20 Ağustos 2010 Cuma

Liverpool-Trabzonspor:1-0 Kişilikli futbol (Fırtınanın dönüşü)



Kuralar çekildiğinde Trabzonluların ne düşündüğünü bilemem ama ne kadar zor bir rakip olursa olsun, tur şansının çok az olduğunu bilmeme rağmen Liverpool'la eşleşmek beni mutlu etti. Dün akşam izlediğim 90 dakikanın ardından da 1-0'lık mağlubiyete rağmen bu düşüncemde yanılmadığımı hissediyorum.

Bunu açıklamak için biraz geçmişe gitmek gerek... 1982 doğumlu olduğumdan Liverpool ve Inter zaferlerini hatırlayamıyorum ama Avni Aker'deki 1-0'lık Barcelona maçıyla başlayan 90'larda yaşanan Aston Villa ve Lyon zaferleri hafızamda taptaze. Trabzonspor o dönemde, Avrupa Fatihi sıfatını haiz Galatasaray'da bile daha başarılıydı ve "Karadeniz Fırtınası" esiyordu. O dönemde Avrupa kupaları istatistiklerinde galibiyet sayısı mağlubiyetten fazla olan tek Türk takımıydı, hatırlıyorum.

Sonra ne oldu bilemiyorum ama muhtemelen 1996 travması sonrası tablo tamamen tersine döndü. Takımın genel performansına paralel olarak vasat bir Polonya takımından 5 yiyen, Kıbrıs Rum Kesimi takımına elenen, Avrupa arenasında varlık gösteremeden Eylül'ü göremeden elenen bir takıma dönüştü.

Dün akşamdan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Trabzonspor bu sene de belki Eylül'ü göremeyecek ama Karadeniz Fırtınası'nın Avrupa'ya dönüş yoluna çıkmıştır. Bunda en büyük pay takıma çağdaş bir oyun felsefesi ve daha da önemlisi "güven" kazandıran Şenol Güneş'e ait elbette.

Anfield'a renk getiren ve "Bize Her Yer Trabzon" sloganının hakkını veren taraftar topluluğunun da katkısıyla 90 dakika boyunca çok iyi bir mücadele ortaya koydu Trabzonspor. Vakit geçirmeden ,sertlikle yıldırmaya başvurmadan, kapanmadan, ileri top şişirmeden, fizik açısından ezilmeden, sakin, dirençli kısacası kişilikli bir oyun oynadı.

Açıkçası beni maçın başında en çok endişelendiren unsur yüksek tempoya Trabzonspor'un ne kadar ayak uydurabileceğiydi. Zira ligimizin düşük temposu nedeniyle, özellikle Premier Lig takımlarıya mücadeleler farklı dünyalardan gelmiş iki takımın oynadığı bir maça dönüşüyor. İkinci yarının ilk 10 dakikası hariç, yani Onur'un penaltıyı kurtardığı dakikaya kadar olan dönem dışında bu konuda hiçbir sıkıntı çekmedi Trabzonspor.

Maç sonunda %56-44 gibi bir deplasman takımı için hiç fena olmayan bir topa sahip olma yüzdesi kaydeden Trabzonspor'da özellikle orta sahadaki isabetli paslaşmalar, savunma ile orta saha bloklarının zamanında bütünleşmeyi bilmesi öne çıkan artılardı. Dağınık yapısı bu tür maçlarda zaman zaman rakip savunmaları şaşırtarak bir artıya dönüşen Umut'un bulduğu pozisyonun da gösterdiği üzere Şenol Hoca'nın planı işliyordu. Takım tertibinde fizik güzü hem ağır sahayı hem de Liverpool'un yapısı düşünülerek Yattara ve Alanzinho'nun yedek bırakılması da mantıklıydı. Belki tek eleştiri Jaja'nın (henüz hazır olmayabilir tabii, bilemiyoruz) hiç düşünülmemesi olabilir.

Liverpool ise, Benitez dönemine nazaran daha az ısıran daha düşük tempoda oynayan bir takım izlenimi verdi.  Rövanşta Gerrard ve Kuyt'ın oynayacağını düşünürsek bu durumun biraz değişebileceği de söylenebilir.

Son paragraf Onur'a. Üzerine titrenesi, pamuklara sarınası bir yetenek. En önemlisi de bu yeteneklerinin farkında olmasının getirdiği kendine güven. Onu her izlediğimde Türk futbolu adına büyük keyif alıyorum.


Galatasaray-Karpaty Lyiv: 2-2 Uçurumun kıyısında



Bugünkü maçın ilk 45 dakikası, Galatasaray'ın sadece Avrupa kupalarında değil, belki bütün platformlarda tanıklık ettiğim en kişiliksiz performanslarından birine sahne oldu. Daha önce de sürpriz sonuçlar, Trömsö gibi hezimetler yaşanmıştı elbette ama sahaya çıkan oyuncular futbolu unutmuşlar veya zaten hiç bilmemişler gibi görünmeleri bir yanda, oynamaya çalışmadılar bile. "Total futbol" derken 3 pası arka arkaya yapamayan; tek bir blok halinde hareket edeceğimiz günleri beklerken Neill ile Mehmet Batdal arasındaki mesafenin 70 metreye çıkaran; ilk toplara basan, fizik gücü sağlam bir takıma karşı hiçbir direnç göstermeden orta sahayı teslim eden bir Galatasaray izlemek çok acıydı gerçekten.

İkinci yarıdan hiç umudum yoktu açıkçası. Sadece fotoğrafta kafa kafaya vermiş görünen iki adamın hırsı  bir şeyleri değişitirebilirdi. İkinci yarı Karpaty takımının bu arenadaki tecrübesizliği ve 2-0'ı koruma düşüncesi onları aşırı temkinli bir oyun anlayışına itince Galatasaray hücum etmeye başladı. Fakat şuurlu bir baskıdan söz etmek mümkün değildi. Şişirme toplar, yanlış tercihler, plansızlıktan heba edilen duran toplar umut vermiyordu. Açıkçası, Liverpool-Trabzonspor maçını izlemek daha cazip geliyordu bu dakikalarda ama yine de Galatasaraylılık ağır bastığında döndüm ve Baros'un Kewell'ın asistini gole çevirmesini gördüm. Son dakikalarda da inanan ve isteyen tek isim olan Kewell'ın içeri dalması ve rakibin belini kırmasıyla yarattığı pozisyonla "golcümüz" Baros beraberliği kurtardı.

Yapılması gerekenleri birkaç yazıdır sıralamaya çalışıyorum kendi kanaatimce, bu yüzden tekrarlamaya gerek yok. Acilen orta sahaya transfere ihtiyaç var ama artık bu bir fetişe dönüşmüş durumda olduğundan Ayhan ve M. Sarp'ın da performansını etkiliyor. İyi bir isim transfer edilirse, saha içi katkısından önce bir rüzgar yaratacak ve en başta tribünlerin moralini yükseltip yönetimi biraz rahatlatacak. Fakat korkum gelecek ismin büyük beklentilerin altında kalması ve Elano'dan bekleyip göremediğimiz gibi her şeyi yapmasının istenmesi. Neyse, birisi gelsin de bunları sonra konuşmak mümkün.

Takımın üzerinde bir ölü toprağı var ve umutsuzluk giderek artmakta. Buradan yaşanacak bir geri dönüşün unutulmaz olması da mümkün, koca sezonun heba olması da...

19 Ağustos 2010 Perşembe

Quaresma




Kariyerinde hep Avrupa’nın üst düzey kulüplerinde oynamış, dünyanın en yetenekli oyuncularından birinin 30 yaşından önce Türkiye’ye gelmesi pek sık karşılaştığımız bir durum değil. Hagi, Roberto Carlos, Kewell, Guti gibi isimleri bu çerçevenin dışında tuttuğumuzda, benim hatırladığım kadarıyla bu tanıma uyan yalnızca Anelka örneği var.


Beşiktaş taraftarının gönlünde belki de 2007-2008 sezonu Şampiyonlar Ligi gruplarda oynanan Porto maçlarıyla yer edinen ve geçen sezon çoğu maçta “Yeter Yıldırım Demirören” sloganlarının yanında “bu adamı alın” tezahüratlarına konu olan Ricardo Quaresma, belki biraz paradoksal, belki de Başkanı n taraftarla barışma hediyesi olarak İnönü’nün çimlerine ayak bastı.

Daha gelmeden sevmişti Quaresma’yı Beşiktaşlılar. Bir Galatasaraylı olarak bu psikolojiyi çok anlamasam da bir dakika bile oynamadan benimsemişti. Quaresma’nın kalitesinden bahsetmiyorum elbette, belki bilinen kimseyi takmaz, arıza halleri, belki oynadığı büyük kulüplerde dikiş tutturamamış olmanın getirdiği hırsı, ikinci bir Pascal Nouma olabileceği hissini uyandırdı Beşiktaş taraftarında.

Daha Beşiktaş’ın oynadığı resmi maç sayısı sadece 6 olsa da, bu hislerin boşa çıkmayacağı anlaşılıyor. Benzerine az rastlanır bir doku uyuşması gerçekleşti kısacık sürede. HJK maçında izlediğim Quaresma sonsuz bir oynama ve oynatma iştahı içinde, tapılırcasına sevildiği bir yerde takımı sırtına almış götürüyor izlenimini verdi bana.

