Ekim başı itibariyle şöyle bir gözden geçirmeye çalıştığım Avrupa'nın 5 büyük liginin değerlendirmesine Premier League ile son veriyorum. Aslında bu post, serinin en kısa yazısı olacak zira "Ada cephesinde değişen bir şey yok" başlığıyla dahi yetinebilirdim, zira Chelsea durdurulamaz gibi görünen performansını sürdürüyor.
Bu sezon Premier Lig'de dikkati çeken en önemli unsur üsttekilerle alttakiler arasında güç farkının daha önce hiç olmadığı kadar belirginleştiğinin görülmesi oldu. İlk haftalarda sık sık rastladığımız 6-0 gibi skorlar, Arsenal ve Chelsea gibi hücum potansiyeli yüksek takımların rakipleri önünde rahatlıkla sonuca gitmeleri genel itibariyle heyecanı azaltmış gibi görünse de seyir zevki yüksek maçlar izlememizi engellemedi.
Ancelotti'nin Chelsea'si tam hızla devam ediyor. Onlar için söylenebilecek fazla bir şey yok, yalnız kadronun geçen seneye göre biraz daraldığını ve ilerleyen aylarda takımı taşıyan oyuncuların sakatlanması halinde sıkıntı çekilebileceğini söyleyebiliriz. Bu durumda da Ancelotti'nin gençlere çok güvendiği anlaşılıyor. Özellikle birkaç maçta izleme imkanı bulduğum Josh McEachran çok büyük bir yıldız olabilecek kaliteye sahip.
Bu seneyi de transfer şampiyonu olarak kapatan Man City, sezon içinde ne yapacağı en çok merak edilen takım. Şu an için işler yolunda ve takımın ve Mancini'ni giderek güven kazandığı görülüyor. Dünyanın belki de en iyi defansif orta saha rotasyonuna sahip olmaları onları çok zor gol yiyen bir ekip haline getiriyor ki, tam Mancini'nin felsefesine uygun bir durum. Chelsea'ye şu ana kadarki tek yenilgilerini tattıran takım olmaları onları zirve yolunda daha da teşvik etti ancak ben bu yıl da şampiyonluğun zor olacağını tahmin ediyorum.
Man Utd ise bir türlü istediği oyunu tutturamıyor. Geçen yıl kariyerinin en iyi sezonlarından birini yaşayan Rooney gerek post-Dünya Kupası travması, gerek sakatlıklar yüzünden bu sezon bir türlü istikrarlı bir görüntü çizemedi. Liverpool maçında hat-trick yapan Berbatov'unki gibi istisnai performanslar olmayınca hücumda tamamen Rooney'e endeksli (örneğin Rangers defansını aşamadılar), aynı zamanda savunmada daha önce görmediğimiz ölçüde kolay gol yiyen bir görüntü çiziyorlar. Yine e kadro istikrarı ve Sir Alex'in tecrübesiyle bu işi uzun dönem kovalayacakları kesin ama ilk 2 dışında kalmaları dahi mümkün.
Arsenal dediğimde ise her seferinde yine Arsene Wenger'in zekâsına ve futbol anlayışına şapka çıkarıyorum. İlk bakışta manşetleri süslemeyen ve birçok çevre tarafından riskli olarak damgalanan transferler tıkır tıkır işleyen sistemin içine Wenger sayesinde büyük bir ustalıkla monte ediliyor. Bu sene de Koscielny ve Chamakh'ın performansları bu duruma güzel bir örnek teşkil etti. Arsenal'in futbol anlayışı her zaman hızlı, pozitif ve seyir zevki vaat eden bir yapıda fakat bir yerde en üst düzeye çıkmak için yeterli kadro kalitesine (örneğin kaleciye) sahip değiller.
Son olarak Liverpool'a değinmek gerekirse, onları küme düşme hattında görmenin, geçici olduğundan emin olsam da, şaşırtıcı ve üzücü olduğunu söyleyebilirim. Kadrodan Mascherano dışında önemli bir kayıp olmamasına ve artık yerinde saymaya başlayan Benitez'in yerine yapılabilecek en iyi seçimlerden biri olan tecrübeli ve başarılı Hodgson göreve geldikten sonra bir kıpırdanma olacağını beklerken, yerinde saymak şöyle dursun geriye gitti Liverpool. Şu anda gündemi meşgul eden kulübün satılması, borçlar vs. konularının taraftara nasıl yansıyacağını bilemiyorum ancak bu gidişin böyle devam etmeyeceği de aşikar. Her şeye rağmen yılsonuna kadar toparlanacaklarını ve özellikle UEFA Europa League'de iyi sonuçlar alarak kazanacakları morali lige yansıtacaklarını düşünüyorum. Fernando Torres'in yaklaşık 1 senedir kayıplarda olduğunu ve ismini yeniden hatırlatmak için bir çıkış noktasına ihtiyacı olduğunu düşünürsek, sarı saçlı çocuğun kırmızıları taşıyacak bir performans ortaya koymasını beklememek için bir neden yok.
Şezlongumu Kuzey Denizi kıyısına taşıdım. Artık buradan ahkam keseceğim.
8 Ekim 2010 Cuma
7 Ekim 2010 Perşembe
Avrupa liglerinde sonyaz değerlendirmesi 4 - İtalya
1990’larda ne İngiltere, ne de İspanya ligleri Serie A kadar ilgi çekerdi. Hem tüm büyük yıldızların Çizme’de toplanması hem de İtalyan takımlarının Avrupa kupalarını domine etmesi bu konumunu keyfini uzun süre devam ettirmesini sağladı. Fakat 2000’lere gelindiğinde özellikle Premier League’in mali anlamda inanılmaz güçlenmesi bu gidişatı değiştirdi. Son yıllarda İtalya Ligi pek fazla kimsenin ilgilenmediği, yıldız oyuncuların tercih etmediği ve hatta yanılmıyorsam bu sezon İskoçya ve Hollanda liglerinin yayınlandığı Türkiye’de dahi yayınlanmayan bir lige dönüştü.
İtalya Ligi’nde 2006’da patlayan skandalın ardından değişen dengelerden de yararlanan Inter, 5 yıllık bir hegemonyanın keyfini sürmeye devam ediyor. Bu dönemde, Mourinho’nun futbol aklıyla kadro istikrarını yakalayan ve daha da büyüyerek Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna kadar uzanan Inter, bu sezon başında en büyük yıldızı olan teknik direktörünü kaybetse dahi, yine kazanma alışkanlığı olan ve uzun süredir Liverpool’da yerinde saydığını düşündüğümden, yeni bir meydan okumaya kendi kariyeri açısından da ihtiyaç duyan Benitez’le anlaşarak bence doğrusunu yaptı ve sezona da yine favori olarak başladı.
İtalya’nın üç büyüklerinden Milan ve Juventus da geçen sezonu birçok sıkıntı içinde geçirdikten sonra bu sezona eski günlerini yakalama hedefiyle başladılar. Özellikle, yıllardır yaşlı kadrosunu yenileyememenin sıkıntısını yaşayan Milan, bir tür İtalyan usulü Galacticos yaratma peşine gitti ve Ibrahimoviç ile Robinho gibi iki süper transfere imza attı. Teknik Direktör Allegri’nin takımı istediği hedefe ulaştıracak kapasite ve kariyere sahip olup olmadığı tartışması devam etse de sıkıntıya düştükleri maçları dahi çevirme kapasitesine sahip, etkili silahları olan bir kadro var karşımızda.
Juventus’ta ise sorunun Ferrara veya Zaccheroni’den kaynaklanmadığı ve daha derinlerde yattığı bu sezon şu ana kadar gösterilen performansla doğrulanmış oldu. Yine de uzun süre transfer etmeye uğraştıkları Krasiç’in son birkaç maça ağırlığını koymasıyla hafif bir toparlanma sinyali göndermeye başladılar. Daha önce de bu blogda Krasiç’ten bahsetmiş ve özellikle geçen sezon CSKA formasıyla ŞL’deki müthiş performansına değinmiştim. Şu anda taraftarların eskimeyen yıldız Del Piero ile birlikte fark yaratması için bel bağladıkları ve yeni Nedved olarak gördükleri adam konumunda. Yalnız hücumda ne kadar iyi olursa olsun, şu an itibariyle zirveyi kovalayacak kalitede bir defans anlayışı yok Juventus’un. Çok kolay ve bol gol yiyorlar. Yine de son Inter maçındaki dirençleri gelecek adına iyi bir referans noktası olabilir.
Roma ve Fiorentina için sezon kabus gibi başladı. Gerçi Roma böyle başlangıçlardan sonra inanılmaz seriler yakalamakta meşhurdur ama bu sezon bunu yapabilecekler mi bilemiyorum. Şu an iki takım da 6 maçta 5 puan toplayabilmiş durumdalar. Roma, Inter’i son dakika golüyle 1-0 yendiğinde, toparlanmaya başladıklarını düşünmüştüm ama Napoli karşısında direnemediler. Fiorentina’nın durumu ise daha kötü. Takımın kimyasını ayakta tutan teknik direktör Prandelli’ymiş demek ki. O milli takımın başına gidince, takımı taşıyacak kapasitedeki Jovetiç de sakatlanınca çok zor günler geçirmeye başladılar. Kısa vadede bir teknik direktör değişikliğiyle orta sıralara yükselmeleri muhtemel ama daha fazlası zor.
İki sezondur olumlu sinyaller veren Napoli, bu sezonun başından beri adım adım zirveye doğru yol alıyor. Şampiyonluk yine de zor görünse bile, ŞL hedefini sonuna kadar kovalayacak gibiler. En önemlisi göze hoş gelen bir futbol oynayan, genç ve hareketli bir kadroya sahipler, ayrıca Hamsik gibi süper bir yıldız olma yolunda ilerleyen bir orta sahaya, Cavani gibi de potansiyelinin şu ana kadar gösterdiği kısmıyla bile ilerde neler yapabileceğinin müjdesini veren bir golcüye sahipler.
Bu kez lideri sona bıraktık. Geçen seneden alınan dersler ve doğru hamlelerle yaşanan 180 derecelik bir değişim yaşandı Lazio'da. Kaleci Muslera ve önündeki sağlam savunmanın yanı sıra olgunlaştıkça etkinliği artan Rocchi’nin sürüklediği hücum hattı. Kadro çok geniş olmadığından nereye kadar gideceklerini kestirmek zor fakat başarı geleneğine ve sadık bir taraftar kitlesine sahip olduklarından kazandıkça keyiflerinin yerine geleceği ve üst sıralara tutunacakları söylenebilir.
