çok meşhur 1-2 frikik golü attığını biliyorum, gecenin bu saatinde hangi maç olduğu hatırıma gelmese de.. Yani çok itiraz etmesinler bence.

Arsenal ile ilgili son bir paragraf Sol Campbell'a. 2006 finalinden beri ilk kez bir ŞL maçına çıktı ve ilginçtir yine gol attı. Şu anda 37 yaşında. Türkiye'ye gelmesi sıkça konuşuluyordu vaktiyle ama medyamızın onu nasıl karşılayıp hızla yerin dibine sokacağını tahmin edebildiğimden gelmemesi hayırlı olmuş diyebilirim.
Share

17 Şubat 2010 Çarşamba

Lyon-Real Madrid: 1-0


Aslında bu maçın daha gollü geçmesini bekliyordum.Fransa Ligi'ni domine ettiği senelerde Şampiyonlar Ligi'nde bir türlü istediği noktaya gelemeyen Lyon (yarı final dahi göremediler doğru hatırlıyorsam), kendi liginde çok gerilerde kaldığı bu sezon Şampiyonlar Ligi'ndeki başarılı performansını sürdürdü.

Maçın analizi için ilk yarı sonundaki bir istatistik kilit öneme sahip kanımca: Lyon'un 1'i kaleyi bulan 10 şutuna karşılık Real'in sadece 1 şutu vardı devre arasına girerken. Daha sonra Lyon, ikinci yarının makul bir zamanında golü bulunca oyunu daha fazla forse etmemeyi uygun gördü. Gerçi buna rağmen 1-2 net fırsat yakaladılar. Real Madrid ise Barnabeu'da turu nasıl olsa geçeriz havasındaydı maç boyunca. Son dakikalarda biraz hareketlenseler de gol için yeterli olmadı.Kaleci Lloris de iki tane çok kritik top çıkardı. Ronaldo'nun kahraman olma isteği ile olmadık yerlerden şut çekme eğilim pek hayra alamet değil onu da söylemek lazım.

Lyon'dan Makoun'un attığı gol müthiş bu arada.

1-0 çok sakat bir skordur bu tip çift ayaklı maçlarda amiyane tabirle. Kendi evinizde güle oynaya 2-0 yaparsınızi, oyunu güzelce kontrol edersiniz, tempoyu ayarlarsınız sonra 90'a doğru bir golle turdan olursunuz. O yüzden Madrid'de Real'in çok dikkatli olamsı lazım, hele de Lyon'un kontratak takımı hüviyetini ve Anfield'da Liverpool'a yaptıkları düşünülürse...

Rooney tipi çağdaş forvet


Man Utd, dün gece Milan'ı 3-2 yenerek San Siro'daki şansızlığını kırmayı başardı. Bizim payımıza düşen ise Şampiyonlar Ligi özlemini 5 golle giderdğimiz bir maç izleme şansı oldu.

Dünkü postta Milan'ın kanatlara dikkat etmesi gerektiğinden zira bu sezon Man Utd.'nin göz alıcı bir futbol oynadığı bütün maçlarda öne çıkan faktörün kanat akınları olduğunu yazmıştım. Nitekim ilk 2 gol sağ kanattan geldi. Milan adına ise Ronaldinho'nun yıldızlaşmasını bekliyordum. Beni haksız çıkarmadı, istekli ve kendine güveni üst düzeydeydi. Zaten 2 golün de yaratıcısı oldu.

Daha önceden hesaba katmadığım, daha doğrusu etkisinin bu denli kuvvetli olacağını tahmin edemediğim ise Rooney faktörüydü. Yalnızca 2 gol atmasından dolayı değil, Man Utd.'ın oyununda üstlendiği çok kritik rolle, geçmişe nazaran biraz yumuşamış görünen Milan savunması arasında ayakta kalarak ama daha da önemlisi takımını ayakta tutarak zaferin mimarı oldu.

İlk bakışta iki takımın da dizilişi 4-3-3 gibiydi. Ancak Milan forvetinde sağ kanatta oynayan Pato'nun ne pres yapma ne de geriye gelme alışkanlığı olduğundan, Ronaldinho da oyunun savunma yönünü sevmediğinden orta sahada hep eksik kaldılar. Çünkü Man Utd.'de forvetin kanatlarında yer alan Nani ve Park aslında orta saha oyuncuları gibi oynadılar. Bu durumda da Man Utd.'nin ortasındaki üçlünün etkinliği arttı. Carrick-Scholes-Fletcher istedikleri gibi paslaştılar ve tempoyu ayarladılar. Fletcher ayrıca iki asistle de maça damga vurdu.