Dünya futbol piyasasında adını ilk duyurmaya başladığından beri vatandaşı Ronaldo’yla kıyaslanan bir adamın yeteneklerini tartışmak dahi abesle iştigal olur. Ancak bir türlü olamadı işte. Beklentileri karşılayamayınca daha kötü etkilendi, daha kötü etkilendikçe kendini kanıtlamak için zorlamaya başladı, zorladıkça işler daha da bozuldu ve bu fasit dairenin çıkış noktası İstanbul oldu.

Quaresma için beylik bir ifadeyle “disiplinsiz” dendi çoğu futbol adamı tarafından. Haksız da değillerdi. Bakın onu Inter’e aldıran Mourinho, onun hakkında ne demiş vaktiyle:

“He is a great talent, but the joy I have at seeing the way Ibra works for and with the team I do not yet have with Quaresma. He will have to learn, otherwise he won’t play, and I am sure he'll change and become more tactically disciplined. He likes kicking the ball with the outside of his foot, but if you ask me about him in a few months' time, we'll be talking about a different Quaresma.”

Kısacası bencilliğinden ve takım oyununa yatkın olmamasından bahsediyordu çalıştığı bütün teknik direktörler. Fakat benim gördüğüm kadarıyla, bu adamın ihtiyacı olan şey sevgiydi. Barcelona, Inter ve Chesea’de bekleneni veremeyip Porto da durdurulamaz birine dönüşmesini de bu açıklıyor. Şımarık diyenler oluyor onun için, haklılar. Ama bu kaprisler içeren bir şımarıklık değil, “en çok beni sevsinler” isteğiyle özdeşleştirilebilecek bir duygu. Takımın tek yıldızı, süperstarı olmak istiyor, taraftar en çok onu sevsin istiyor. Bu yüzden kendinden daha büyük isimlerle birlikte oynadığı takımlarda mutsuzdu. Mutsuzdu, çünkü bütün alkışlar ona değil, trivela ortasını topukla ağlara gönderen Ibrahimoviç’e gidiyordu.

Bencilliğini de buna bağlayabiliriz aslında. Yine sevgiyle bağlantılı bir bencillik. Takımı oynatmamak, pas vermemek söz konusu değil. Sonuçta en büyük alkışı aldığı sürece, “Quaresma’nın asistini gördünüz mü?” diye konuşulduğu sürece sorun yok. Ama Inter ve Chelsea’de hep daha ötesini yapmak zorundaydı, imkansızı denemek… Bu yüzden çok top eziyordu, olmayacak şeyleri deneyip deneyip, yapamayınca sinirlenip küsüyordu.

Şimdi Türkiye’de ve futbolla barışık. Dünkü muhteşem golünden sonra emektar malzemeci Süreyya’ya koşmasının nedenini anlayabilmek gerek. Hepimiz için iyi bir haber bu, en azından futbolda seyir zevkini fanatizmin önünde tutanlar için. Ona bu ortamı sağlayan Beşiktaş camiasını kutlamak lazım…

Yeni Yıldızlar: Youssef El Arabi



Her zaman için, sonuçların önceden kestirilmesinin en zor olduğu liglerden biri olmuştur Ligue 1. Bu durum, 2000’lere damgasını vuran Lyon’un hegemonyasının yıkılmasıyla daha da karmaşık ve heyecanlı hale geldi aslında. Geçen yılki sürprizlerin ardından 20010-11 sezonun ilk iki haftası da beklenmedik sonuçlara sahne oldu. Şüphesiz en büyük sürpriz, 2. Ligden gelen Caen’in, son şampiyon Marsilya’yı deplasmanda, şampiyonluğun diğer büyük adayı Lyon’u ise evinde mağlup etmesi oldu.


Bu galibiyetlerde birer gol atarak ön plan çıkan isim ise Fas asıllı Youssef El Arabi. Geçen yılı 11 gol atarak kapatan isim, bu yıla ikide iki yaparak başladı. Sadece Lyon maçının bir kısmını izleyebildiğim için detaylı bir teknik analize girmem zor ama kuvvetli ve güçlü bir oyuncu izlenimi veriyor.

Fas basını da 23 yaşındaki bu oyuncunun performansından ziyadesiyle heyecanlanmış durumda. Daha şimdiden kendisine Everton’un talip olduğuna ilişkin dedikodular dolaşıyordu ancak Caen elini çabuk tutup kontratını iki yıl uzattı. Kendisinin önünde Fransa Ligi’nde alıştığımız biçimde orta seviye takımlarda yıldızı parlayıp Lyon-Marsilya-Bordeaux eksenine göz kırpan bir kariyer olması kuvvetle muhtemel.

El Arabi, Gerets’le birlikte yeni bir döneme başlayacak Fas milli Takımı için de kaçırılmaması gereken bir yetenek. Muhtemelen 4 Eylül’deki Orta Afrika Cumhuriyeti maçına çağırılacak ve Aslan olacak.

El Arabi esasında, 23 yıl boyunca hep Fransa’da yaşamış biri olarak Fransa Milli Takımı’nda da oynayabilirdi. Ancak bugüne kadar kendisine herhangi bir davet yapılmamış. İlginçtir, kendisi Fransa milli formasını U-21 Futsal takımında giymiş. Tabii Fransız milli takım scoutlarının öngörüsünün kuvvetli olduğu düşünülürse, üzerine eğilmedikleri ve ihmal ettikleri El Arabi’nin geçici ve ilerde balona dönüşecek bir şöhret olma ihtimalini de yadsımamak gerek.

Her halükarda Faslıları şimdiden heyecanlandıran bu ismi yakından izlemekte fayda var. Bu arada Fas milli takımının hücum hattının çok kuvvetli olduğunu (Chamakh, El Hamdaoui, Youssef Hadji, Boussoufa) ama diğer bölgelerin yeterli kalitede olmadığını da hatırlatmak lazım.

15 Ağustos 2010 Pazar

Sivasspor-Galatasaray:2-1 - Neler oluyor?


Her yıl büyük bir sabırsızlıkla beklediğim Süper Lig'in başlangıcını bu yıl neredeyse unutacaktım. Ne ilk haftaki maç programını biliyordum bugüne kadar, ne de takımların son güncel kadrolarına bakmıştım. Fantezi Futbol'da takım bile kurmak gelmedi aklıma. Bütün bunların başlıca sebebi elbette Galatasaray'ın sezonun devamı için bir ışık ya da heyecan kırıntısı vermemesi. Nitekim, belki bir umut diye TV karşısına oturduğum Sivasspor maçında düşük beklentilerimi bile karşılayamayacak ve ilerisi için hayalkırıklıkları vaat eden bir performansla karşılaştım.

Aslında, belki de yeni sezon hevesiyle ilk 15 dakika sahaya konan istek ve temponun  hazırlanış açısından güzel bir golle süslenmesi heyecan vericiydi Galatasaray taraftarları açısından. Fakat, ilerleyen dakikalarda Sivas'ın özellikle fizik üstünlüğünü göstermeye başlamasıyla, geçen sezonki Fenerbahçe maçından sonra -7 maç boyunca izlediğimiz amaçsız, dezorganize ve panik içinde dakikaların geçmesini bekleyen takım kimliğine tatsız bir geri dönüş yaptı Galatasaray. Kewell ve Arda dışındaki oyuncular ne sahaya yaratıcı bir şey koyabildiler, ne de kararlı bir biçimde Sivassporlu oyuncular kadar mücadele edebildiler.

OFK maçından sonra yazdığım yazıda belirttiğim takımın yapısına ilişkin düşüncelerim geçerliliğini koruyor. Bu yüzden gene yorumlar yerine bu maçtaki bazı enstantanelere değinip geçecğim. Birincisi, Sivas'ın ilk golünde savunmanın inanılmaz yerlşme hatası ve Aykut'un yine çıkabileceği bir topta kalede kalmayı tercih etmesi. Mehmet Demirkol'un ybugünkü yazısında aynı husustan bahsediliyor ve isabetli bir analiz var, zira gerçekten yenilen gol buram buram amatörlük kokuyor.

Galatasaray'ın yediği ikinci gole bakarsak 30 m. dripling yapan Ceyhun'un ne Ayhan ne de Cana durdurabiliyor; üstelik Cana sarı kart pahasına arkadan makas hareketi yapmaya çalışmasına rağmen. Tamam oyun kurmalarını, tempoyu ayarlamalarını geçtik; herhangi bir kontratak veya az adamla yakalanma durumu olsa o da kabulüm ama bir takımın iki defansif orta saha oyuncusu bu kadar kolay geçiliyorsa gerçekten orada durmalarının anlamı yok. Cana'nın fizik gücüne güveniyorduk ama şu ana kadar büyük hayal kırıklığı.

Son olarak bu sistem için en önemli unsurlardan biri olarak beklerin katkısını ele alalım. Hakan Balta'da inanılmaz bir düşüş var, hücuma katkısı sıfıra yakın, ayrıca kırk yılda bir gittiğinde de geri gelemiyor. Ali Turan hücuma katkısı ise sıfırın dahi altında. Bindirme yapmayı geçtim, ayağındaki topların büyük bir kısmını isabetsiz kullanıyor.