Avrupa liglerinde sonyaz değerlendirmesi 3 - Fransa
Lyon'un 2000'lerin ilk yarısına damga vuran hegemonyası yıkıldığından beri, Ligue 1 iyiden iyiye sürprizlere açık hale geldi. Zaten benim hatırladığım kadarıyla, Fransa'da hiçbir zaman en iyi takımların bile birkaç yıl üst üste istikrarlı sonuçlar alabildiğine şahit olmadık. O yüzden, hangi sonuçla karşılaşılırsa karşılaşılsın diğer büyük liglerde olduğu kadar hayret uyandırmıyor.
Gerçi bu sezon başında Marsilya ve Lyon'un oturmuş kadroları ve ekonomik yapılarıyla bu tabloyu ortadan kaldırabileceğini düşünenler azınlıkta değildi. Özellikle Marsilya şampiyon olup şanssızlığı kırdıktan sonra, uzun yıllar Fransız futbolunun zirvesine kurulmayı umuyordu. Nitekim, Niang gibi takım için çok önemli bir futbolcu ayrılır ayrılmaz yerini Gignac ve Remy gibi Fransız futbolunun iki gelecek vaat eden forvetiyle derhal doldurdular. Lyon da geçen yıl Şampiyonlar Ligi'nde başarılı olan kadrosunu isabetli transferlerle takviye etmişti. Tabii en önemli transfer Gourcuff'un Bordeaux'dan gelişi oldu. Lyon, şampiyonluktaki olası rakiplerinden birinin en büyük yıldızını alarak ekonomik açıdan da üstünlüğünü net bir biçimde ortaya koydu.
Fakat bütün bunlar Lyon ve Marsilya'nın sezona çok kötü başlamalarını engelleyemedi. Ligin başında tüm Fransız futbolunu sarmış olan Dünya Kupası travmasının ligi de etkilediğini söylemek lazım. Marsilya zaman içinde toparlanma yoluna girse de, Lyon ilk 8 hafta itibariyle sadece 8 puan toplayabildi ve düşme hattının hemen üzerinde yer buldu.
Zirvede yer alan Rennes ve St. Etienne'in performansları geçen sene düşünüldüğünde büyük bir sürpriz değil. Özellikle St. Etinenne-Marsilya maçında şahit olduğum, yeşillerin geriye düştükten sonraki performansını bu yıl çok az takımdan gördüğümü söyleyebilirim. Klişe tabirle "dalga dalga Marsilya kalesine gelen" ve yüksek tempoyla oyunu domine eden St. Etienne'in, haftalar ilerledikçe üst sıralardan kopmayacağını düşünüyorum. Özellikle müthiş performansını Blanc'ın da fark ederek milli takıma aldığı Payet'in takımının hücum varyasyonlarında üstlendiği etkin rol ve temposuyla bu sezon beni en çok etkileyen oyuncuların başında geldiğini söyleyebilirim.
Rennes takımı ise genç ve çok koşan yapıda ve özellikle az gol yemesiyle ön plana çıkıyor. Bu bağlamda özellikle savunmadaki Rod Fanni öyle başarılı oldu ki 28 yaşında milli takıma seçilmeyi başardı.
Şöyle bağlayalım, Fransa ligi bildiğimiz gibi gidiyor, henüz belirli olan hiçbir şey yok. Bu lig daha çok su kaldırır.
Avrupa liglerinde sonyaz değerlendirmesi 2 -İspanya
"Avrupa'nın en iyi ligi hangisi?" sorusu üzerinde, son yıllarda Avrupa futbol çevrelerinin zihnini meşgul eden çetin bir rekabet var La Liga ile Premier League arasında.. Avrupa kupalarına da taşınan bu rekabette ibre son 2 yıldır Barcelona'nın olağanüstü performansı ve son olarak İspanya'nın üst üste Avrupa ve Dünya Şampiyonluğu'nun kazanmasıyla Akdeniz yönünde doğru döndü. Son Dünya kupası'nda İspanya milli takımında Fabregas (Arsenal) ve Reina (Liverpool) dışında La Liga dışında forma giyen bir oyuncu yoktu.
Fakat, İspanya Ligi'ne baktığımızda birkaç sezondur iyiden iyiye yerleşen Barcelona ve diğerleri tablosunu görmenin, ligin heyecanına ve uzun vadede kalitesine darbe vurma tehlikesi yarattığını söylemek de mümkün. Barcelona'nın ezeli rakibi Rela'in onları yakalamak için Galakticos'un ikinci versiyonunu sahneye koyması geçtiğimiz yıl ligi iyice İskoçya ligi havasına sokmuştu.
Daha önce şampiyonluk sözü eden Sevilla, Valencia, Atletico madrid gibi çok kaliteli kadrolara sahip takımların hedefi 3. lük haline gelmişti. Bugün ilk 6 hafta itibariyle zirvede farklı bir tablo görsek de bu durumun geçerliliğini kaybettiğini söyleyemeyiz.
Lider Valencia, bu seozn cidd ibr yeniden yapılanmaya gitti ve en önemli iki oyuncusu Villa ve Silva'yı iyi bonservis bedelleriyle Barcelona ve Manchester City'e sattı. Aslında bu hamlenin bir sezon gecikmiş bir adım olduğu da düşünülebilir fakat anlaşılan Valencia yönetimi Dünya Kupası rüzgarından da biraz faydalanmak istedi. Zaten bir sezon daha ellerinde tutmaları pek olası görünmüyordu (Valencia sokaklarında Kayserispor'un zamanında G.Ünal ve M.Topuz için "satmıyoruz" sloganıyla bezediği bilboardlardan olduğunu düşünsenize). Bu tip yeni yapılanmalar iyi yönetilemezse takımları felakete sürüklüyebilir ancak Emery gibi ne yaptığını bilen ve doğru bildiği konularda kararlı olan bir hocanız varsa bu süreci olumlu bir aşamaya çevirmek mümkün olabiliyor. Nitekim yapılan transferler başta orta sahadaki M. Topal ve tino Costa olmak üzere takıma çok iyi oturdu. Silva ve Villa'nın gölgesinde kalan Hernandez ve Dominguez gibi isimler kendilerini bir üst seviyeye çıkarmayı başardılar ve böylece Valencia lige ve ŞL'ne görkemli bir giriş yapmayı başardı. Şu ana kadar tek mağlubiyetlerini Man Utd karşısında almış olmaları Real ve Barcelona önünde ne kadar direnebileceklerini şüpheli hale getiriyor ama Valencia'nın şampiyonluk geleneğine sahip köklü bir takım olduğunu ve kadrosunda her türlü stresi taşıyacak tecrübede oyuncular bulunduğunu hatırltmam gerek.
Benzer şeyleri Villarreal için de söylemek mümkün, onlarda kadro istikrarı konusunda bu kadar radikal bir sapma yaşanmadı ancak bu sezon kendilerine dha çok güvenen, oturmuş bir takım görüntüsü çiziyorlar. Bu sezon yukarısı için en büyük adayım Atletico Madrid ise iyi başladığı sezonda yeniden istikrarıını kaybetmiş görünüyor. Mükemmle bir kadro ancak bu kadronun taşınması için ortada oynayan ikilinin her maç mükemmle oynaması gerekiyor, haliyle bu oyuncuların form düşüklüğü yaşadığında takım kırıgan bir havaya bürünüyor.
Sevilla da bence gerekli yapılnma hamlelerini zamanıonda yapamadığı için sıkıntı çekmeye devam ediyor. Şampiyonlar Ligi'nde hem de Braga gibi şu ana kadar herkesten bir dolu gol yiyen bir takıma elnmelerinin şokuyla lige de iyi giremediler ancak kaçınılmaz olan antrenör değişikliği olumlu yansıdı. Atletico Madrid maçındaki Sevilla'yı çok beğendiğimi söyleyebilirim.
Barcelona'nın bu sezon herkesi ezip geçmiyor olması ve bazı mçalarda zorlnaması takımın krizde olduğunu veya doyum noktasına eriştiğini göstermiyor. Özellikle motivasyon eksikliği argümanına, hele geçen sezeon onları ŞL'den eleyen Mourinho'nun yanı başlarına geldiği bir sezon için asla geçerli olamaz. Bence Bayern Münih'in geçridiği dünya Kupası'nın mental yorgunluğu sendromunun daha hafif versiyonun yaşıyorlar. Oynayabileceklerini çok iyi bildiğimiz o üst düzey futbolu karşılayabilecek bir alternatif hala yok.
Real'de Mourinho doğru formülü bulma yolunda olumlu adımlar atıyor. Geriyi sağlama alıp santrfor Higuain'in arkasındaki 3'lünün yaratıcılığıyla sonuca gitme planı gol sıkıntısı yüzünden işlemiyor gibi görünse de bu sıkıntıyı Deportivo maçında aştılar. Bundan sonra Mesut, Khedira ve Di Maria'nın henüz bu aşamada yakaladıkları uyumu da düşününce, daha hılzı biçimde gelişeceklerinden kuşkum yok.
Share |
5 Ekim 2010 Salı
Avrupa liglerinde sonyaz değerlendirmesi 1 - Almanya
Yine uzun bir ara vermek zorunda kaldım yazmaya, ama döndüm. Fazlasıyla yoğun bir şekilde geçen Eylül'ün ikinci yarısının ardından, milli maç arasını fırsat bilerek Avrupa'nın büyük liglerine bir bakış atmak istedim.
Yaz rehavetinin bir türlü bitememesi, kendimde gördüğüm ve aslında genele de vurabileceğim, hatta bazı dev külüplerin dahi içinde bulundukları durumu da açıklıyor aslında. Fakat artık Ekim ayına girdik ve şu ana kadar hayalkırıklığı yaratan bazı takımların pabucun pahalı olduklarını kavramalarını, göz alıcı çıkışlar yapan bazı takımların ise duraklamalarını bekleyebiliriz.
5 büyük ligin halihazırdaki liderlerini (Chelsea, Valencia, Lazio, Mainz, Rennes) sezon başında bugünler için tahmin yapan hiçbir bahis şampiyonu bilemezdi herhalde. Bu 5'li içinde en spektaküler performansı gösteren ve 7'de 7 yapan Mainz ve Bundesliga ile başlayalım.