Bu tattik tabloda Rooney'nin oynadığı rol daha belirgin biçimde ortaya çıktı. Çünkü hesapta tek kişi olan Man Utd forveti, Milan forvetindeki 3 kişiden daha yıpratıcı oldu. Özellikle rooney'nin geriye de gelerek yaığı driplingler, sürekli hareket halinde olması ve top tutarak takımı hücuma yerleştirmesi, onun bu sezon zirvelerde dolaşan performansına bir yeni başarı halkası daha ekledi.

Bu maç Serie A ile Premier League arasındaki esas farkın sertlik farkı olduğunu da bir kez daha ispatladı. Bu açıdan Inter-Chelsea eşleşmesini de merakla beklediğimi söylemeliyim.

16 Şubat 2010 Salı

Nihayet Şampiyonlar Ligi

Bu sezon başlatılan ve benim gibi birçok futbolseveri sevinçten uçurduğunu tahmin ettiğim uygulamayla başlamalıyım söze. UEFA, artık 16 takımın kaldığı eleme tunda, maçları 4 haftaya yayarak Salı ve Çarşamba akşamları yalnızca 2’şer maç oynanmasına göre yaraladı takvimi. Hiçbir maçı kaçırmadan birini canlı ve hemen ardından bir maçı banttan izlemek mümkün olacak bu durumda. Hele benim gibi Fas’ta yani maçların 19:45’te başlayacağı bir zaman dilimindeyseniz, maçlar bittiğinde saat daha anca 23:30 olmuş olacak.


Yarınki maçlara dönecek olursak, Inter-Chelsea eşleşmesinden sonra en göz alıcı eşleşme olan Milan-Man Utd. gecenin yıldızı kuşkusuz. Milan son dönemde biraz formdan düşmüş gibi görünse de ŞL’de her zaman Man Utd.’a üstünlük sağlamış bir takım ve bunun bir psikolojik avantaj sağladığı aşikar. Maçla ilgili tüm basının ilk iki notu, Beckham’ın kendisini yetiştiren kulübe karşı oynayacak olması ve Man Utd.’ın ŞL’de San Siro’da Milan’a karşı bugüne kadar gol dahi atamamış olması.

Bu sezon Man Utd., post-Ronaldo dönemi sancılarını halen çekiyor kanımca. İlginç olan, normal bir seyrin başta bocalamak ve sonra giderek yeni döneme alışmak şeklinde gelişmesi gerekirken; United’ın iyice istikrarsız bir takıma dönüşmüş olması. Rooney’nin bu sezonki üstün formu bir yana, kanat ataklarını etkili yapabildikleri bütün maçlarda başarılı oldular. Arsenal maçında Nani’nin performansını ve galibiyete ne kadar kolay gittiklerini hatırlayalım. Ama aynı şekilde, kanatlar işlemediğinde de, üretemeyen kısır bir takıma dönüştükleri muhakkak.

Milan bu sezon Leonardo ile yenilenirken halen savunmasını oturtamamış olmanın sıkıntısını yaşıyor. Man. Utd. karşsıında yukarıda belirttiğim sebeplerden ötürü kanatlarda oynayacak isimlerin (son maçta Abate ve Favalli oynadı) azami ölçüde dikkatli olması gerekiyor.

Bence maçın kilit oyuncusu ise Milan’ın 80 numarası. Son dönemdeki çıkışına rağmen milli takıma alınmayan Ronaldinho için, Serie A’nın da giderek şampiyon Inter ve diğerlerinin sıkıcı mücadelesi olarak algılanmaya başladığı göz önüne alındığında, kendini kanıtlama çabası için en uygun sahne. Biraz da ona güvenerek Milan’ın ilk maçta daha ağır bastığını düşünüyorum ama örneğin 2-1’lik bir mağlubiyet bile Man Utd. için avantajı Old Trafford’a taşımak demek olur.