Bir de kontrol meselesi var tabii. Belki de oyunu kontrol edememenin doğrudan bir yansıması olarak sinirler kontrol edilemiyor. Golden önceki faul pozisyonuna final maçının 90. dakikasında hatalı bir penaltı düdüğüymüşcesine canhıraş bir itiraz ayaklanması çok çirkin ve anlamsız. Özellikle Rijkaard gibi birine o hareketleri hiç yakıştıramadığımı söylemeliyim. Bence herkes oturup nasıl sakin olunacağını ve 90 dakika oyunun jnasıl kontrol edilmesi gerektii üzerine düşünmeli.

Sivasspor'u ise geniş olmayan kadrosuna rağmen beklediğimden iyi buldum. Özellikle Mehmet Nas, orta sahada pas trafiğine akıl katarak çok büyük katkı sağlamış takıma. Geçen yılı bir geçiş dönemi gibi düşünürsek bu yıl gerçekten Mesut Bakkal'ın takımı var sahada. Artık Bülent Uygun zamanındaki Mehmet Yıldız'a şişir taktiği yok, yerine imkanları doğrultusunda hızlı top çevirmeyi düşünen ve hücumda çoğalan bir takım gelmiş. Eğer Ceyhun istikrarlı bir performans sergileyebilirse ligin üst yarısında kendilerine yer bulabilirler. 

Share |

6 Ağustos 2010 Cuma

OFK-Galatasaray:1-5, sonuca aldanmadan geleceği düşünmek

Elbette daha bu aşamda kazaya uğramadığımız için sevinçliyim; Kewell'ın bu takım için bilhassa mental anlamda ne kadar önemli olduğunu kanıtlayan gerçek anlamdaki dönüşüne tanıklı ettiğim için de. Skordan da şikayetçi olmak için deli olmak lazım. Peki o zaman nedri bu içimdeki olmamışlık hissi?
Bu sezon son iki sezondan alıştığımız transfer bombaları patlamadı. Aslında 5 sene öncesine kadar ekşi sözlükte "Galatasaraylı olarak transfer beklemek" başlığı altına yazılanlara baktığımızda, 4 sene uğraşıp bir türlü getirtemediğimiz Pires'i ve  "devreye girdiği" anda işin yatacağını anladığımız Haim Fresco'yu hatırladığımızda, Haldun Üstünel döneminin bir istisa teşkil ettiği ortada, ama yine de taraftar hem ünlü, hem de takıma yarayacak oyuncu transferi konusunda beklentileri yüksellti bir kere. Uzatmayalım, bu sene yerli rotasyonunu güçlendirmek adına yapılan yerli transferler isbaeti olsa da, henüz sadece Pino ve Cana'nın alınması, Elano'nun durumunun belirsizliği, başta orta sahadaki olmak üzere, kaledeki ve Baros'u yokluğunda forvetteki eksiklerin net biçimde görünmesi ve son olarak Haldun Üstünel'in istifasıyla ayyuka çıkan yönetime ilişkin problemler arasında sezonu çok mutlu ve umutlu açmadı Galatasaray.
Bu 5-1'lik galibiyet ve yakında gelmesi beklenen transferler bu havayı biraz daha güneşli hale getirebilir. Ama içimizi açan en önemli hadise Kewell'ın dönüşü. Taraftarın onu sevmesi ve kalması için bu kadar ısrar etmesi sebepsiz değil. Bugün rakibin kim olduğunu düşünmeden, sahada her şeyini ortaya koyan oyunuyla saha içi liderliğin ne olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Maça gelirsek, rakibin ne kadar zayıf veya kuvvetli olduğu üzerindeki tartışmalar bir kenara, 2-0'ı bulana kadar üstünlüğünü kolaylıkla rakibe kabul ettiren ve sahaya iyi yayılan bir Galatasaray izledik. Daha sonra ise nedense eski hastlık başgösterdi ve sahada Galatasaray diye bir takım kalmadı. Rakipten korkup geri çekilmekten ziyade, sanki maçtan çekilmiş bir havada, "2 gol bize yeter, hadi artık maç bitsin" dercesine isteksiz ve kopuk bir görüntü çizdi. İkinci yarıda da benzer bir görüntü maçı giderek sıkıcı bir hale sokmak üzereyken Kewell'ın fırsatçılığıyla aldığı penaltı ve kırmızı kart maçın düğümünü çözdü. Belki de Galatasaraylı oyuncular, bu dakikadan sonra ilk kez maçtan keyif alarak oynadılar.
Rijkaard takımın bir bütün halinde, uyumlu bir organizma gibi hareket etmesi için uğraşıyor bir yılı aşkın süredir. Bu yüzden takımı bloklar halinde analiz etmeye kalkmak biraz paradoksal bir durum teşkil ediyor. Yine de sezon öncesi eksikleri daha net görebilmek için bunu yapmak durumundayız.
Kaleci konusunda Mondragon'dan beri içimiz bir türlü rahat edemedi. Aykut, iki maçta yediği hatalı goller ve egzantirik kurtarışlarıyla kafa karıştırıyor ama her maç takımı yakabilme riski var. Şahsi kanaatim, Ufuk'a şans verilmesi ve Trabzon-Onur örneğinde olduğu gibi yetenekli bir kalecinin düzenli oynayarak ve doğru yönlendirilerek uzun yıllar takıma hizmetedebilecek bir konuma gelmesi. Bence kaleci transferine gerek yok, Ufuk'ta biraz ısrara ihtiyaç var.
Savunam takımın görece en sorunsuz, başka deyişle transfer istenmeyen bölgesi. Servet'in geçen sezon sonrasında yeniden Rijkaard'ın ideal 11'inde yer bulması sevindirici. Cana ve yanına alınması muhtemel başka bir ayağına hakim defansif orta saha oyuncusuyla, Servet'in topu oyuna sokma konusundaki handikapı kompanse edilebilir. Neill henüz Dünya Kupası sonrası tam formunu bulamamış gibi. Hakan Balta da ataklara destek verme konusunda yeterince etkili değil. Rijkaard'ın geçen sezon benim şahsen çok beğendiğim bir oyuncu olan ancak Galatasaray'daki kredisini çabuk yitiren Caner'i sürekli olarak tercih etmesinden hareketle, özellikle rakibin üzerine baskı kurulacak maçlarda Çağlar'ı bu bölgede izleyebiliriz. Zaten yeni transferler arasında takıma nasıl uyacağını en çok merak etiğim adamların başında geliyor Çağlar. Sabri ise şaşırtıcı biçimde giderek olgunlaşıyor ve takımın vazgeçilemez bir parçası olma konumunu sürdürüyor. Dün özellikle Pino girdikten sonra ataklara çok etkili biçimde katılıp asistini de yaptı.
Orta saha takımın en sorunlu bölgesi. Barış çok dağınık, altyapısını Almanya'da almış bir oyuncuya yakışmayan fundemental eksikleri bulunan bir oyuncu. Tek olumlu özelliği zaman zaman ateşleyici bir rol üstlenebilmesi. Ayhan'ın ise yavaş yavaş zekasının ayaklarına hükmedememeye başladığı, çevikliğinin azaldığı yaşlara gelmeye başladığı anlaşılıyor. Mustafa Sarp ise OFK'ya karşı sergilediği istisnai performans bir kenara bırakılırsa kapasitesi sınırlı ve ideal 11 oyuncusu olarak düşünülemez. Bu durumda yeni transfer Cana'nın yanına konabilecek 2 orta saha oyuncusu lazım. Bunlardan birisi Ledesma olacak gibi görünüyor ki kariyerine ve izklediğim birkaç maçtan aklımda kalanlara göre isabetli bir transfer olacak gibi görünüyor. Neticede, Grella veya Polak'tan çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. 
Diğer isim içinse "elinde Elano varken aramaya ne gerek var?" diye sorasım geliyor. Rosicky, isminin ilk kez gündeme geldiği 2000 yılından beri yakından takip ettiğim ve beni her daim heyecanlandıran birisi. Gelirse çok mutlu olurum ancak açıkçası son dönem geçirdiği sakatlıklar beni korkutuyor. Onun gelmesi, Elano'nun gidişi anlamına geliyor ve ben çoğunluğun akisne bu koşullarda Elano'yu tercih ediyorum.
Her şeyden önce Elano bir sistem oyuncusu. Saha içinde harikalar yaratacak, Quaresma gibi seri 3-4 çalım atacak bir oyuncu değil ancak doğru kullanıldığında takıma akı(l)cılık kazandıran, seri düşünen, doğru karar veren bir oyuncu.
Forvette ise kanatlarda Arda, dün biraz isteksiz görünse de halihazırda bütün sezon boyunca ne yapabileceğimiz sorusunun cevabının bulunduğu tek adam. Kafa olarak rahat olması sağlanabilirse, takımı tek başına çok ilerilere götürebilecek bir potansiyele sahip. Yenilerden Serdar, Beşiktaş'taki günlerinde fazla dağılmış olacak yeterince hızlı ve akıllarda yer eden bir başlangıç yapamadı. Yedekten girip çevireceği maçlar belki de onun Galatasaray'daki esas misyonu olacak. Pino ise kısa sürede tekniğini iyi kullanan bir oyuncu olduğunu gösterdi. Keita ile karşılaştırılmak onun bu sezonki belası olacak gibi ama şu kadarını söyleyelim, Keita kadar spektaküler olmasa da takım oyununa daha yatkın bir isim gibi görünüyor.
Santfror konusunda ve özellikle Mehmet Batdal hakkında daha detaylı bir şeyler yazmayı planlıyorum.
Neticede dünü kazasız atlattık bakalım. Hele bir play-off taki rakibimiz belli olsun...