Son 5-6 sezondur, özellikle Dünya Kupası'nın getirdiği heyecan ve yenilenen muhteşem stadyumlarıyla hem Avrupa'nın en yüksek seyirci ortalamasına sahip hem de en çekişmeli ve heyecanlı liglerinin başında geliyor Bundesliga. Bu durum, Alman takımlarının Avrupa kupalarındaki başarılarıyla İtalya'yı 3. sıradan etmek üzere olmalarıyla da ortaya konuyor.
Almanya'da Schalke, Dortmund, Stutgart, Werder Bremen, Hamburg gibi çok köklü ve başarılı takımlar olsa da sezona başlarken uzaktan bakıldığında tek bir gerçek görülür. Bayern Münih favoridir. Hele de Van Gaal'in harikalar yarattığı, 9 sezon sonra Şampiyonlar Ligi'nde finale ulaşan bir takım hüviyetiyle sezona başlayınca işlerin kolay olacağı sanılıyordu. Ancak Bayern Münih 7 hafta itibariyla 12. sırada kaldı. Geçen yıla da çok kötü başlamışlar ve zaman içinde müthiş bir çıkış göstererek zirveye oturmuşlardı. Hala tren kaçmış değil fakat geçen sezonki sıkıntıların Van Gaal'in takıma uyum süreci olarak bir kenara bıraktığmızda, bu sezonki esas büyük dertler ön plana çıkıyor. Bayern, Robben ve Ribery'nin yokluğunda, hadi sıradan demeyelim de renksiz bir takıma, biraz sıkıcı klasik Alman takımlarına benzer bir kimliğe bürünüyor ve kilidi açamaz hale geliyor. Şampiyonlar Ligi'nde oynanan Roma maçında Müller'in istisnai güzellikteki golü olmasa muhtemelen aynı senaryoyla başbaşa kalınacaktı. Bir ikinci sorun da orta sahada Van Bommel-Schweinsteiger ikilisinin geçen seneki etkinliğe sahip olamaları. Bayern, tempoyu yükselten takımlara karşı orta saha hakimiyetini kaybediyor ve edilgen bir yapıya bürünüyor, son Dortmund maçında görüldüğü gibi.
Dortmund demişken, Nuri Şahin'den kaynaklanan olumlu ön yargımı bu sezon sempatiye ve hatta büyük bir hayranlığa dönüştürmüş durumdalar. Şu halleriyle şampiyonluğun en büyük favorilerinin başında geldiklerini, en kötü ihtimal Şampiyonlar Ligi vizesi almalarının kesine yakın olduğunu söyleyebilirim. Klopp geçen sezondan beri ağır ağır işlediği takımı tam kıvamına getirmiş durumda. Savunmada sağlam olmalarının yanında esas farkı yaratan hücum iştahları ve aksiyon çeşitliliği.
Yine de Dortmund bu müthiş performansa rağmen lider değil, zira tüm otoriteleri şaşırtan bir Mainz gerçeği var ortada. Ne olursa olsun Bundesliga'da 7 maç arka arkaya kazanmak hayranlık uyandırıcı. Üstelik değil ilk 11'ini bir çırpıda saymak, uluslararası planda tanınmış oyuncuya bile rastlamanın zor olduğu bir kadroyla. Çok fazla detaya girmiyorum, benim de zevkle okuduğum Borges Blog'da Mainz ile ilgili derin değerlendirmeleri bulmak mümkün. Fakat, henüz 37 yaşındaki genç teknik direktör Thomas Tuchel'den bahsetmeden geçmek ve takımın gerçek starı olarak kendisinin hakkını teslim etmemek olmaz. Mainz'ın çıkışını 2 sezon önce Hoffenheim'ın gösterdiği performansa benzetmek de mümkün aslında. Kadro genişliği, zirve stresi...vs gibi faktörler düşünüldüğünde sezon boyunca aynı çizgiyi sürdürüp şampiyonluğa ulaşmaları pek inanılır gelmiyor.
Bu sezon Ballack transferiyle eksik parçayı tamamladığıan inandığım Bayer Leverkusen ve hala Bundesliga'nın en iyi hücum hattına sahip olduğunu düşündüğüm Wolfsburg'un şu ana kadar daha iyi performanslar sergileyeceklerini umuyordum ama yine bulundukları konum toparlanıp atak yapma ihtimallerini ortadan kaldırmıyor. Werder Bremen'in Mesut Özil'siz sudan çıkmış balığa dönüştüğünü ve yıllardır gol yeme problemine çare bulamadığını, Stutgart'ın artık kronikleşen istikrarsızlığıyla dibe vurup yine ortalara çıkma uğraşı vereceğini, Hamburg'un da giderek iyi hale geleceğini söylemek mümkün. Fakat Roma ve Lyon ile birlikte belki de Avrupa'da sezonun şu ana kadarki en büyük hayal kırıklığı Schalke 04.
15 Eylül 2010 Çarşamba
Bursaspor-Valencia: 0-4 - Kimliğini kaybeden takım
Bursaspor, tarihinin ilk Şampiyonlar Ligi mücadelesinden, kendi sahasında hezimet olarak nitelendirilebilecek bir skorla mağlup ayrıldı. Aslında, kimse (her ne kadar sezona müthiş bir başalangıç yapmış olsalar da) iki büyük yıldızını kaybetmiş, yenilenme sancılarındaki Valencia'nın bu kadar farklı kazanmasını beklemiyordu ama ortaya Başkan İbrahim Yazıcı'ya dahi "mağlubiyet olur ama bu kadarı fazla" dedirten tablo çıktı.
Maçın analizi için iki kilit nokta var birbiriyle bağlantılı. Sorulması gereken şu: Bursaspor geçen yıl nasıl şampiyon oldu? İlk olarak Savunma ile orta sahadaki Ergiç-Hüseyin ikilisinin bütünleşmesi, kazanılan topların hızlı hücumlar dönüştürerek Sercan, Ozan ve Volkan'ın hızı ve Batalla'nın akılcı sızmalarıyla kazanılan goller, savuınmadaki beklerin ve Ivankov'un hücuma katkısı sayılabilir.
İkinci olarak ise daha önce Sivasspor'un neden başaramadığıyla bağlantılı olarak özellikle 3 büyüklerle oynanan maçlarda kazanılan bir büyük takım kimliği. Açıklamak gerekirse, kendi oyun planına sadık kalarak rakibi kendi yarı sahasında kabul eden, ancak ceza sahasına gömülmeden, rakibi kaleye daha fazla yaklaştırmadan o bölgede boğan bir anlayış. Gereksiz korkularla geriye yaslanmadan aynı agresif ve ısıran, oyunbozan yapının devamı... Bütün bunların getirdiği güven, istek ve mesela Kadıköy'de ve İnönü'de son dakikalarda ayakta kalınarak 3-2 çevirilen maçlar.
Buradan Emery'nin maç sonrası yaptığı ve esasen maçın bütün şifrelerini çözen açıklamaya gelelim: "Bursaspor beklediğimizden farklı oynadı. Bize topla oynama şansı vermeleri maçı bize getirdi." Kısacası, Bursaspor'un ve Ertuğrul Sağlam'ın kendilerini bu arenaya getiren oyun anlayışına ihanet ettiklerini söyleyebiliriz. Belki de psikolojik faktörlerle çok geride kurulan bir defans hattının yanında bugün ayrıca iyi günlerinde de olmayan Ergiç-Hüseyin ikilisinin de fazlasıyla geride kalması orta sahanın tamamen Valencia'nın eline geçmesine sebep oldu. Fiziksel açıdan tam hazır olmadığı belli olan Insua böylece 60 metrelik bir alanı tek başına kullanmak zorunda kaldı. Oyuna istekli başlayan Volkan ve Ozan'ın da Mathieu ve Bruno önünde fiziksel olarak ezilmesi sonucu Bursaspor geriden top çıkaramayan, ilerde de rakibi rahatsız edemeyen bir takıma dönüştü. Bu yapı yine de belki 0-0'lık bir oyun için sürdürülebilirdi ancak Tino Costa'nın mükemmel golü Valencia'nın hakimiyetini pekiştirdi. Bursaspor, 25-35. dakikalar arası hariç hiç baskı kuramadı.
Bursaspor orta sahasındaki boşluk, Valencia'nın 4-2-3-1 sistemindeki teknik kapasitesi yüksek üçlünün çok rahat hareket etmesine ve yer değiştirerek Bursaspor savunmasını zorlamasını kolaylaştırdı. Yine aynı sebepten Mehmet Topal ve Tino Costa tüm topları karşılayıp, kendilerini rahatsız eden kimse de olmadığından başarılı bir şekilde hücuma katmayı başardılar. Zaten dikkat edilirse ilk golde Costa'nın çevresinde hiç kimse yoktu.
İknici yarıda da aynı yapı değişmediğinden Bursaspor'un baskı kurması beklenemezdi. Fazlasıyla hareketsiz kalan Nunez ve etkisiz Hüseyin'in yerine Sercan ve Turgay'ın girmesi bir an hareket getirir gibi oldu. Özellikle Sercan, gladyatörlerin önüne atılmış aç bir aslan misali hırslı ve istekliydi ve Valencia savunmasının da dengesini bozmayı başardı. Belki ilk 11'de oynasaydı Rakip savunmanın oyunu bu kadar ilerde kurmasını engelleyebilirdi.
Üçüncü gol tek kelimeyle trajikomik bir defans hatası. Aslında bu gol maçı da fiilen bitirdi. Bu arada 3. golde de iyice anlaşıldı ki, ne kadar tecrübeli ve olumlu katkılar sağlayan bir isim de olsa, kaleci Ivankov bu düzey için fazlasıyla ağır. Bence ilk gol her ne kadar çok beklenmedik ve mükemmel bir vuruştan gelmiş olsa da daha çevik bir kaleci ilk üç goldeki topları da daha erken reaksiyon göstererek çıkarabilirdi.
Son olarak, bir parantez Mehmet Topal'a açalım. Kafası rahat olduğunda, hücuma da katkı sağlayabilen, o klişeleşmiş çift yönlü orta saha oyuncuları gibi oynayabileceğini gösterdi dün akşam. Hem oyun bozan hem de oyun kuran bir isim oldu. Neyse ki Hiddink'in gözü önünde cereyan etti bütün bu performans.
Grupta Rangers'ın Old Trafford'dan puanla dönemsinin ardından Ibrox'taki maç şimdi çok kritik bir hale geldi. Bursaspor oradan puanla dönemezse 3.lük hesaplarının dahi çok zora gireceğini düşünüyorum. Aslında imkansız bir şeyden bahsetmiyoruz. Kaliteli bir kadroya sahip bir takımın kendi kimliğini bulması yeterli olacaktır.