Gecenin diğer maçında ise çok formda olan Real Madrid’in, karşısında beklediğinden daha dirençli bir Lyon bulacağını tahmin ediyorum. Real kadrosunun zaten gol bulmakta sıkıntı çekeceği düşünülmüyordu sene başında, ancak sıkıntı çekebileceği düşünülen oyunu tutma konusunda da giderek aşama kaydediyorlar. Ronaldo’nun çok formda ve istekli olması da ayrı bir avantaj elbette. Lyon için de dirençli derken kastettiğim, savunmaya kapanmaları değil orta alanda sakin ve etkili bir pas oyunu oynayabilmeleri ve hızlı forvetlerini savunma arkasına sarkıtabilmeleri elbette. Turu geçmek için Real tabii ki favori ama bunun zevkli bir eşleşme izleyeceğimizi engellemeyeceğini düşünüyorum.
Share
|

Atletico Madrid- Barcelona maçının düşündürdükleri


Atletico Madrid- Barcelona maçları her zaman için seyir zevki vat eden ve bol gollü geçmeye namzet maçlar olmuştur bizim kuşağın futbol hafızasında. Özellikle Kral Kupası’nda oynanan ve 5-4 Barcelona’nın kazandığı 12 Mart 1997 tarihindeki maç bu anıların şahikasıdır ve muhtemelen 1990’ların en iyi maçları listesinin en üst sıralarından birinde yer bulur. Daha sonraki zamanda da kâh Barcelona gelir 5–6 atmış, kâh Atletico olmadık zamanda Barça’ya çelme takmıştır.


Dün gece ikinci ihtimal vuku buldu. Maçtan önce Barcelona’nın yamalı bohça tipi bir savunma kurgusuyla çıkacağından hareketle, Atletico’nun da savunmasının dengesiz olduğu verisi göz önüne alınarak bol gollü bir mücadele bekleniyordu. Atletico Madrid’in tek yapabileceği oyunu sıkıştırmaktı. Bunu nasıl başardıklarına birazdan değinmek üzere Barcelona’nın neyi yapamadığından başlayalım.

- Kanat beklerinin, bilhassa da Alves’in yokluğu Barcelona’nın hücum seçeneklerini kısıtladı. Aslında Guardiola bunu önceden öngörmüş olacak ki hücum yönü ağır basan Jeffren ile başladı sağ bekte ancak ne o ne de Maxwell gerekli bindirmeleri yapamadı.

- Atletico Madrid’in presi karşısında savunmadan topla çıkmaktaki beceriksizlik, Barcelona’nın yine çok sayıda pas yapmasına rağmen oyun merkezini ileri taşımasını engelledi. Busquets dünkü maçta inisiyatif almayan ve köprü vazifesi görerek takımı ileri taşımayı başaramayan sıradan bir ön libero performansını aşamadı.

- Messi’nin alışılmışın dışında etkisiz kalması da mağlubiyetin en önemli gerekçelerinden biri oldu. Kimin yazdığını hatırlamıyorum ama yürekten katıldığım bir analizde, Messi’nin topla buluştuğu bölge rakip kaleye yakın olduğunda, yani Messi orta sahaya gelip top almak zorunda kalmadığında performansının en üst seviyede olduğu belirtiliyordu. Dün de Atletico, Messi’yi kalabalık içinde boğarak geriye gelmeye zorladı.

Atletico Madrid’in kadrosu ilk bakışta 4-2-4 sistemi gibi dizilen ve çok cesur bir tertip izlenimi veriyor. Quique Sanchez Flores çok akıllıca bir taktikle maçtan önce, yapması gerekenleri belirlemiş. Takımın mesafesini kısaltmak, alan daraltmak, etkili bir pres (ama deli danalar gibi koşturmadan akıllıca bir alan paylaşımıyla) ve hızlı kontrataklar.

Tabii ki Barcelona’ya karşı bütün takımlar alan daraltıyor ya da daraltmaya çalışıyor. Ancak, Atletico’nun başarısı alan daraltırken, çoğu takımın düştüğü durum gibi kendi sahasına hapsolmadan bunu yapabilmekteydi. Oyun merkezini ilerde kurdular. Özellikle Tiago ve Asunçao, defansın önünde oynayan oyuncuların top kazanma becerileri ile kazandıkları topları kullanma becerilerinin eşit önemde olduğunu ortaya koyar gibiydiler. Sağda Reyes, solda Simao güçlerini boşa harcamadan savunma yaptılar ve zaten pek de meyilli olmayan Jeffren ve Maxwell’in çıkışlarını engellediler. Özellikle Reyes çok istekli ve Sevilla’daki günlerini anımsan bir görüntü içindeydi; ilk goldeki hareketleri ayakta alkışlancak cinstendi. Simao da halen günümüz futbolunda frikik için topun başına geçtiğinde “gol olur” diyenleri çoğunlukla haklı çıkarabilecek nadir oyunculardan biri.