Güzel bir yaz



Dünya Kupası'yla ilgili son yazımı grupların hemen sonrasında yazmışım. Şimdi finalin üzerinden neredeyse dört hafta geçti. Maçların çok az bir kısmını kaçırdığım için memnunum. Tereddütlerle başlamış olsak da kupanın beni tatmin ettiğini, damağımda ve dimağımda hoş bir tat bıraktığını söyleyebilirim, neticede hak edenin kazandığını da. Arada izleyip yazamadığım maçlara dönmek için çok geç tabii, nasıl olsa izlediklerimden aklıma işlediklerim diğer maçları yorumlarken saklandıkları yerden çıkıp ufuk açıcı bir etki yapacaklardır.

Ancak, burada değinmeden geçmemem gerekn çok önemli bir nokta var. 1988'de futbola dair hatırladığım ilk anının kahramanları, beni bu oyuna bağımlı yapanlar o tarihten bu yana elde ettikleri en büyük başarıyı kazanadılar. Üç kez final kaybetmek varmış, olsun. Beckett'ın dediği gibi ilerde daha iyi yenilirler belki. 1994'te ve 1998'de onları safdışı bırakan Brezilya'yı nasıl yeneceklerini öğrendikleri gibi kupayı almayı da öğrenirler. Son tahlilde, heyecan dolu bir Temmuz başı ve güzel bir yaz yaşattı bana Portakallar. Teşekkürün ötesinde ne diyebilirim ki?

Geri dönüş

Bir aydan uzun zaman olmuş blogu ihmal edeli. Aslında tam ihmal de sayılmaz. Temmuz başından 26'sına kadar süren tatilde imkan olmadı haliyle. Sonrasında da belki Dünya Kupası sonrasındaki futbol doygunluğundan bir şey yazmak istemedim. Bir yandan da uzun süre yazmayınca paslanma durumu da var, bunu söyleyenler haklıymış insan cümlelerine yabancılaşıyor başlarda.

Neyse geri döndüm artık, yeniden başlıyorum şezlonguma uzanıp maç seyretmeye...

Share |

26 Haziran 2010 Cumartesi

Yarı final yolunda dört dörtlü



2010 Dünya Kupası'nda yaşanan sürprizler ve bazı favorilerin beklentilerin altında kalması fikstür hesaplarını karıştırdı. Yarı final yolunda bizleri nasıl senaryolar bekliyor, buna biraz kafa yorayım istedim.

1. dörtlü: Uruguay-G.Kore/ ABD-Gana

Bu takımlardan hiçbirisinin kupaya yarı final oynarız hedefiyle geldiklerini düşünmüyorum ama futbolun en güzel tarafı da bazı şeyleri kestiremiyo oluşumuz. Bu dört takımdan hangisi çıkarsa çıksın mutlu olurum çünkü hepsinin bana sempatik gelen bir tarafı var. Aralarında Avrupalının olmadığı dört farklı kıtanın, dört farklı futbol tarzına sahip takımı. Beklenmedik ölçüde güzel maçlar ve dramatik sonlar bizi bekliyor olabilir.

2. dörtlü: Hollanda-Slovakya/ Brezilya-Şili

Bu dörtlüden sıyrılacak takım, ilk dörtlüden yarı finale çıkacak takımla eşleşeceği için kendini şanslı sayıyor olabilir. Tabii ki herkes gibi ben de Çeyrek Final'de Hollanda-Brezilya eşleşmesi bekliyorum. 1994 (çeyrek final) ve 1998'deki (yarı final) eşleşmeler dün gibi aklımda. Her ikisinde de Hollanda kaybeden taraf olmuştu. Bakalım kupanın en güzel maçlarından birisi olmaya aday bu maçta da Portakaların önü kesilecek mi?

Tabi bu eşleşmeden önceki maçları da çok hafife almamak lazım. Slovakya'nın İtalya galibiyetiyle kendine güveni inanılmaz arttı. Fakat Hollanda'nın bu turnuvadaki oyun tarzı için Slovakya çok terslik çıkaracak bir takım gibi görünmüyor. Hollanda çok tempolu, baskılı bir futbol oynayamasa da çok fazla pasa ve topa sahip olmaya dayalı bir oyun anlayışı benimsemiş durumda ve oyunun doğal gelişimi içinde hakimiyetlerini kabul ettirip oyunu karşı alana yıkıyorlar. Bu sayede de zayıf olduğunu düşündüğüm savunmalarını test edecek sorunlarla karşılaşmadılar. Slovakya da kendi sahasına çekildiğinde baskı altına girip çok pozisyon veren bir takım olduğunu en iyi oyununu sergilediği İtalya karşısında dahi gösterdi.

Diğer maçta da Brezilya, sakatlıklar ve cezalarla biraz zayıflayan Şili karşısına çıkacak. Çok pozitif ve seyri hoş bir futbol oynayan Şili, bu kupada keyfine görev vites yükseltip azaltmayı çok iyi başardığı bir kez daha tescillenen ve havaya girmiş bir Kaka ve Ealno'nun formuyla çok daha tehlikeli hale gelen Brezilya karşısında ne ölçüde etkili olabilecek bilemiyorum ama çok zevkli bir maç bizi bekliyor olacak.

3. dörtlü: Almanya-İngiltere/ Arjantin-Meksika

Sonucun ne olacağını kestirmek mümkün değil fakat bu dörtlüden yarı finale yükselecek olan takım kupayı kazanmak için gerekli olan güveni fazlasıyla kzanmış olacak, orası kesin. İngiltere, çok rahat lideri olacağı grupta 2. olarak kendini bu ateşin içine atmış oldu. Tabii her turda güzel maçlar izleyeceğimiz için bundan şikayet edecek değilim. 1966'dan beri İngiltere-Almanya eşleşmeleri hep en çok beklenen maçlar arasında yer almıştır. Arjantin'in de her ikisiyle olan geçmişi de malum. Kısacası mini bir Dünya Kupası da bu dörtlü arasında izleyeceğiz. Peki Meksika aradan çıkarsa?

4. dörtlü: İspanya-Portekiz/ Paraguay-Japonya

Bu dörtlüde ilki gibi sürpriz takımları bir araya getirmesi açısından ilginç. Gruptan çıkarken beklediğinden fazla zorlanan İspanya, bu kupadaki en kaliteli kadroya sahip olduğundan elbette buradan çıkmak için de en büyük aday. Ancak Portekiz de kaliteli ve İspanya'nın oyununu bozabilecek nitelikte bir takım. Ronaldo'nun, Man Utd'de oynarken İngiltere maçlarında ayrı bir motivasyonla oynadığını hatırlıyorum. Real Madrid için ilk sezonunda bir ilaha dönüşme yolunda önemli bir adım atan Ronaldo, belki de bütün İspanya'yı kendisine düşman edecek bir performansla onları alt edecek, göreceğiz.

Paraguay-Japonya maçı da 2. turun en ilginç maçlarından biri olacak. Paraguay o alışyığmız sıkıcı imajından uzak, hücum konusunda çok iştahlı bir takıma dönüşmüş durumda. Japonya da farklı ve herkese sempatik gelen bir takım.

Kupa başlarken final tahminim "İngiltere-Arjantin"in gerçekleşemeyeceği artık kesin olduğuna göre yeni bir final tahmini yapmak elzem oldu artık.

Her şeye rağmen gönlümden İngiltere-Hollanda finali geçiyor. Gana-Japonya finali ise bahis oynayanların gelecek üç kuşak hayatını kurtaracak denli fantastik olur herhalde.

Share |

İlk turun özeti

Kupada bugün iki haftayı bitirdik ve grup maçları geride kaldı. Başka bir deyişle fikstürdeki 64 maçın 48'inin karşısına skorları yazıldı. Artık maç bolluğu yerini telafisi mümkün olmayan maçlara bırakacak ve heyecan giderek artacak.

İlk günlerdeki karamsarlık, heyecanın artmasıyla giderek dağıldı. Belki gelmiş geçmiş en keyifli ve en gollü kupa olmayacak ama (48 maçta 101 gol atıldı) her an sürprizle karşılaşmamız olası olduğundan çok şaşırtıcı ve unutulmaz anlar yaşayacağımız kesin.

İlk turun özet notlarına gelirsek

"Perfect" çekenler: Hollanda ve Arjantin- 3 maç 9 puan
Golcüler: Arjantin ve Portekiz- 7 gol- Tabii Portekiz'in bunların hepsini tek bir maçta kaydettiğini unutmamak lazım
Sıfır çekenler: Ölüm Grubu'ndaki Kuzey Kore'den beklenirdi belki ama Kamerun'un bütün maçlarını kaybetmiş olması büyük hayal kırıklığı
Golsüzler: Sıfır çeken K. Kore bile gol atabilmeyi başardı ama Honduras ve Cezayir, bütün maçlarda rakiplerine, en azından mücadele açısından, iyi direnmelerine rağmen aşırı beceriksizliklerinden hiç gol atamadılar.
Kaleyi kapatanlar: Bu kategoride de Portekiz tek başına, gol yemeden zirvede yer alıyor. Fakat elimde olsa iki Dünya Kupası'nda 7 maçta sadece 1 gol yiyen İsviçre'ye bu dalda özel ödül vermek isterdim.