14 Eylül 2010 Salı
Gökhan ve Raşit...
Söyleyebileceğim bir kelime yok, Kanat Atkaya'nın yazısını aşağıya ekliyorum. Huzur içinde yatsınlar..
Gökhan ve Raşit, Galatasaray nice bayramlar yaşasın diye, bir bayram günü öldüler.
*****
Seyrantepe'ye isimlerini verin
Gökhan Yavuz 30 yaşındaydı, Raşit Ek ise 20. Bayram günü öldüler. G.Saray’ın stadı için öldüler. G.Saray’ın boynunun borcudur bu iki işçi kardeşin adlarını yaşatmak.
GÖKHAN Yavuz 30 yaşındaydı. Raşit Ek 20 yaşındaydı.Bir bayram günü, akşam üzeri, Galatasaray’ın Seyrantepe’deki yeni stadı için kanalizasyon kazısı yaparken öldüler. Bayram günü öldüler. Galatasaray’ın stadı için öldüler.
Gökhan ve Raşit, Galatasaray nice bayramlar yaşasın diye, bir bayram günü öldüler. Galatasaray’ın boynunun borcudur bu iki işçi kardeşin adlarını yaşatmak.
Haber ulaştığında içim daraldı, ruhum karardı.
Zayiat olmasınlar
Twitter’a not düştüm “Adları keşke yeni stadın iki kapısına verilse. Gücümüz yeter mi, deneyelim mi?”Galatasaraylısı, Fenerbahçelisi, Beşiktaşlısı, Karşıyakalısı... Takım tutanı tutmayanı “Deneyelim, yanındayız” dedi... Deniz Ülke Arıboğan, Ali Atıf Bir, Bülent Timurlenk, Bener Onar gibi eli medyada kalem tutanı, spor seveni ve sevmeyeni “Yürü” dediler. Gökhan Yavuz ve Raşit Ek bir bayram günü, kanalizasyon kazısı yaparken Galatasaray’ın yeni stadı için öldüler. Büyük inşaatlar için normal kabul edilen zayiat olarak, bir küçük haber haber olarak düşmesinler tarih toprağına.
İsimleri iki kapıya verilsin.
Mutlulukla analım
Mutlulukta, kederde analım iki kardeşimizi. Zor mudur?
Yetki mi gerekir?
İkna mı gerekir?
Kampanya mı gerekir?
Öldü arkadaşlar bir kanalizasyon kazısında; vicdan gerekir. Haydi Galatasaray, yaşat adlarını, üzme bizi...
Raşit 20 yaşındaydı, Gökhan 30...
Bir bayram günü öldüler.
Daha lafa gerek var mı? / KANAT ATKAYA
9 Eylül 2010 Perşembe
Bayram yazısı yerine
Kolay bir şey değil... Dünya Şampiyonası'nda eleme turlarında üst üste 2 maçı 95 sayı atarak sırasıyla 18 ve 22 farkla kazanmak. Üstelik her attığı girdi gibi bir tesadüf sonucu da değil, basketbolnu gerektirdiği ne varsa, savunmada hücumda, bireysel ve kollektif olarak her birini yerine getirerek, ama en önemlisi heyecanla ve coşkuyla, keyif alarak ve keyif vererek...
12 Dev Adam, unutulmayacak bir performansla şimdiden tarihe geçti. En son böyle bir heyecan dalgası hissedildiğinde yine evimizde büyük bir şampiyona düzenliyorduk, 2001'de. Hatta hatırlarsınız, 12 Dev Adam şarksı ve sloganı o döenm çıkan bir reklam kampanyasının ürünüydü. O günden bu güne biraz istikrarsız bir seyir izledi basketbolumuz ama her zaman "hedef 2010" diyen Tanjeviç'e güvenmekle hata yapmadığımız ortaya çıktı. Büyüksün hocam...
2001 finalinde oradaydım demenin süksesi şimdiye kadar sürdü. Cumartesi akşamı Sinan Erdem'de olanlar bambaşka bir heyecan yaşayacak.. Umarım bayramın son gününde, 2001 finalinin rövanşı Sırbistan'dan alınacak ve şimdiden herkesin dilindeki ABD-Türkiye finali gerçekleşecek. Şimdi İstanbul'da olmak vardı.
Share |
Euro 2012
"Sessiz sedasız" deyişiyle bir şey tanımlamak istesem, Euro 2012 elemelerinin başlangıcı bunun için çok uygun olurdu herhalde. Böyle hissedenler azınlıkta mı emin değilim ama belki Dünya Kupası'nın etkisini sürdürmesi, belki büyük liglerde sadece 1-2 hafta oynandığından yeni sezon başlangıcı hissinin tam olarak oturmamış olması veya halihazırda muhteşem bir biçimde devam eden Dünya Basketbol Şampiyonası'nın rol çalması yüzünden ilk maçlar göz ucuyla ve büyük bir merak olmadan takip edildi.
Öyle ki, geçen Cuma günü maç olduğunun farkına o sabah vardım. Gerçi Cumartesi-Çarşamba sisteminin neden Cuma-Salı olarak değiştirildiğini bilmiyorum. (herhalde oyuncular kulüplere erken dönebilsinler diye) Neyse, bu kısmı hızlı geçip gruplar üzerine hızlı bir bakış atalım. Bizim bulunduğumuz A Grubu'nu atlıyorum.
B Grubu
Kağıt üzerinde elemelerin en zayıf grubu gibi görünüyor. Rusya, artık o kadar güçlü olmadığının sinyallerini zaten veriyordu; kendi sahasında Slovakya'ya yenilmesi durumu kesin biçimde ortaya koydu. İrlanda da zayıf rakipleri önünde kazaya uğramadı. Grupta mücadele bu üçü arasında geçecek. Zayıf grup dedim ama aslında en büyük heyecanlar da genelde devlerin olmadığı bu tür gruplarda yaşanır. Benim en şanslı gördüğüm Slovakya, deplasmanda aldığı Rusya galibiyetiyle bu yönde büyük avantaj elde etti.
C Grubu
Grubun favorisi İtalya, Dünya Kupası travması sonrası bulabileceği en güzel fikstürü iyi değerlendirdi. Grubun İtalya ile birlikte ne büyük favorisi olan Sırbistan ise Slovenya'yı evinde yenmeyi başaramayınca bir açıdan rakibini psikolojik olarak tamamen safdışı etme şansını da tepmiş oldu. Kuzey İrlanda, deplasmanda Slovenya'yı yendi fakat onların gruplarda bu tür sürpriz puanlar almasına ve şanslarını uzun süre korumalarına rağmen son maçlarda çözülmeleri alışık olduğumuz bir durum. Muhtemelen aynısı olacaktır. Bence grupta İtalya ve Sırbistan beklediklerinden de rahat bir seyir izleyerek ilk 2'ye rahatlıkla kurulacaklar. Bu anlamda 12 Ekim'de Genoa'daki maç izlenmeye değer.
D Grubu
Mevcut puan tablosunda Arnavutluk ve Belarus'un liderliği paylaşıyor olması bir ilüzyon. Romanya futbolunun krizde olduğunu düşiünürsek bu grubu götürecek olanlar Bosna Hersek ve Fransa. Yakın zamanda bu durum açıklığa kavuşacaktır ama sürprizlerin şimdiden sıkça yaşandığı bir grup olduğundan, yakından takip etmesi zevkli olacak. Klişe spor basını tabirleriyle konuşmak zorundayım ama "Fransa, Bosna Hersek'i 2-0 yenerek komadan çıktı ve 3 puandan fazlasını aldı." Blanc'ın kadro seçimi ve tavırlarıyla doğru yolda olduğunu düşünüyorum. Bence Belarus maçını kaybdeilmesinin birinci sebebi seyirci baskısı ve kendini ispatlama stresiydi. Bosna maçının büyük bölümünü izledim ve Fransa'nın yavaş yavaş kalitesini göstermeye başladığını söyleyebilirim. Bosna-Hersek ise seyir zevki veren ve olumlu bir futbol anlayışına sahip ancak fazlasıyla dirençsiz. Bu durum kadro yapısında yine kilşe bir tabirle "generallerin çokluğu ve askerlerin azlığı"ndan kaynaklanıyor.Arnavutluk deplasmanında 8 Ekim'de oynayacakları maç çok kritik.
E Grubu
Bu grupta tahmin edildiği üzere Hollanda ve İsveç çok rahat görünüyorlar. Aynı transfer öyküsünün kahramanları Huntelaar'ın bu sezona çok iştahlı başlamış olması ve Ibrahimoviç'in milli takımla "barışması" dikkat çeken noktalar.
F Grubu
İsrail, bugüne kadar zaman zaman çok başarılı grup performansları sergilese de bir türlü üst aşamaya geçmeyi başaramaıştı. Sanıyorum bu grup onlar için büyük bir fırsat. Ciddi bir kriz yşaayan Yunanistan ve Euro 2008'de ortaya koyduğu potansiyelle göz kamaştırırken, şaşırtıcı biçimde gerileyen Hırvatistan'la ciddi bir mücadele içinde olacaklar. Hırvatistan her ne kadar, kendi evinde Yunanistan'ı yenmeyi başaramamış olsa da bana göre halen grubun favorisi konumunda. Gürcistan'ın ise, ilk iki şansı çok zor görünse de ilginç zamanlarda alacağı puanlarla grupta belirleyici bir rol oynayacağı kanaatindeyim.
G Grubu
Şu an itibariyle izlenmeye değer grupların başında geliyor. İngiltere, Güney Afrika parantezini kapatmış, elemelerdeki göz kamaştırıcı performansına kaldığı yerden devam ediyor. İsviçre'yi de deplasmanda yendiklerine göre, grubu 10'da 10'la dahi tamamlayabilirler. Gruptaki esas heyecan unsuru Karadağ, önce Galler'i sonra da deplasmanda Bulgaristan'ı devirmeyi başardılar. Eğer 8 Ekim'de kewndi evlerinde İsviçre'yi de yenebilirlerse (olmayacak iş değil), geçen elemelerde Bosna Hersek'in yaptığı sürprizin aynısını gerçekleştirebilirler. Bu grupta heyecan verici, güzel maçlar vaat eden takımlar var. Grupta 5 takım olduğundan herkesin yenip stresini atabileceği bir rakip de yok. Tabii Bulgaristan'ın durumu bir hayli feci, ciddi anlamda çökmüş vaziyetteler. Aslında bu Balkan ülkelerinin hali ayrı bir yazı konus olmayı hak ediyor.