Neticede ise ortak kanı Barcelona’nın, maç sonu istatistiklerinde topa sahip olma konusunda baskınlığı görünmesine rağmen Barcelona gibi oynayamadığı idi. 2009-2010’da, bu durumda kaldıkları Rubin Kazan maçından sonraki ikinci maçtı dün akşamki. Barcelona adına takımın akışkanlığı için oyunun yönünü hızla değiştirilmesi ve bunu yaparken kanat beklerinin öldürücü bindirmelerinin ne kadar önemli olduğu görünmüş oldu. Atletico Madrid açısından da birçok şey görüldü ama onları Çarşamba akşamı yazacağım Galatasaray maç öncesi yazısı için saklıyorum.
Share
|

7 Şubat 2010 Pazar

Euro 2012 kuraları


Vaktiyle Dünya Kupası kuraları çekilmeden önce, bu işten ayrı bir zevk aldığımı yazmıştım. Bugün Euro 2012 Eleme Grubu kuraları çekiliyor. Torbalar şöyle:

1. Torba: İspanya, Almanya, Hollanda, İtalya, İngiltere, Hırvatistan, Rusya, Fransa, Portekiz


2. Torba: Yunanistan, Çek Cumhuriyeti, İsveç, İsviçre, Sırbistan, TÜRKİYE, Danimarka, Slovakya, Romanya

3. Torba: İsrail, Bulgaristan, Finlandiya, İrlanda Cumhuriyeti, Norveç, İskoçya, Bosna-Hersek, Kuzey İrlanda, Avusturya

4. Torba: Slovenya, Letonya, Macaristan, Litvanya, Belarus, Belçika, Galler, Makedonya, Kıbrıs Rum Kesimi

5. Torba: Karadağ, Arnavutluk, Estonya, Gürcistan, Moldova, İzlanda, Ermenistan, Kazakistan, Liechtenstein

6. Torba: Azerbaycan, Lüksemburg, Malta, Faroe Adaları, Andora, San Marino


Henüz teknik direktörümüz belli olmasa da, fikri takip gereği Türkiye için gönlümden geçen grubu yazıvereyim şuraya.

Fransa (nedense onları geçebiliriz gibi bir his var içimde)
Bulgaristan (ismi tehlikeli gibi ama ciddi krizdeler)
Letonya (çek bir),
Kazakistan (güzel anılarımız var),
Andorra (onlarla hiç oynamadık merak ediyorum)


Louis van Gaal iftiharla sunar!

Bugün Bayern Münih deplasmanda Wolfsburg'u Robben, Van Buyten ve Ribery'nin golleriyle 3-1 yendi ve 22 Kasım 2009'da Bayer Leverkusen'le 1-1 berabere kaldığından bu yana Bundesliga'da oynadığı üst üste 7. maçı da kazanarak, liderle puanlarını eşitlemeyi başardı. Bu maçın ayrı bir anlamı da geçen sezon bu stadda sefilleri oynayarak 5 yemiş olmaları ve Grafite'nin unutulmayan golünde de görüldüğü üzere oyun olarak aşağılanmış olmalarıydı. İntikamı en çarpıcı şekilde aldılar.

Sezon başındaki iddiam devam ediyor. Robben ve Ribery'nin bir arada oynadığı bir takım halihazırda dünya üzerindeki her takımın başına bela olabilecek güçtedir. Bu takımı Şampiyonlar Ligi'nin favorilerinden ilan edemememizin iki temel sebebi var. Birincisi bu 2R'nin kendi emsalleri arasında sakatlığa en müsait iki oyuncu olduğundan birlikte %100 verimle oynayabilecekleri maç sayısının iki elin parmaklarını geçememesi. Bir diğeri de takımın savunma ve daha da belirgin olarak Kahn sonrası kaleci problemi.

Bu sezona iyi bir başlangıç yapılamadı ve futbol ilahları Van Gaal'in kellesine göz koydular. Ama zaman bir kez daha artık "kurt hoca" sınıfına alabileceğimiz Hollandalıyı haklı çıkardı. Gerçi şunu da anlamak lazım, dünyanın en iyi hocası da olsa bir takımla kimyanız uyuşmayabilir. Ancak, Van Gaal'in kimyası da giderek uyuşuyor takımla.

Özellikle Kasım ayında CL'deki Juventus önğnde alınan 4-1'lik galibiyet dönüm noktası oldu. İlginçtir Juve de tam bu maçın sonrasında tepetaklak düşüşe geçti.