Yine rakamlardan gidelim.

Afrika'da Latin rüzgarı:  Güney Amerika (CONMEBOL) kıtasından finallere kalan 5 takımın 5'i de üst tura çıkmayı başardı. Bunlardan Şili dışındaki dördü gruplarını lider olarak tamamladı. Kuzey Amerika grubundan katılan ama zaman zaman Copa America'da da mücadele ettiğini gördüğümüz Meksika'yı da işin içine katarsak Latin Amerika takımları, bu kupaya damgalarını vurmuş durumda.

Hemşerim ne oldu bize? Bu kupa belki de 1990'da Kamerun mucizesiyle başlayan, zaman zaman ufak parlamalarla devam eden, 2002'de Senegal'le yeniden bir ivme kazanan Afrika futbolu mitinin hazin çöküşüne sahne oldu. Halbuki, Dünya Kupası ilk kez Afrika kıtasında düzenlendiği için bugüne kadarki en büyük başarı olan Çeyrek Final'in ötesine geçilebileceğine dair çok kuvvetli bir inanç ve biraz da genel bir istek vardı. Şimdi, sadece Gana 2.tura çıktı ve bir yerde bütün kıtanın prestijini kurtarmış oldu. Gana, G.Afika ve Fildişi Sahili 4 puan, Nijerya ve Cezayir 1 puan toplayabilirken, Kamerun sıfır çekti. Bakalım nispeten müsait bir fikstüre denk gelen Gana ne kadar ileriye gidebilecek?

Finalden dibe: 2006'nın finalistleri galibiyet dahi alamadan, gruplarını son sırada tamamlayarak Güney Afrika'ya veda ettiler. Çevremde buna üzülen çok sayıda kişi olduğunu söyleyemeyeceğim. Herhalde 2006'da bazı futbolseverlerin ahını aldılar. Aynı şey Fransa'nın başına 1998'de kupayı aldıktan sonra 2002'de gelmişti. Ama bir önceki kupanın finalistlerinin ikisinin birden gruptan çıkamadıkları vaki midir bilemiyorum. Sonuçta ikisi de gerek takımlarını zamanında yenileyememeleri, gerek sabit ve belirrli bir sistemle takım içi uyumu sağlayamadıkalrından erken veda ediyorlar.

Şaşkın "underdog"lar:  İsviçre ve Sırbistan grup liderleri İspanya ve Almanya'yı yenmelerine rağmen gruptan çıkamamayı başardılar. Maçlar başlamadan önce yaptıkları hesaplarla taban tabana zıt olan bu durmu nasıl açıklamak lazım bilmiyorum ama Sırbistan, zaten topu topu 4-5 maç oynayacakları kupada maç seçtiği, İsviçre ise gol atmanın yolunu bir türlü öğrenemediği için kupadan elenmiş oldular.

Avrupa'dan futbol: Milli Takım, 2002'de hepimizi sevince boğarken, 3.lüğe dudak bükmek için "hiç Avrupalıyla oynamadık" denirdi. Çoğu kişiden de"Dünya Kupası'nda bir sürü alakasız takım var, Avrupa Şampiyonası çok daha güzel ve kaliteli" minvalinde sözler duymuşumdur. Ama 2010'da bu tezler de ofsaytta kaldı. 13 Avrupa takımından 7'si turnuvaya veda etti. Demode ve renksiz futbol oynayan Slovenya ve Yunanistan (son maçı saymazsak buna Slovakya'yı da eklemek mümkündü ama toplarlandılar), 5-6 sene öncesinde kalmış Danimarka, üretmeyen İsviçre ve takım olamayan yıldızlar topluluğu Sırbistan. Keşke bunların yerine biz, Rusya, İrlanda gibi takımlar olsaydı diye düşünmeden edemiyor insan.

Asya kaplanları: Son olarak Kore ve Japonya'ya da gerçekten bravo demek istiyorum. İki takım da Hiddink ve Zico dönemlerindeki anlşayış temelinde, ancak bu modeli günümüzün ihtiyaçlarına uygun bir şekle sokarak başarılı oldular. Bu basit bir yerli antrenör, yabancı antrenör meselesi değil. Kimi getirirseniz getirin bir yapı kurabilecek ustalıkta olması, sizin de ona sebat etmeniz lazım. Yolu birileri açtığında, izleri takip etmek elbette daha kolay. Bu durumdan en başta ders alması gereken ise 3 kez antrenör değiştiren Afrika takımları...



Share |

22 Haziran 2010 Salı

Yolun yarısı: H Grubu



Şimdi bakıyorum da kupa öncesinde bu grup için "İspanya rahat" başlığını atmışım ve her şeyin kolaylıkla çözüleceğini; İspanya'nın 3'te 3 yapacağını ve İsviçre-Şili maçının 2.lik için bir final niteliğinde olacağını düşünüyordum. Ne mutlu ki yanıldım.

Grupta işler çok karışık durumda. İki maçta 6 puan yapan Şili, bence halihazırda 2. tur için en az şansı olan takım. B Grubu'nda belki 3 puanla 2. tura çıkan, bu grupta ise 6 puanla elenen bir takım görebiliriz. Şili-İsviçre maçında da ağır bir kırmızı kart ve vasatın altında bir hakem yönetimi izledik ama maça esas damga vuran, Şili'nin yakaladığı kontratak fırsatlarındaki inanılmaz savurganlığıydı. Laubalilik mi, dikkatsizlik mi, beceriksizlik mi, şanssızlık mı ne derseniz diyin ama tempolu ve atak oynamayı seven, rakip ceza sahasına da bu kadar kolay giden bir takım nasıl olur da 2. golü bir türlü atamaz aklım almıyor. Bu durum onların şanslarını zora sokan başlıca faktör oldu. İsviçre'yi 2-0 yenselerdi, İsviçre'nin Honduras'a 2 gol daha fazla atması gerekecekti. Bakalım kaçan fırsatları arayacaklar mı?

Son maçta Şili 'ye İspanya önünde beraberlik yetiyor ama kazanmak zorunda olan bir İspanya karşısında bunu başarmaları çok kolay olmayacak. İspanya demişken, penaltı gol olsaydı farka gidebilecek bir Honduras maçını  2-0 kazandılar. Euro 2008'le karşılaştırıldığında sanki aynı ölçüde akmakta zorlanan bir takım var önümüzde, daha durgun ve daha hevessiz gibi oynuyorlar. Yine de öyle kaliteli bir kadro ki, ilerleyen turlarda bütün bu sıkıntıları aşıp havaya girmeleri yüksek ihtimal.

Honduras zayıf bir takım ama bu zayıflık sadece teknik yaratıcılık bağlamında kendini gösteriyor. Yoksa fizik güçleri ve mücadeleleri kupadaki çoğu takımdan daha üst seviyede. Bu yüzden de geriye düşünce dağılmıyor ve son düdüğe kadar kapasitlerinin tamamını vermeye çalışıyorlar. İspanya maçında savunmda yaptıkları çok kritik cansiperane müdahaleler de bunu gösterdi. Yani, İsviçre'nin işi kolay olmayacak.

Umarım İsviçre-Honduras'ı, İspanya'da Şili^'yi aynı skorla yener. Göze hoş gelen bir futbol oynayan Şili'nin elenmesini istemiyorum çünkü. Şöyle iki maç da 2-1 bitse harika olur mesela...

Share |

Yolun yarısı: G Grubu



Brezilya, istediğini aldı ve ikide iki yaparak ikinci tura yükselmeyi garantiledi. Liderlik için son mçata Portekiz önünde beraberlik onlara yetecek. Fakat H Grubu o kadar ilginç seyrediyor ki, İspanya o grupta 2. sırayı alabilir ve 2. turda erken bir Brezilya-İspanya finali izleyebiliriz. O zaman da "ne maç olur be"...

Brezilya-Fildişi maçı kaliteli bir maç olmasa da zaman zaman güzel anların yaşandığı ve heyecanlı bir karşılaşma oldu. Brezilya'da Luis Fabiano'nun ve özellikle Kaka'nın biraz kıpırdanmasının ne denli önemli bir fark yarattığı görülmüş oldu. Fakat bu maça esasen Dünya Kupası seviyesine yakışmayacak ölçüde düşük seviyedeki hakem yönetimi damga vurdu. Luis Fabiano ve Keita'nın fair play ruhuna taban tabana zıt davranışları bir yana, maçın ilk dakikasından son anına kadar oyunun kontrolünü elinde tutamayan, kart kullanmasını bilmeyen (bu durum yüzünden az kalsın olan Elano'ya oluyordu) ve fazlasıyla lakayt bir hakemin varlığı maçtan alınabilecek zevki engelledi.