H Grubu
Bu grup da 5 takımlı grupların getirdiği heyecana bir örnek. İlk bakışta Portekiz ve Danimarak'nın süpürmesi beklenen grupta Portekiz, 2 maçta 1 puan yaparak ciddi hayal kırıklığı yaşadı. Gerçi Dünya Kupası elemelerinde de bir hayli zorlandıkları göz önünde bulundurulursa, toparlanmalarını bekleyebiliriz.
8 Ekim'deki maçlar grubun geleceği konusunda belirleyici olacak. Kıbrıs Rum Kesimi, kendi sahasında Norveç'i yenmeyi başarırsa ilk 2 için ciddi bir aday olduğunu ispatlayacak, aksi halde Norve çok ciddi bir avantaj elde edecek. Diğer taraftan Portekiz, kazanmak zorunda olduğu maçta Danimarka'yı ağırlayacak. Şu anki tabloda Danimarka'nın gurptan çıkma şansı yüksek ancak onların da henüz ciddi bir teste tabi tutulmasıklarını (sadece İzlanda'yı 90+1'de attıkları golle 1-0 yenebildiler) unutmamak lazım.
I Grubu
Son olarak, Dünya Şampiyonu'nun grubuna bakalım. İspanya, burada da 8'de 8 yaparak firesiz finallere kalmaya çok yakın zira rakipleri çok kötü durumda. Çek Cumhuriyeti kendi evinde Litvanya'ya kaybedince, ikinciliğin diğer adayı İskoçya ne yaptı diye baktığımızda Liechtenstein'ı 90+7'de yenebilen bir takım görüyoruz. Eminim, İspanya dahi daha güçlü bir grup isterdi, daha iyi hazırlanmak için... 8 Ekim'de Çek Cumhuriyeti-İskoçya maçı çok kritik bir hal aldı. İskoçya deplasmanda galip gelirse büyük bir adım atmış olur.
Milli takım, Hiddink'in takımı....
Polonya ve Ukrayna'da düzenlenecek Euro 2012 elemeleri geçen hafta başladı ve gruplarda ikişer maç geride kaldı. Türkiye açısından bakarsak, iki maç 6 gol, 6 puan var. 2010 Dünya Kupası elemelerinde 10 maçta 13 gol atabildiğimiz düşünülürse gayet iyi. Ayrıca geçen sefer deplasmanda Estonya'yı deplasmanda yenemediğimiz maçta kaybedilen puanları çok aradığımızı unutmamak gerek. Tabii yine 2 maçtır yenemediğimiz ve grupta 2.lik için çekişmemiz öngörülen Belçika'yla şimdiden 6 puan fark açılmış durumda olması da memnuniyet verici.
Tabloya daha geniş bir perspektiften baktığımzda ise toz pembe bir analiz yapmak zor. Hiddink, adı etrafında şimdilik sarsılmaz gibi görünen bir güven halesiyle gelmiş olsa da kadro seçimiyle ilk ciddi ve haklı eleştirileri aldı. Kazanamasaydık bu eleştirilerin nereye kadar gidebileceğini daha önce yaşadığımız örneklerden hareketle kolayca tahmin edebiliyoruz.
İlk geldiği gün de yazmıştım. Hiddink elindeki malzemeyi değerlendirme konusunda belki de dünyanın en iyilerinden birisi. Bu açıdan son derece pragmatik bir yaklaşımla, ortaya konan hedeflere nasıl ulaşılacağını bilen birisi. Tabii ki bunlar Hidink takımlarıın hücumu ve topa sahip olmayı seven genel bir karakter ortaya koyduğu gerçğini değiştirmiyor. Anlatmak istediğim, Hiddink'in mesaisinin bütününü bir ülkenin futbolunu kalkındırmaya vakfeden birisinden çok o ülkenin en iyi oyuncularını, onların karakterine uygun bir oyun anlayışı etrafında toplayıp, optimum verimi alan bir teknik direktör tipi olması. Bu açıdan mesela Piontek'in antitezi. 1990'ların başında gerek mali koşullar gerek organizasyon açısından öyle bir seçenek mantıklıydı, bugün geldiğimiz seviyedeyse böyle bir seçimin uygun olduğunu düşünüyorum.
Kazakistan ve Belçika maçları öncesindeki kadro seçiminde bu pragmatizm, biraz abartılı biçimde ortaya kondu. Kendi takımlarında forma giymeyen oyuncular (Kazım Kazım, Tuncay), sakatlık durumu belirsiz oyuncular (Sabri, Gökhan Gönül) ve formu yerlerde sürünenler (Hakan Balta, Nihat, Selçuk Şahin) çağrılırken Volkan Şen, Mevlüt, Necip gibi isimlerin es geçilmesi tepki topladı.
İlk iki maça baktığımızda Hiddink'in, Uğur Meleke'nin analiz ettiği gibi riske girmekten kaçındığını ve kadro seçimini bu şekilde okumak gerektiğini kabul etmek mümkün. Bu kadro Euro 2008'de oturmuş, başarısı tescilli bir kadro ve en önemlisi birlikte oynama alışkanlığı var. Dünkü maçın ikinci yarısındaki oyun da bunun göstergesi.
Fakat diğer yandan, Hakan Balta sakatlanmasaydı İsmail'in forma şansı bulamayacağı gerçeği başka bir sonuca götürüyor beni. Denenmiş ve başarmış formüller, özellikle futbol gibi oyuncuların fiziksel ve psikolojik hallerine göre hızla değişen bir alanda en iyi seçenek olmayı ilelebet sürdüremez. Pragmatizm, biraz da formunun zirvesindeki oyunculardan, optimum zamanlarında faydalanmayı gerektirir.
Fakat, Hiddink'in zaman içinde kadro seçimi konusunda futbol kamuyonun beklentilerini karşılayacağını umuyorum. Tabii ki, bunu nabza göre şerbet verme anlamında değil, akılcı seçimler yapma anlamında söylüyorum. Örneğin, halihazırda Necip'in Aurelio'dan, İsmail'in Hakan Balta'dan daha iyi bir durumda olduğunu Hiddink'in bilmemesine, görememesine imkan yok. Ancak birlikte oynama alışkanlığı olan oyuncularla kendine ait oyun düzenini oturttuktan sonra, formayı, radikal bir biçimde olmasa da, yavaş yavaş hak edenlere teslim edeceğini tahmin etmek mümkün.
Peki bu oyun düzeni nasıl bir düzen. Bizim alıştığımız kaos futbolundan uzak, pasa, topa hükmetmeye ve tempo kontrolüne dayalı bir anlayış. Aslında mevcut oyuncu yapımızın rahatlıkla üstesinden gelebileceği, ve zaman ilerledikçe hücum iştahının artarak tam bir tahakküm oyunu izletmenin mümkün olabileceği bir düşünce. Somut bir örnek gerekirse bu anlayışın master tezinin Euro 2008'deki Çek Cumhuriyeti maçının 2. yazısında yazıldığını söyleyebiliriz. Şimdi yapılması planlanan, iş işten geçiyor motivasyonuyla oynanan 45 dakikanın daha sakin bir biçimde 90 dakikaya yayılması. Yine Euro 2008'den örnek verirsek, Rusya'nın oynadığına benzer bir oyun ve takımın tartışmasız yıldızı Arshavin'in rolünü üstlenecek Arda Turan...
Bu noktaya gelmeden önce giderilmesi gereken eksikliklere kısaca değinip kapatacağım. Birincisi savunma bu kadar geride kurulmamalı. Duran toplar kabusu devam diyor, o konudan bahsetmek istemiyorum ama savunmanın geride kalması takımın uzun mesafede oynamak zorunda kalması sonucunu doğurduğundan halledilmesi gereken bir sorun. Belki de stoperlerimiz ağır ve Belçikla forvetleri hızlı olduğundan bu tercih edildi ama uzun vadede arzu edilen oyunun başarıy ulaşması için bunun değişmesi gerek.
İkincisi santrfor meselesi. Dün maçtan sonra Mehmet Demirkol söyledi, "hala Hakan Şükür varmış gibi oynuyoruz" diye, haklıydı bir ölçüde. Dün Tuncay çok iyi niyetle mücadele etmeye ve 4-6-0 gibi tanımlanabilecek bir sistemin gereğini yapmaya çalıştı. Ancak bizim oyuncularımız bir türlü sırtını rakip stopere dayayıp, takımı hücuma yerleştiren tipte bir santrfor olmadan oynamaya alışamadı. Bu yüzden vasat üstü bir santrfor olan Semih, temel bazı özellikleri sayesinde milli takımda çok faydalı oldu. Hiddink'in oyun anlayışında Semih'in ilk tercih olacağını düşünmüyorum. Bu yapıya çok uygun olan, gezmeyi seveni oyun zekası yüksek iki oyuncumuz var Sercan ve Mevlüt... Onlar bu takıma oturduğu vakit oyun kalitemiz de bir üst seviyeye çıkacak şüphesiz.
Çok iyi hücuma çıkan iki bekimiz (Gökhan Gönül, İsmail), uyumlu ve teknik kapasitesi yüksek orta saha oyuncularımız (Hamit, Emre), milli takımda kendisi gibi oynadıüğında ve kafası rahat olduğunda müthiş katkı sağlayan süper yıldızımız (Arda) halihazırda elimizde mevcut önemi artılar.
8 Ekim'de Almanya'ya yenilmemeyi başarırsak, 2. liği garanti altına alma yolunda önemli mesafe kat etmiş olacağız. O tarihten sonra, Hiddink'in takımının gerçek anlamda inşasına tanıklık edebiliriz.
3 Eylül 2010 Cuma
twitter'dayım
Nedense bugüne kadar soğuk yaklaşıyordum twitter hadisesine ama ben de an itibariyle yerimi almış bulunuyorum.
Nedense bloga kısa yazmayı sevemedim. Arada bir aklıma gelen ve söyleyiverip geçeceğim fikirleri uzun yazıya dönüştürmeye üşendiğimden, birçok konuyu atlamak rahatsız ediyordu beni. twitter beni rahatlatacak bu açıdan:)
Ezcümle, beklerim efendim...