Bugün sahaya çıkan takıma bakalım: Butt-Lahm, Van Buyten, Demichelis, Badstuber- Robben, van Bommel, Schwiensteiger, Müller- Gomez ve Oliç.

Ribery de tam sağlıklı olduğunda muhtemelen Oliç'in yerine ilk 11'deki yerini alacak. Bu takıma baktığımızda göze çarpan iki temel öge var. İlki, Van Gaal'in belki de en başarılı olduğu takıml özdeşlecek tipteki genç oyuncuları monte etmekteki başarısı: Badstuber ve Müller artık hiç yadırganan isimler değiler. İkincisi ise Van Buyten, van Bommel ve Gomes'den oluşan takımın omurgası, yani dikey hattın istikrarı ve özellkile ilk ikisinin form grafiğinin uzun yıllardır olmadığı ölüçüde yüksek olması. Bunu da Hollandalı hocaya borçlu olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Wolfsburg ise hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyor. Şampiyon kadronun yıldızlarını ellerinde tutmayı başardıkları halde nasıl bu duruma düştüklerine anlam vermek zor. Magath gidince böyle oldu demek akla ilk gelen yanıt ancak daha önemlisi Magath sonrası yapılan tercih. Armin Veh artık takımın başında yok ama bu saha içinde yardımlaşamayan, kimyası bozulmuş takım onun takımı. Geçen sene arkalarında Misimoviç'le çılgınlar gibi gol atan Dzeko-Grafite ikilisiyle göz kamaştırıcı bir hücum futbolu oynayan ekip bu sezon sıradan bir takım görüntüsü veriyor.

Yine Bayern'e dönersek, gülümsetici bir hususla yazıyı kapatalım. Haftaiçi birçok yerde Robben'in şortunun altına giydiği içlik polemik konusu olmuştu. Robben çözümü kırımız don ile bulmuş.

Sinemada kollektif futbol

İzlemekte biraz geç kaldığım doğru ama malesef Rabat'ta doğru dürüst sinemaya gitme imkanımız olmuyor. Hele böyle yüksek gişeyi hedeflemeyen tarzda filmler, buranın kıyısından dahi geçmiyor. Neyse ki, sonunda Avrupa Filmleri haftası kapsamında izleme şansı buldum Ken Loach'un "Looking for Eric" filmini.

Kabaca hikayesini anlatırsak, film "loser" olarak tanımlanabilecek bir konumdaki 50'li yaşlarında bir karakterin, idolü olan Eric Cantona'yı bir hayali arkadaş olarak yaratıp, yeniden ayağa kalkmanın ve formanın "yakalarını havaya kaldırmanın" reçetesini öğrenmesi üzerine kurulu. Hikayeyle ilgili daha fazla detaya inmek istemem, çünkü henüz görmemiş olanların bir şekilde izlemesini tavsiye ediyorum hararetle.

Filmin futbolla ilişkisi üzerine birkaç kelam etmek gerekirse, bunun klasik bir futbol filmi olmadığının altını çizmek lazım. Yönetmen, futbolun hayata benzerliklerini ana hikayeyi gölgelemeyecek biçimde yansıtmış. Arada, Manchester United'lı taraftarlar arasında geçen ve kulübün Malcolm Glazer'ın eline geçmesiyle ilgili sürece dair bir atışmayı içeren unutulmaz bir endüstriyel futbol tartışması da Loach'un bu oyuna nasıl baktığının bir ipucunu veriyor adeta.

Yılın sporcusu seçimleri ile ilgili yazıda anlatmaya çalıştığım ama şimdi okuyunca beni de tatmin etmeyen şeyi anlatıyor bu film esasında. Futbolda tek başına hiçbir şey değilsin, arkadaşlarınla birlikte hareket etmen gerekiyor. Bunu da filmin bence en hoş ve akılda kalıcı sahnesinde görüyoruz

Baş karakter Eric, hayali arkadaşı Cantona'ya futbol oynadığı dönemlerdeki unutamadığı anı soruyor. Cantona'nın attığı golleri sıralıyor tek tek. Hiçbiri değil" diyor Cantona, "unutamadığım an Irwin'e verdiğim pastı." Bunun üzerine Eric,  "Peki ya Irwin o golü atamasaydı?" diye sorduğunda, Cantona'nın gülerek takım arkadaşlarına güve konusunda verdiği ders için bile izlenir bu film.