Fildişi Sahili kaliteli oyunculardan kurulu ancak zor bir grupta olmasının ve Eriksson'un takımı yeterince tanımamasının bedelini ödüyor. Afrika Kupası'nda tek kelimeyle "acayip" bir maçta elenmelerinin faturasını Halilhodziç'e çıkarmamış olsalardı, Boşnak teknik adamla daha farklı işler yapabilirlerdi. Brezilya maçında da savunmalarının bu seviyede affedilemez dalgınlıkları skorun oluşmasına sebep oldu. Bugün Portekiz'in Kuzey Kore'ye 7 atmasıyla da işler biraz mucizeye kaldı.

Portekiz-Kuzey Kore maçı için ise şunu söylemek istiyorum. "Golleri çıkar maçtan, geriye ne kalır? hangi takım daha iyiydi dersin?" Şaka bir yana Kuzey Kore'nin, direnci bir kere kırılınca ne kadar kolay dağılan bir takım olduğunu gördük. Uzun süredir gol sıkıntısı çeken Portekiz'in, averaj hesapları da düşünüldüğünde daha çok gol atmak için bu kadar istekli olmasına şaşırmadım. Zaten dikine ve hızlı çıktıklarında çok yönlü hücum oyuncularıyla istedikleri kadar tehlike yaratma potansiyeline sahip bir takım.

Bir gerekçesi yok ama içimden bir ses Portekiz'in, Brezilya'yı yeneceğini söylüyor. Özellikle Ronaldo için çok önemli bir "meydan okuma" olacak.      

Share |

Yolun yarısı: F Grubu



Baştan söyleyeyim, İtalya-Yeni Zelanda maçını izlemedim. Yeni Zelanda'nın golü ofsayt, İtalya'nın penaltısı biraz ağır bir karar tamam ama bunları çıkardığınızda ne olursa olsun son Dünya Şampiyonu'nun bu kadar üretkenlikten uzak olmasına herhangi bir açıklama getirmiyorum. Son maçta kendilerinden daha da beter durumdaki Slovakya ile oynacaklar ve yenmeleri kuvvetle muhtemel. Diğer gruplarda mükemmle takımlar çıkamama tehlikesiyle karşı karşıyayken bu gruptan Paraguay'ın yanında çıkacak takım çok şanslı.

Aslında şöyle bir senaryo düşlüyorum: Yeni Zelanda Paraguay'ı yensin, İtalya ile Slovakya da berabere kalsın. Böylece Avrupalılar elenir Yeni Zelanda birinci, Paraguay ikinci olur. Pek mümkün görünmediğini biliyorum ama istiyorum bir yandan da.

Slovakya benim için bu turnuvanın en büyük hayal kırıklığı olmuş durumda. Skor 2-0 olabilir ancak en az Almanya'nın Avusturya'yı, Şili'nin Honduras'ı ezdiği kadar etkili bir oyunla sahadan sildi Paraguay. Çok iyi oynayabileceğini bildiğimiz Hamsik gibi oyuncuların bireysel performanslarının yerlerde sürünmesinin yanı sıra, geldikleri Orta Avrupa ekolünü inkar edercesine bir taktik disiplinsizlik içindeler. Yine de ilginç biçimde hala şansları sürüyor. İtalya'yı yenmeleri, her şeye rağmen, imkansız değil.

Maçlar başlamadan önce, Paraguay'ın kontrol futbolunu iyi oynayan ancak sıkıcı bir takım olduğunu düşünüyordum. Hemen bu sözlerimi geri alıyorum. Slovakya önüne 3 santrfor ve hızlı, kuvvetli ve atak iştahına sahip, dinamik bir orta sahayl çıktılar. Santrforlar sürekli hareket halinde olunca golleri aradaki boşluklardan faydalanan orta saha oyuncuları oldu.

Paraguay muhtemelen 1. bitirecek grubu ve çapraz eşleşmeden gelecek Danimarka-Japonya ikilisinden biriyle karşılaşacak. Bence çeyrek final için önemli bir şansları var. 

Share |

Yolun yarısı: E Grubu



Dünya Kupası'nda 11. gün geride kaldı ve 64 maçın 32'si oynanmış oldu. Bu noktadan sonra kilişe tabirle "her maç final". Gerçekten de halihazırda 2. tura yükselmeyi garantileyen sadece 2 takım (Hollanda, Brezilya) ve elenmesi kesinleşen sadece 3 takım (Kamerun, K.Kore, Honduras) bulunması, şansları az ya da çok 27 takımın önümüzdeki dört gün içinde 14 bilet için mücadele edeceğini yani bizi müthiş bir heyecanın beklediğini ortaya koyuyor. Umarım, fazla bir engelim olmaz da bundan sonraki maçları minimum fireyle takip edebilirim. Bunu başarırsam artık her akşam bir şeyler karalamayı düşünüyorum.

Hollanda ve Kamerun'un durumunun netleşmesinin ardından, E Grubu'nda Japonya ile Danimarka arasında gerçek bir final oynanacak.  Birbirinden çok farklı yapıdakiiki takımın mücadelesi maç içindeki anlık gelişmelere bağlı olarak iki yöne de gidebilir.

Danimarka, Kamerun önüne 5 defans+5 forvet gibi özetlenebilecek çılgın bir kadroyla çıktı. Geçen maç savunması sağlam bir takım izlenimi verdiğini söylediğim Danimarka, muhtemelen sistemin de bir sonucu olarak çok zor durumlara düştü ve çok pozisyon verdi. Ancak Kamerun'un da orta sahasının etkisiz olması özellikle ilk yarıda topun bir o kalde bir bu kalede olması şeklinde bir görüntüyü meydana getirdi. Zaman ilerledikçe galibiyete daha çok ihtiyacı olan Kamerun rakip kaleye yüklendi ancak hücum yönünden son derece kısır ve futbol aklından yoksun bir oyun ortaya koyduklarından Danimarka'yı zorlayamadılar. Sonuçta da, ilk maçta "hala bu eski adamlar" diye salladıklarım arasındaki Rommedahl, 2000'lerin ilk yarısındaki halinden esintiler sunarak bir gol bir asistle maçı koparan ve benim mahcup eden isim oldu.

Japonya'ya Danimarka önünde beraberlik yettiğinden, oyunun Danimarka'nın baskısıyla geçeceğini öngörmek mümkün. Skor avantajı yakalanmadığı sürece Danimarka'nın Kamerun önündeki hızlı atakları gerçekleştirmesi ve Rommedahl gibi oyuncuların arzu ettikleri alanları bulmaları çok zor olacak. Zira Japonya savunmada bir blok halinde hareket eden ve çok iyi alan kapatan bir ekip. Hollanda önünde de etkili bir savunma yaptılar ve deyim yerindeyse Hollanda'nın topu eveleyip, geveleyip bir türlü kale önüne gelememesine yol açtılar. Japonya ile ilgili tek soru işaretim iki maçta da etkili kontratak geliştirememelerine ilişikn. Hücumda tek silah gibi görünen Honda'dan başka takımın planlı bir biçimde hızlı ataklar gerçekleştirdiklerini görmedim henüz.

Son olarka Hollanda, beklenenden uzak ve renksiz futbolun rağmen gol yemeden 2'de 2 yapmayı başardı. Uğur Meleke'nin, Hollanda'da adam eksilten oyuncu problemi olduğuna ve bunun takımın gereğinden fazla pas yapmasına yol açtığına yönelik tespitine katılıyorum. Fakat bu eksikliği giderebilecek yegane adam henüz boy göstermedi. Umarım Robben oynadığı zaman Van der Wiel'in önünde sağ kanatta görevlendirilir. Böyle olursa zatan etkili bir takım olan Hollanda hücum yönünden çok daha zengin bir takıma dönüşür.

Share |

19 Haziran 2010 Cumartesi

Kupa ısınırken: D Grubu


D Grubu'nda ilk maçlar sonunda her şey kolaylıkla çözülecek gibi görünürken, ikinci maçlar durumu karıştırdı ve turnuva öncesi bu grup için söylenen "birbirinden çok farklı ekollere sahip ama ortak özelliği kaliteli ekipler" fikrini haklı çıkardı.

Almanya'yı bulutlardan indiren Sırbistan mağlubiyetinin, Panzerler için orta vadede yararlı olacağına inanıyorum. Çok iştahlı, hücum varyasyonu yönünden fazlasıyla zengin ve kupanın en hızlı takımı görüntüsü vermelerine karşın her takım gib onların da eksikleri var. Ancak mağlup oldular diye haklarını yememek lazım. Özellkle 2. yarının başından penaltının kaçmasına kadar bir kişi eksik oldukları halde Sırbistan'a nefes aldırmadılar ve müthiş bir baskı kurdular. Podolski'nin gününde olmamsı yüzünden gol gelmemiş olması bu gerçeği değiştirmez.

Sırbistan ise bu galibiyetle kendi kimliğini ve kalitesi hatırlamış oldu bir anlamda. Bu maçtan çıkarılabilecek bir diğer sonuç da ilk maçta Gana'yı biraz hafife almış oldukları. Nitekim, Panteliç-Zigiç ikilisinin bozulması ve orta sahaya gelen +1 kişilik takviye hem onları dirençli kıldı hem de Jovanovic'in ve ilk maçta "balon" gibi oynayan Krasic'in, örneği golde de görüldüğü üzere, hücum yönünden çok daha etkili olmalarını sağladı.