Transfer piyasasında akşam pazarı
Bosman Kuralları kesin olarak yürürlüğe girdiğinden beri, yani yaklaşık 10 yılı aşkın bir süredir Avrupa transfer piyasasını hareketlendiren birkaç temel unsur var. Aslında bu unsurlar, bu blogun FM oynayan okuyucuları için hiç yabancı değil fakat 2010 yaz transfer sezonunu analiz etmeden bunlara değinmek istiyorum.
Bunlardan birincisi, takımların kontratında son senesine giren ve daha büyük takımların teveccühüne mazhar olan oyuncularını uygun fiyata satam yoluna gitmeleri. Bu transfer sezonunda bunu en tipik örneği Mesut Özil'in Real Madrid'e 15 milyon Euro'ya gitmesi oldu.Mesut'un Werder Bremen'le kontratı 3-4 yıl daha devam ediyor olsaydı.en az 25 milyon Euro edeceğine şüphe yok (halihazırda transfermarkt.de verilerine göre değeri 27 milyon Euro)
İkincisi, futbol endüstrisinin büyümesiyle köklü ve zengin kulüpler adeta bir elit grup oluşturdu ve "diğerleriyle" aralarındaki maddi güç farkı giderek belirginleşti. Bu durum, Avrupa'nın en iyi ligleri olarak kabul edilen İspanya ve İngiltere'de makasın açılmasına ve sürpriz unsurunun azalmasını da beraberinde getirdi. Bugün, La Liga'da Barcelona ve Real Madrid dışındaki takımların kurabildikleri en büyük hayal 3. olmak. İngiltere'de ise Şampiyonlar Ligi vizesi alan ilk 4'e girmek bile, şuursuzca para harcayan Man City gibi kulüpler haricinde, büyük başarı olarak kabul ediliyor. Bosman Kuralları'yla zengin olmayan kulüplerin en büyük gelir kaynaklarından olan oyuncu satma imkanlarının azalmasının da bu durumda rolü büyük. Gerçi bu duruma örnekler her yıl yaşanıyor hatta kalburüstü takımlar dahi, zengin kulüplerden gelen teklifler karşısında oyuncularını ellerinde tutamıyor. (Martin O'Neill'ı istifaya kadar götüren James Milner'ın Aston Villa-Man City arasındaki transferini hatırlayalım)
Üçüncüsü ise "kiralama"nın yaygınlaşması. Bunun temel sebebi, "bonservis" kavramının ağırlığını kaybetmesiyle, kulüplerin oyunculara çok büyük meblağlar önerme imkanı bulmaları oldu. Serbest kalan veya kaliteli ama bonservisi ucuz oyuncuları cazip tekliflerle getirip kadrolarını şişiren takımlar, bu ücretleri ödemekte zorlanınca veya büyük umutlarla geldiği halde kadroya giremekten rahatsız olan oyuncular genellikle kiralık ya da kendilerine ödenen bonservis bedelinden ucuza gönderiliyorlar. Oyuncuların yıllık ücretleri genelde yüksek olduğundan, oyuncuların ücretlerinin karşılanması yeterli oluyor ve kulüplere herhangi bir kiralama ücreti ödenmesine gerek kalmıyor. Türkiye için bu çerçevedeki kiralık transferler Jo, Giovani Dos Santos örneklerinden sonra bu sene de Yobo ve Insua ile devam etti. Avrupa'da kiralık transferlerin en çarpıcısı ise Ibrahimovic'in Milan'a gitmesiydi.
Bu kadro şişkinliğinin bir başka sonucu da, başlığa "akşam pazarı" olarak taşıdığım son dakika transferleri. Mesut Özil Real'e, Ibrahimovic Milan'a gittiğinde Van der Vaart ve Huntelaar'ın ayrılmamaları mümkün görünmüyordu. Nitekim Van der Vaart gerçek anlamda bir son dakika transferiyle, (kağıtlar yetişmiyordu neredeyse) Tabata'dan ucuza 8 milyon Euro'ya Tottenham'a, Huntelaar ise Schalke'ye gitti. Schalke'nin bir başka son dakika transferi ise A.Madrid'den Jurado oldu. Jurado için gelen cazip son dakika teklifini reddedemeyen Atletico, boşluğu doldurmak için son dakikada Arda Turan için 11 milyon Euro'luk teklif yaptı. Wolfsburg Diego'yu alınca Misimovic boşa çıktı. Schalke, Jurado'yu alınca Misimovic'e Galatasaray yolu açılmış oldu. Kısacası akşam pazarında ilginç beşgenler-altıgenler oluşuyor. İlişkiler yumağı bir gençlik dizisi gibi çözmesi zor hale geliyor. Tabii son dakika transferleri içinde en göz alıcısının btün yaz hakkında konuşulan Robinho olduğunu düşündüğümü de söylemek isterim.
Son günlerde blog için tembellik ettim, neyse ki bu hafta milli maç arası geldi. Büyük ligleri ve transferleri genel olarak peyderpey analiz etmeye çalışacağım önümüzdeki hafta içinde.
Son olarak Man City ve akşam pazarı olmasa geçtiğimiz yıla nazaran sönük geçtiğini söyleyebileceğimiz bu yazın bonservis bedeli açısından en pahalı 5 transferini hatırlatayım:
David Villa Valencia-Barcelona 40 Milyon Euro
Yaya Toure Barcelona-Man City 30 Milyon Euro
Mario Balotelli Inter-Man City 29,5 Milyon Euro
David Silva Valencia-Man City 28,75 Milyon Euro
Angel Di Maria Benfica-Real Madrid 25 Milyon Euro
20 Ağustos 2010 Cuma
Liverpool-Trabzonspor:1-0 Kişilikli futbol (Fırtınanın dönüşü)
Kuralar çekildiğinde Trabzonluların ne düşündüğünü bilemem ama ne kadar zor bir rakip olursa olsun, tur şansının çok az olduğunu bilmeme rağmen Liverpool'la eşleşmek beni mutlu etti. Dün akşam izlediğim 90 dakikanın ardından da 1-0'lık mağlubiyete rağmen bu düşüncemde yanılmadığımı hissediyorum.
Bunu açıklamak için biraz geçmişe gitmek gerek... 1982 doğumlu olduğumdan Liverpool ve Inter zaferlerini hatırlayamıyorum ama Avni Aker'deki 1-0'lık Barcelona maçıyla başlayan 90'larda yaşanan Aston Villa ve Lyon zaferleri hafızamda taptaze. Trabzonspor o dönemde, Avrupa Fatihi sıfatını haiz Galatasaray'da bile daha başarılıydı ve "Karadeniz Fırtınası" esiyordu. O dönemde Avrupa kupaları istatistiklerinde galibiyet sayısı mağlubiyetten fazla olan tek Türk takımıydı, hatırlıyorum.
Sonra ne oldu bilemiyorum ama muhtemelen 1996 travması sonrası tablo tamamen tersine döndü. Takımın genel performansına paralel olarak vasat bir Polonya takımından 5 yiyen, Kıbrıs Rum Kesimi takımına elenen, Avrupa arenasında varlık gösteremeden Eylül'ü göremeden elenen bir takıma dönüştü.
Dün akşamdan sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Trabzonspor bu sene de belki Eylül'ü göremeyecek ama Karadeniz Fırtınası'nın Avrupa'ya dönüş yoluna çıkmıştır. Bunda en büyük pay takıma çağdaş bir oyun felsefesi ve daha da önemlisi "güven" kazandıran Şenol Güneş'e ait elbette.
Anfield'a renk getiren ve "Bize Her Yer Trabzon" sloganının hakkını veren taraftar topluluğunun da katkısıyla 90 dakika boyunca çok iyi bir mücadele ortaya koydu Trabzonspor. Vakit geçirmeden ,sertlikle yıldırmaya başvurmadan, kapanmadan, ileri top şişirmeden, fizik açısından ezilmeden, sakin, dirençli kısacası kişilikli bir oyun oynadı.
Açıkçası beni maçın başında en çok endişelendiren unsur yüksek tempoya Trabzonspor'un ne kadar ayak uydurabileceğiydi. Zira ligimizin düşük temposu nedeniyle, özellikle Premier Lig takımlarıya mücadeleler farklı dünyalardan gelmiş iki takımın oynadığı bir maça dönüşüyor. İkinci yarının ilk 10 dakikası hariç, yani Onur'un penaltıyı kurtardığı dakikaya kadar olan dönem dışında bu konuda hiçbir sıkıntı çekmedi Trabzonspor.
Maç sonunda %56-44 gibi bir deplasman takımı için hiç fena olmayan bir topa sahip olma yüzdesi kaydeden Trabzonspor'da özellikle orta sahadaki isabetli paslaşmalar, savunma ile orta saha bloklarının zamanında bütünleşmeyi bilmesi öne çıkan artılardı. Dağınık yapısı bu tür maçlarda zaman zaman rakip savunmaları şaşırtarak bir artıya dönüşen Umut'un bulduğu pozisyonun da gösterdiği üzere Şenol Hoca'nın planı işliyordu. Takım tertibinde fizik güzü hem ağır sahayı hem de Liverpool'un yapısı düşünülerek Yattara ve Alanzinho'nun yedek bırakılması da mantıklıydı. Belki tek eleştiri Jaja'nın (henüz hazır olmayabilir tabii, bilemiyoruz) hiç düşünülmemesi olabilir.
Liverpool ise, Benitez dönemine nazaran daha az ısıran daha düşük tempoda oynayan bir takım izlenimi verdi. Rövanşta Gerrard ve Kuyt'ın oynayacağını düşünürsek bu durumun biraz değişebileceği de söylenebilir.
Son paragraf Onur'a. Üzerine titrenesi, pamuklara sarınası bir yetenek. En önemlisi de bu yeteneklerinin farkında olmasının getirdiği kendine güven. Onu her izlediğimde Türk futbolu adına büyük keyif alıyorum.
Galatasaray-Karpaty Lyiv: 2-2 Uçurumun kıyısında
Bugünkü maçın ilk 45 dakikası, Galatasaray'ın sadece Avrupa kupalarında değil, belki bütün platformlarda tanıklık ettiğim en kişiliksiz performanslarından birine sahne oldu. Daha önce de sürpriz sonuçlar, Trömsö gibi hezimetler yaşanmıştı elbette ama sahaya çıkan oyuncular futbolu unutmuşlar veya zaten hiç bilmemişler gibi görünmeleri bir yanda, oynamaya çalışmadılar bile. "Total futbol" derken 3 pası arka arkaya yapamayan; tek bir blok halinde hareket edeceğimiz günleri beklerken Neill ile Mehmet Batdal arasındaki mesafenin 70 metreye çıkaran; ilk toplara basan, fizik gücü sağlam bir takıma karşı hiçbir direnç göstermeden orta sahayı teslim eden bir Galatasaray izlemek çok acıydı gerçekten.
İkinci yarıdan hiç umudum yoktu açıkçası. Sadece fotoğrafta kafa kafaya vermiş görünen iki adamın hırsı bir şeyleri değişitirebilirdi. İkinci yarı Karpaty takımının bu arenadaki tecrübesizliği ve 2-0'ı koruma düşüncesi onları aşırı temkinli bir oyun anlayışına itince Galatasaray hücum etmeye başladı. Fakat şuurlu bir baskıdan söz etmek mümkün değildi. Şişirme toplar, yanlış tercihler, plansızlıktan heba edilen duran toplar umut vermiyordu. Açıkçası, Liverpool-Trabzonspor maçını izlemek daha cazip geliyordu bu dakikalarda ama yine de Galatasaraylılık ağır bastığında döndüm ve Baros'un Kewell'ın asistini gole çevirmesini gördüm. Son dakikalarda da inanan ve isteyen tek isim olan Kewell'ın içeri dalması ve rakibin belini kırmasıyla yarattığı pozisyonla "golcümüz" Baros beraberliği kurtardı.
Yapılması gerekenleri birkaç yazıdır sıralamaya çalışıyorum kendi kanaatimce, bu yüzden tekrarlamaya gerek yok. Acilen orta sahaya transfere ihtiyaç var ama artık bu bir fetişe dönüşmüş durumda olduğundan Ayhan ve M. Sarp'ın da performansını etkiliyor. İyi bir isim transfer edilirse, saha içi katkısından önce bir rüzgar yaratacak ve en başta tribünlerin moralini yükseltip yönetimi biraz rahatlatacak. Fakat korkum gelecek ismin büyük beklentilerin altında kalması ve Elano'dan bekleyip göremediğimiz gibi her şeyi yapmasının istenmesi. Neyse, birisi gelsin de bunları sonra konuşmak mümkün.
Takımın üzerinde bir ölü toprağı var ve umutsuzluk giderek artmakta. Buradan yaşanacak bir geri dönüşün unutulmaz olması da mümkün, koca sezonun heba olması da...
19 Ağustos 2010 Perşembe
Quaresma
Kariyerinde hep Avrupa’nın üst düzey kulüplerinde oynamış, dünyanın en yetenekli oyuncularından birinin 30 yaşından önce Türkiye’ye gelmesi pek sık karşılaştığımız bir durum değil. Hagi, Roberto Carlos, Kewell, Guti gibi isimleri bu çerçevenin dışında tuttuğumuzda, benim hatırladığım kadarıyla bu tanıma uyan yalnızca Anelka örneği var.
Beşiktaş taraftarının gönlünde belki de 2007-2008 sezonu Şampiyonlar Ligi gruplarda oynanan Porto maçlarıyla yer edinen ve geçen sezon çoğu maçta “Yeter Yıldırım Demirören” sloganlarının yanında “bu adamı alın” tezahüratlarına konu olan Ricardo Quaresma, belki biraz paradoksal, belki de Başkanı n taraftarla barışma hediyesi olarak İnönü’nün çimlerine ayak bastı.
Daha gelmeden sevmişti Quaresma’yı Beşiktaşlılar. Bir Galatasaraylı olarak bu psikolojiyi çok anlamasam da bir dakika bile oynamadan benimsemişti. Quaresma’nın kalitesinden bahsetmiyorum elbette, belki bilinen kimseyi takmaz, arıza halleri, belki oynadığı büyük kulüplerde dikiş tutturamamış olmanın getirdiği hırsı, ikinci bir Pascal Nouma olabileceği hissini uyandırdı Beşiktaş taraftarında.
Daha Beşiktaş’ın oynadığı resmi maç sayısı sadece 6 olsa da, bu hislerin boşa çıkmayacağı anlaşılıyor. Benzerine az rastlanır bir doku uyuşması gerçekleşti kısacık sürede. HJK maçında izlediğim Quaresma sonsuz bir oynama ve oynatma iştahı içinde, tapılırcasına sevildiği bir yerde takımı sırtına almış götürüyor izlenimini verdi bana.
Dünya futbol piyasasında adını ilk duyurmaya başladığından beri vatandaşı Ronaldo’yla kıyaslanan bir adamın yeteneklerini tartışmak dahi abesle iştigal olur. Ancak bir türlü olamadı işte. Beklentileri karşılayamayınca daha kötü etkilendi, daha kötü etkilendikçe kendini kanıtlamak için zorlamaya başladı, zorladıkça işler daha da bozuldu ve bu fasit dairenin çıkış noktası İstanbul oldu.
Quaresma için beylik bir ifadeyle “disiplinsiz” dendi çoğu futbol adamı tarafından. Haksız da değillerdi. Bakın onu Inter’e aldıran Mourinho, onun hakkında ne demiş vaktiyle:
“He is a great talent, but the joy I have at seeing the way Ibra works for and with the team I do not yet have with Quaresma. He will have to learn, otherwise he won’t play, and I am sure he'll change and become more tactically disciplined. He likes kicking the ball with the outside of his foot, but if you ask me about him in a few months' time, we'll be talking about a different Quaresma.”
Kısacası bencilliğinden ve takım oyununa yatkın olmamasından bahsediyordu çalıştığı bütün teknik direktörler. Fakat benim gördüğüm kadarıyla, bu adamın ihtiyacı olan şey sevgiydi. Barcelona, Inter ve Chesea’de bekleneni veremeyip Porto da durdurulamaz birine dönüşmesini de bu açıklıyor. Şımarık diyenler oluyor onun için, haklılar. Ama bu kaprisler içeren bir şımarıklık değil, “en çok beni sevsinler” isteğiyle özdeşleştirilebilecek bir duygu. Takımın tek yıldızı, süperstarı olmak istiyor, taraftar en çok onu sevsin istiyor. Bu yüzden kendinden daha büyük isimlerle birlikte oynadığı takımlarda mutsuzdu. Mutsuzdu, çünkü bütün alkışlar ona değil, trivela ortasını topukla ağlara gönderen Ibrahimoviç’e gidiyordu.
Bencilliğini de buna bağlayabiliriz aslında. Yine sevgiyle bağlantılı bir bencillik. Takımı oynatmamak, pas vermemek söz konusu değil. Sonuçta en büyük alkışı aldığı sürece, “Quaresma’nın asistini gördünüz mü?” diye konuşulduğu sürece sorun yok. Ama Inter ve Chelsea’de hep daha ötesini yapmak zorundaydı, imkansızı denemek… Bu yüzden çok top eziyordu, olmayacak şeyleri deneyip deneyip, yapamayınca sinirlenip küsüyordu.
Şimdi Türkiye’de ve futbolla barışık. Dünkü muhteşem golünden sonra emektar malzemeci Süreyya’ya koşmasının nedenini anlayabilmek gerek. Hepimiz için iyi bir haber bu, en azından futbolda seyir zevkini fanatizmin önünde tutanlar için. Ona bu ortamı sağlayan Beşiktaş camiasını kutlamak lazım…
Yeni Yıldızlar: Youssef El Arabi
Her zaman için, sonuçların önceden kestirilmesinin en zor olduğu liglerden biri olmuştur Ligue 1. Bu durum, 2000’lere damgasını vuran Lyon’un hegemonyasının yıkılmasıyla daha da karmaşık ve heyecanlı hale geldi aslında. Geçen yılki sürprizlerin ardından 20010-11 sezonun ilk iki haftası da beklenmedik sonuçlara sahne oldu. Şüphesiz en büyük sürpriz, 2. Ligden gelen Caen’in, son şampiyon Marsilya’yı deplasmanda, şampiyonluğun diğer büyük adayı Lyon’u ise evinde mağlup etmesi oldu.
Bu galibiyetlerde birer gol atarak ön plan çıkan isim ise Fas asıllı Youssef El Arabi. Geçen yılı 11 gol atarak kapatan isim, bu yıla ikide iki yaparak başladı. Sadece Lyon maçının bir kısmını izleyebildiğim için detaylı bir teknik analize girmem zor ama kuvvetli ve güçlü bir oyuncu izlenimi veriyor.
Fas basını da 23 yaşındaki bu oyuncunun performansından ziyadesiyle heyecanlanmış durumda. Daha şimdiden kendisine Everton’un talip olduğuna ilişkin dedikodular dolaşıyordu ancak Caen elini çabuk tutup kontratını iki yıl uzattı. Kendisinin önünde Fransa Ligi’nde alıştığımız biçimde orta seviye takımlarda yıldızı parlayıp Lyon-Marsilya-Bordeaux eksenine göz kırpan bir kariyer olması kuvvetle muhtemel.
El Arabi, Gerets’le birlikte yeni bir döneme başlayacak Fas milli Takımı için de kaçırılmaması gereken bir yetenek. Muhtemelen 4 Eylül’deki Orta Afrika Cumhuriyeti maçına çağırılacak ve Aslan olacak.
El Arabi esasında, 23 yıl boyunca hep Fransa’da yaşamış biri olarak Fransa Milli Takımı’nda da oynayabilirdi. Ancak bugüne kadar kendisine herhangi bir davet yapılmamış. İlginçtir, kendisi Fransa milli formasını U-21 Futsal takımında giymiş. Tabii Fransız milli takım scoutlarının öngörüsünün kuvvetli olduğu düşünülürse, üzerine eğilmedikleri ve ihmal ettikleri El Arabi’nin geçici ve ilerde balona dönüşecek bir şöhret olma ihtimalini de yadsımamak gerek.
Her halükarda Faslıları şimdiden heyecanlandıran bu ismi yakından izlemekte fayda var. Bu arada Fas milli takımının hücum hattının çok kuvvetli olduğunu (Chamakh, El Hamdaoui, Youssef Hadji, Boussoufa) ama diğer bölgelerin yeterli kalitede olmadığını da hatırlatmak lazım.
15 Ağustos 2010 Pazar
Sivasspor-Galatasaray:2-1 - Neler oluyor?