Avustralya ise Gana önünde çok iyi başladığı ve kazanabileceği maçı beraberlikle noktalayarak, averaj dezavantajı da düşünüldüğünde büyük ölçüde turnuvaya veda etmiş oldu. Maçın başlamasından itibaren Harry Kewell'ın takımın "ruhu" olduğu ve güç ve güven kattığı açıkça görüldü. Kırmızı kart ve penaltı pozisyonu hem onun hem de Avustralya için büyük talihsizlikti. Neyse ki Avustralya 10 kişi kalmasına ve yaratıcı oyuncu eksikliğine rağmen maçın sonuna kadar iyi bir direnç gösterdi ve birkaç pozisyon da yakaladı. Yine de son tahlilde aldıkları puanı bizim Lucas Neill ve emektar Moore'un kritik müdahalelerine borçlu oldukları söylenebilir.

Gana bu kupadaki en enteresan takımlardan biri. Bütün oyuncular hem süratli hem de ghareketli olunca hücumda çok zengin seçenkler oluşuyor. Ancak oyuncular oyun zekası bakımından yeterince olgunlaşmamış olduklarından çoğunlukla uygun fırsatları heba ediyorlar. Aklıma bu kadar koşan bir takımda "eski tip bir 10 numara" olsaydı ne kadar etkili olabilecekleri geliyor. Neticede sempatik bir takım oldukları yadsınamaz. Almanya önünde beraberlik onları bir üst tura taşıyacak. Elbette Gana, Almanya'ya karşı kontrol oyunu oynayıp beraberlik alacak tipte futbol oynayan bir takım değil ama Almanya'nın Gana kalesine giderken, rakibinin çok ani ataklarla tehlike yaratabileceğini sürekli hatırda tutması şart.
Share |

Kupa ısınırken: C Grubu



Çok iddialı konuştuğum, münhasıran bu iddia üzerine bir post ayırdığım ve biraz da başarmalarını istediğim için İngiltere'nin hayalkırıklığından öte performansını kabullenmek içimden gelmiyor. Neticede avantaj hala onların elinde, Slovenya'yı yenmeleri gruptan çıkmak için yeterli olacak ama Yeni Zelanda'dan sonra kupanın belki de en zayıf takımı olan Cezayir'e karşı bu denli etkisiz ve hatta zaman zaman mahkum futbol herhangi bir şekilde açıklanamaz.

O dönem henüz doğmamış olsam da izlediğim belgesellerden aklıma 1982 Dünya Kupası'nda İtalya'nın ilk maçlardaki berbat performansının ardından tarihin en iyi takımlarından biri olarak gösterilen Brezilya'yı yenerek açtığı yolda kupaya yürümesi geliyor. Belki İngiltere de gruptan güç bela çıktıktan sonra turnuvanın en beğenilen takımı Almanya'yı geçecek ve önü açılacak kimbilir?

Fakat İngiltere'nin iyiye gitmesinin sistemin değişmesine, Rooney'nin tek santrfor oynayarak kanatlarda çok yönlü Joe Cole gibi oyuncular ve ortadan Lampard ve Gerrard tarafından destekleneceği 4-1-4-1 gibi bir anlayışa dönmesine bağlı olduğunu düşünüyorum.

Cezayir ise ilk maçtaki ürkekliğini üzerinden atmış ve kendine güvenen bir görüntü sergiledi. Başta Ziani olmak üzere oyuncuların büyük maç psikolojisiyle kendilerini göstermek için daha çok çaba sarf ettikleri de bir gerçek elbette. Bu noktada sorulacak esas soru, İngiltere ve Slovenya maçlarının düşük tempoda geçtiği gözönüne alındığında, yüksek tempoda oynamayı isteyen ve kazanmak için buna biraz da mecbur olan ABD önünde dayanabilip dayanamayacakları.

ABD-Slovenya maçında son dakikada iptal edilen gol ABD'nin elenmesine mal olursa gerçekten üzülürüm. Slovenya imkanları ölçüsünde mütevazı ancak istikrarlı bir futbol oynuyor. Biraz bizim ligimizdeki Antalyaspor'un performansına benzetiyorum onlarınkini. ABD ise tempolu ve hzılı bir oyunu seviyor. 2-0 dan maçı döndürmelrinde bu istek ve kararlılık başlıca rolü oynadı.

Son maçlarda ABD ve İngiltere'nin galip gelerek gruptan çıkacaklarına inanıyorum. Fakat özellikle İngiltere'nin Slovenya'yı yenmek için daha çok çabaya, daha iyi bir organizasyon becerisine, en önemlisi de daha çok istemeye ihtiyacı olduğunu bir an önce anlaması şart.
Share |

Kupa ısınırken: B Grubu



İspanya ve İngiltere gibi favorilerin kötü sürprizlerle karşılaştığı kupada, "iyi kadro ama eh, Maradona falan filan" denilen Arjantin'in ikide iki yapması çok önemli bir psikolojik avantaj. Elinizde bu kadar kaliteli bir oyuncu grubu ve biri kenarda maçı yaşayan ve sahaya doğrudan müspet yönde etki eden, diğeri de sahanın içinde bulunan iki "futbol tanrınız" varsa böyle bir başlangıç çok şaşırtıcı değil ama başta değdim terddütlerin yerini olumlu bir atmosfere bırakması adına çok önemliydi G. Kore maçı.

Arjantin bu kupada duran topları en iyi kullanan takımların başında geliyor ve bu kısır giden maçlarda kilidi açmak için çok önemli bir avantaj. G. Kore öününde devreye 2-0 girecekken yapılan bir anlık hatayla gol yemeleri ve ikinci yarıda da oyunun kontrolünü bir türlü tam anlamoyla ele geçirememeli onları tedirgin etti ama Messi'nin devreye girmesi ve G. Kore'nin golü bulamadıkça direncinin düşmesiyle 4-1'lik skor ortaya çıktı.

Arjantin'le ilgili son maç sonrasında daha uygun bir değerlendirme yapabilirim ancak şu kadarını söyleyeyim: Maxi-Mascherano-Di Maria orta sahası ile herhangi bir üst düzey takımla baş etmek mümkün olmaz

Grubun diğer maçını izleyemediğim için fazla yorum yapmam mümkün değil ancak 1-0 öndeyken bu denli amatörce davranarak kırmız kart görmek kabul edilemez. Yunanistan'ın kazanmaktan başka şansı olmadığını görerek devre bitmeden Samaras'ı oyuna alması ve golü bulması tam anlamıyla bir dönüm noktası oldu. Zira bu kupada da bir kez daha şahit olduğumuz üzere eksik kalan takımlar zaman ilerledikçe daha çok direnç kazanıyorlar.

Artık elenmesi mucizelere kalan Arjantin umarım Yunanistan karşısında Milito, Agüero gibi oyuncularına ilk 11'de şans verir. Nijerya-G.Kore maçıysa çok renkli geçecek. Nijerya'nın kaybedeceğini düşünmüyorum. Averajı -2 olmasına rağmen, Arjantin, Yunanistan'ı yendiği takdirde çok farklı bir galibiyete ihtiyaçları yok; duruma göre 2-1 bile yetebilir. Bu grupta 3 takımı 3 puanlı olması ve bunlardan birisini üst tura çıkmaı çok ilginç bir senaryo olur.
Share |

Kupa ısınırken: A Grubu


İlk maçlarda kimseyi tatmin etmeyen futbolun, neredeyse bütün takımların temkinli bir anlayışı benimseyrek kazaya uğramak istememelerinden kaynaklandıüğı, ikinci maçlarla birlikte ortaya çıktı. Gruplardaki son maçlar öncesi şanlarını kaybetmek istemeyen ya da işi garantiye almak isteyen takımlar daha istekli ve tempolu mücadele ettiler (Tabii 40 maç oynasa da kıprdanacak gibi görünmeyen Fransa'yı buna dahil etmek mümkün değil). Bu durum da daha çok golü, daha çok kartlı ve dolayısıyla daha çekişmeli ve sürprizlere açık maçları beraberinde getirdi. Sonuçta belki de kupa gerçek anlamda başladı.

Nasıl bir tabloyla karşılaşılacağının kestirilmesi belki de en zor grup olan A Grubu'nda ikinci maçlar sonrası tablo büyük ölçüde netleşti. Gruptaki takımlar arasında en iyi kadro kalitesine sahip olan Fransa'nın rezalet futbolu ve evsahipliği gazının yetrsiz bir kadroya sahip Bafana Bafanalar'a yetmemesi iki Latin Amerika takımına büyük avantaj sağladı. Kupada genel averaj sisteminin uygulanması da bu iki takımın lehine ve aleyihne bir durum yaratmadı.

Son maçlarda Uruguay ile Meksika berabere kalmaları halinde elele 2. tura çıkacaklar. Tabii ki Meksika, 2. sırayı alıp Arjantin'le eşleşmek istemeyeceği için kazanmayı daha çok isteyecek ama beraberlik çok yakın bir ihtimal. Ayrıca turnuvanın başından beri sayısız entrikanın döndüğüne dair haberleri okuduğumuz Fransa'da son olarak Anelka'nın Domenech'e küfrü basması dsonucu kadro dışı kalmasıyla bu turnuva psikolojik olarak da bitmiştir artık bence Horozlar için. Son maçta G. Afrika, turu geçemese dahi kendi seyircisine bir galibiyet hediye etmek isteyecektir.

Uruguay-G.Afrika maçında Forlan, Efes Pilsen'in iyi zamanlarındaki Naumouski gibi oynadı. Topu aldı, taşıdı, tempoyu ayarladı ve neticede golleri de atan isim oldu. Uruguay çok iyi bir defans ve hücum hattına sahip, ancak orta sahası yetersiz olduğundan ilerleyen turlarda daha dengeli takımlar karşısında zorlanacağını düşünüyorum.

Meksika takımı da saha içinde çok dengesiz ve ne yaptığını bilmez bir görüntü verse de takdir edilecek bir hücum iştahına ve çok zeki ve oyunu okumasını bilen bir teknik direktöre sahip. Geniş alanları iyi değerlendirmesini bilen oyuncuları var ancak savunmaları ve kalecileri hiç güven vermiyor. Uruguay maçında eğer turu garantiye alşalım diye riske girmez ve galibiyet için oynarlarsa hem maç çok zevkli hale gelir hem de Mekiska'nın nereye kadar gidebileceği konusunda net bir fikir edinmiş oluruz.

Fransa için söylenecek çok şey var ama her kelime insanın sinirini bozuyor. Bu kadar iyi oyuncular nasıl bu kadar yavaş ve isteksiz oynar; iyi bir solbek olduğu halde stoperde oynadığında süreki "error" veren Abidal (Euro 2008'de de grup maçında İtalya'ya karşı fevkalade gereksiz bir kırmızı kart görmüştü) yerine neden başka birisi bulunamaz, herkesin karşı olduğu bir teknik direktör hangi rahatlıkla bu gidişe müdahale etmekte çaresiz kalır. Fransa'ya sempatim yok ama güzel futbol oynama potansiyeline sahip bir takımı katledene yazık.Bakalım 2002'deki gibi gol atamadan mı veda edecekler kupaya?

Son olarak G. Afrika, ilk turda elenen ilk ev sahibi olma yolunda. Parreira, tek planı kontratak üzerine kurmuş ve takım yenik duruma düşerse ne yapacağı konusuna hiç çalışmamış gibi. Uruguay maçının ellerinin arasından kaydığını görmesine rağmen müdahale edemedi. Belki de kızmamak lazım zira oyuna hükmedecek kalitede bir oyuncu grubu yok ellerinde. Umarım son maçı galip kapatırlar ve hoş bir veda olur. 
Share |

17 Haziran 2010 Perşembe

İlk maçların ardından: H Grubu



Nihayet turnuvanın ilk orta çaplı sürprizi gerçekleşti ve en büyük favorilerden biri olan İspanya, üstelik bol miktarda pasa ve topa sahip olmaya dayalı oyununu dikte ettirmeyi başarsa da etkili savunma duvarını aşamadığı İsviçre'ye 1-0 mağlup oldu.

Bu kupa biraz da "Dış Türkler"in kupası oluyor galiba. Mesut Özilden sonra İvviçre'nin kaptanı Gökhan İnler ve forvetteki Eren Derdiyok İspanya karşısında harika oynadılar. Eren'in direkten dönen topu, tunuvanın en güzel gollerinden biri olabilirdi ama ben esas Gökhan'ın orta sahadaki hem savunma hem hücum performansına hayran kaldım. Zaten İsviçre'nin İspanya'yı yormasında Gökhan ve golü atan Fernandes'in fizik açıdan İspanya orta sahasına üstünlük sağlamaları etkili oldu.

Fabregas'ın sakatlığı, Torres'in formsuzluğu gibi bahaneler sayılabilir ama bence Del Bosque fazlasıyla temkinli bir kadro çıkarmış. Xabi Alonso*Xavi*Iniesta orta sahasının arkasına çapa olarak benim bir türlü benimseyemediğim Busquets'i koymanın yanlış bir karar olduğu anlaşıldı anlaşılmasına ama gol çoktan yenmişti.

Diğer maça gelirsek, Şili şu ana kadar Almanya'dan sonra beni en çok etkileyen performansı ortaya koyan takım oldu. Elemelrdeki parlak performanslarının ardından başarılı sonuçlar alabileceklerini düşünüyordum ama bu denli etkili bir futbol beklemiyordum açıkçası. Bu üstünlük rakibin zayıflığından kaynaklanmadı. Bilakis Honduras ikili mücadelelerde Şilî'ye teslim olmadı ve tempoya da yaak uydurmasını bildi.

İki takım arasındaki farkı yaratan Şili'nin teknik kapasitesi oldu. Hücum iştahları ve hücumda çoğalma konusundaki başarıları göz alıcıydı ve bana biraz 2003 yılındaki Ersun Yanal'ıon Gençlerbirliği'ni hatırlattı. Bielsa'nın 3-4-3'e benzer bir dizilişle sahaya sürdüğü takımda kanatlardaki Isla ve Vidal hücuma çok büyük katkı sağladılar ve neredeyse her pozisyonda ceza sahasına girdiler (asist Isla'dan). En uçtaki Valdivia biraz şanssız bir gününde olmasa fark çok daha fazla olabilirdi. Şili için önemli olan sorun M. Fernandez ve A.Sanchez'in biraz şova kaçmaya meyilli oyunları. Daha pratik biçimde sonuçlandırabilecekleri bazı pozisyonlarda zor yolu ve ekstra çalımı tercih ettiler. İsviçre veya İspanya önünde daha az pozisyon bulacakları için daha dikkatli olmaları lazım. Adını çok duyduğum Alexis Sanchez'i ilk kez 90 dakika boyunca izledim ve hayran kaldım.

İsviçre'nin galibiyeti işleri iyice karmaşık hale getirdi. Diğer maçlar çok büyük heyecana sahne olacak. Hele bir de Honduras bir takıma çelme takmayı başarabilirse...

Share |

İlk maçların ardından: G Grubu


"Ölüm Grubu" olarak nitelendirilen grupta, erken final Fildişi Sahili-Portekiz maçı golsüz bitmesi açısından hayal kırıklığı yarattıysa da üst düzey bir mücadele ve çekişme izlemek beni futbol açısından tatmin etti. Açıkçası Portekiz'i biraz silik buldum ama bu durum aşırı temkinden ya da küçük hesaplardan da kaynaklanıyor olabilir. Ronaldo bir hyli istekli ama 11 maçtır milli takımda gol atamamak onu çok etkilemiş gibi görünüyor. Daha rahat oynaması halinde takıma daha çok katkısı olabilir. Küçük hesaptan kastım grubun son maçını oynayacakları Brezilya'nın o maça 6 puanla ve rahavet içinde çıkacağını hesaplayıp puan almayı umuyor olabilirler. Benzer bir durum 1998'de yaşanmış ve Norveç grubun son maçında Brezilya'yı yenerken, olan Fas'a olmuştu.

Fildişi Sahili'nde, Drogba'nın 10 gün içinde toparlanıp sahaya çıkmasını takdir etmemek elde değil. Uzun süredir bir arada oynayan üst düzey oyuncuları ve alternatifli geniş kadrolarıyla herhangi bir başka grupta olsalardı çok ileri gidebilirlerdi. Yine de K. kore karşısında izlediğim Brezilya'dan puan almaları sürpriz değil. 2002'de İngiltere'nin başında her şey çok iyi giderken Seaman'ın yediği hatalı bir frikik golüyle Brezilya'ya elenen Eriksson için de ilginç bir maç olacak.

Brezilya-K.Kore maçı kupanın en ilginç maçlarından biri olarak hatırlanacak. 21. yüzyılda varlığını sürdürmesine hala inanamadığım ölçüde kapalı bir rejimle yönetilen K.Kore'nin böyle bir platformda bulunması, bir yerde sporla açılması sempatik geliyor insanlara. (Gerçi insanların maçları izlemesine dahi izin verilmiyormuş) K. Kore gerçekten de saygı duyulacak bir performans sergiledi. Brezilya'ya karşı elbette defansif oynayacaklardı ama oyunu çirkinleştirmeden, kazandıkları toplarda kısa paslarla çıkmaya çalışarak, tempoyu düşürmeye, oyunu soğutmaya tenezzül etmeden, büyük çlçüde Güney kore'den alıştığımız anlayışa benzer biçimde ama en önemlisi sertliğe başvurmadan oynamaları önemliydi. Son dakikalarda attıkları gol de geceyi unutulmaz kıldı onlar için.

Brezilya, iyi hoş ama önceki kupalara oranla dah renksiz, daha ne yapacağı öngörülebilir bir izlenim bırakıyor bende. En büyük artıları sağlam savunmaları ve Maicon ile Bastos'un hücuma katkıları olacak. Elano ve Robinho çok formda görünseler de Fabiano ve Kaka çok etkisiz kaldılar. Özellikle Kaka'nın ilk kez takımının en büyük starı olarak geldiği (2002'de çömez, 2006'da Ronaldinho'nun arkasında 2. plandaydı) kupada daha çok sorumluluk alması gereken maçlar olacağı kuşkusuz. Biraz lafı geveliyorum aslında zira Brezilya'nın ne yapabileceği hakkında tam bir fikre varabilmiş değilim. Fildişi Sahili maçı bu konuda net bir fikir oluşrutacaktı diye umut ediyorum.






Share |