Her yıl büyük bir sabırsızlıkla beklediğim Süper Lig'in başlangıcını bu yıl neredeyse unutacaktım. Ne ilk haftaki maç programını biliyordum bugüne kadar, ne de takımların son güncel kadrolarına bakmıştım. Fantezi Futbol'da takım bile kurmak gelmedi aklıma. Bütün bunların başlıca sebebi elbette Galatasaray'ın sezonun devamı için bir ışık ya da heyecan kırıntısı vermemesi. Nitekim, belki bir umut diye TV karşısına oturduğum Sivasspor maçında düşük beklentilerimi bile karşılayamayacak ve ilerisi için hayalkırıklıkları vaat eden bir performansla karşılaştım.
Aslında, belki de yeni sezon hevesiyle ilk 15 dakika sahaya konan istek ve temponun hazırlanış açısından güzel bir golle süslenmesi heyecan vericiydi Galatasaray taraftarları açısından. Fakat, ilerleyen dakikalarda Sivas'ın özellikle fizik üstünlüğünü göstermeye başlamasıyla, geçen sezonki Fenerbahçe maçından sonra -7 maç boyunca izlediğimiz amaçsız, dezorganize ve panik içinde dakikaların geçmesini bekleyen takım kimliğine tatsız bir geri dönüş yaptı Galatasaray. Kewell ve Arda dışındaki oyuncular ne sahaya yaratıcı bir şey koyabildiler, ne de kararlı bir biçimde Sivassporlu oyuncular kadar mücadele edebildiler.
OFK maçından sonra yazdığım yazıda belirttiğim takımın yapısına ilişkin düşüncelerim geçerliliğini koruyor. Bu yüzden gene yorumlar yerine bu maçtaki bazı enstantanelere değinip geçecğim. Birincisi, Sivas'ın ilk golünde savunmanın inanılmaz yerlşme hatası ve Aykut'un yine çıkabileceği bir topta kalede kalmayı tercih etmesi. Mehmet Demirkol'un ybugünkü yazısında aynı husustan bahsediliyor ve isabetli bir analiz var, zira gerçekten yenilen gol buram buram amatörlük kokuyor.
Galatasaray'ın yediği ikinci gole bakarsak 30 m. dripling yapan Ceyhun'un ne Ayhan ne de Cana durdurabiliyor; üstelik Cana sarı kart pahasına arkadan makas hareketi yapmaya çalışmasına rağmen. Tamam oyun kurmalarını, tempoyu ayarlamalarını geçtik; herhangi bir kontratak veya az adamla yakalanma durumu olsa o da kabulüm ama bir takımın iki defansif orta saha oyuncusu bu kadar kolay geçiliyorsa gerçekten orada durmalarının anlamı yok. Cana'nın fizik gücüne güveniyorduk ama şu ana kadar büyük hayal kırıklığı.
Son olarak bu sistem için en önemli unsurlardan biri olarak beklerin katkısını ele alalım. Hakan Balta'da inanılmaz bir düşüş var, hücuma katkısı sıfıra yakın, ayrıca kırk yılda bir gittiğinde de geri gelemiyor. Ali Turan hücuma katkısı ise sıfırın dahi altında. Bindirme yapmayı geçtim, ayağındaki topların büyük bir kısmını isabetsiz kullanıyor.
Bir de kontrol meselesi var tabii. Belki de oyunu kontrol edememenin doğrudan bir yansıması olarak sinirler kontrol edilemiyor. Golden önceki faul pozisyonuna final maçının 90. dakikasında hatalı bir penaltı düdüğüymüşcesine canhıraş bir itiraz ayaklanması çok çirkin ve anlamsız. Özellikle Rijkaard gibi birine o hareketleri hiç yakıştıramadığımı söylemeliyim. Bence herkes oturup nasıl sakin olunacağını ve 90 dakika oyunun jnasıl kontrol edilmesi gerektii üzerine düşünmeli.
Sivasspor'u ise geniş olmayan kadrosuna rağmen beklediğimden iyi buldum. Özellikle Mehmet Nas, orta sahada pas trafiğine akıl katarak çok büyük katkı sağlamış takıma. Geçen yılı bir geçiş dönemi gibi düşünürsek bu yıl gerçekten Mesut Bakkal'ın takımı var sahada. Artık Bülent Uygun zamanındaki Mehmet Yıldız'a şişir taktiği yok, yerine imkanları doğrultusunda hızlı top çevirmeyi düşünen ve hücumda çoğalan bir takım gelmiş. Eğer Ceyhun istikrarlı bir performans sergileyebilirse ligin üst yarısında kendilerine yer bulabilirler.
6 Ağustos 2010 Cuma
OFK-Galatasaray:1-5, sonuca aldanmadan geleceği düşünmek
Elbette daha bu aşamda kazaya uğramadığımız için sevinçliyim; Kewell'ın bu takım için bilhassa mental anlamda ne kadar önemli olduğunu kanıtlayan gerçek anlamdaki dönüşüne tanıklı ettiğim için de. Skordan da şikayetçi olmak için deli olmak lazım. Peki o zaman nedri bu içimdeki olmamışlık hissi?
Bu sezon son iki sezondan alıştığımız transfer bombaları patlamadı. Aslında 5 sene öncesine kadar ekşi sözlükte "Galatasaraylı olarak transfer beklemek" başlığı altına yazılanlara baktığımızda, 4 sene uğraşıp bir türlü getirtemediğimiz Pires'i ve "devreye girdiği" anda işin yatacağını anladığımız Haim Fresco'yu hatırladığımızda, Haldun Üstünel döneminin bir istisa teşkil ettiği ortada, ama yine de taraftar hem ünlü, hem de takıma yarayacak oyuncu transferi konusunda beklentileri yüksellti bir kere. Uzatmayalım, bu sene yerli rotasyonunu güçlendirmek adına yapılan yerli transferler isbaeti olsa da, henüz sadece Pino ve Cana'nın alınması, Elano'nun durumunun belirsizliği, başta orta sahadaki olmak üzere, kaledeki ve Baros'u yokluğunda forvetteki eksiklerin net biçimde görünmesi ve son olarak Haldun Üstünel'in istifasıyla ayyuka çıkan yönetime ilişkin problemler arasında sezonu çok mutlu ve umutlu açmadı Galatasaray.
Bu 5-1'lik galibiyet ve yakında gelmesi beklenen transferler bu havayı biraz daha güneşli hale getirebilir. Ama içimizi açan en önemli hadise Kewell'ın dönüşü. Taraftarın onu sevmesi ve kalması için bu kadar ısrar etmesi sebepsiz değil. Bugün rakibin kim olduğunu düşünmeden, sahada her şeyini ortaya koyan oyunuyla saha içi liderliğin ne olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Maça gelirsek, rakibin ne kadar zayıf veya kuvvetli olduğu üzerindeki tartışmalar bir kenara, 2-0'ı bulana kadar üstünlüğünü kolaylıkla rakibe kabul ettiren ve sahaya iyi yayılan bir Galatasaray izledik. Daha sonra ise nedense eski hastlık başgösterdi ve sahada Galatasaray diye bir takım kalmadı. Rakipten korkup geri çekilmekten ziyade, sanki maçtan çekilmiş bir havada, "2 gol bize yeter, hadi artık maç bitsin" dercesine isteksiz ve kopuk bir görüntü çizdi. İkinci yarıda da benzer bir görüntü maçı giderek sıkıcı bir hale sokmak üzereyken Kewell'ın fırsatçılığıyla aldığı penaltı ve kırmızı kart maçın düğümünü çözdü. Belki de Galatasaraylı oyuncular, bu dakikadan sonra ilk kez maçtan keyif alarak oynadılar.
Rijkaard takımın bir bütün halinde, uyumlu bir organizma gibi hareket etmesi için uğraşıyor bir yılı aşkın süredir. Bu yüzden takımı bloklar halinde analiz etmeye kalkmak biraz paradoksal bir durum teşkil ediyor. Yine de sezon öncesi eksikleri daha net görebilmek için bunu yapmak durumundayız.
Kaleci konusunda Mondragon'dan beri içimiz bir türlü rahat edemedi. Aykut, iki maçta yediği hatalı goller ve egzantirik kurtarışlarıyla kafa karıştırıyor ama her maç takımı yakabilme riski var. Şahsi kanaatim, Ufuk'a şans verilmesi ve Trabzon-Onur örneğinde olduğu gibi yetenekli bir kalecinin düzenli oynayarak ve doğru yönlendirilerek uzun yıllar takıma hizmetedebilecek bir konuma gelmesi. Bence kaleci transferine gerek yok, Ufuk'ta biraz ısrara ihtiyaç var.
Savunam takımın görece en sorunsuz, başka deyişle transfer istenmeyen bölgesi. Servet'in geçen sezon sonrasında yeniden Rijkaard'ın ideal 11'inde yer bulması sevindirici. Cana ve yanına alınması muhtemel başka bir ayağına hakim defansif orta saha oyuncusuyla, Servet'in topu oyuna sokma konusundaki handikapı kompanse edilebilir. Neill henüz Dünya Kupası sonrası tam formunu bulamamış gibi. Hakan Balta da ataklara destek verme konusunda yeterince etkili değil. Rijkaard'ın geçen sezon benim şahsen çok beğendiğim bir oyuncu olan ancak Galatasaray'daki kredisini çabuk yitiren Caner'i sürekli olarak tercih etmesinden hareketle, özellikle rakibin üzerine baskı kurulacak maçlarda Çağlar'ı bu bölgede izleyebiliriz. Zaten yeni transferler arasında takıma nasıl uyacağını en çok merak etiğim adamların başında geliyor Çağlar. Sabri ise şaşırtıcı biçimde giderek olgunlaşıyor ve takımın vazgeçilemez bir parçası olma konumunu sürdürüyor. Dün özellikle Pino girdikten sonra ataklara çok etkili biçimde katılıp asistini de yaptı.
Orta saha takımın en sorunlu bölgesi. Barış çok dağınık, altyapısını Almanya'da almış bir oyuncuya yakışmayan fundemental eksikleri bulunan bir oyuncu. Tek olumlu özelliği zaman zaman ateşleyici bir rol üstlenebilmesi. Ayhan'ın ise yavaş yavaş zekasının ayaklarına hükmedememeye başladığı, çevikliğinin azaldığı yaşlara gelmeye başladığı anlaşılıyor. Mustafa Sarp ise OFK'ya karşı sergilediği istisnai performans bir kenara bırakılırsa kapasitesi sınırlı ve ideal 11 oyuncusu olarak düşünülemez. Bu durumda yeni transfer Cana'nın yanına konabilecek 2 orta saha oyuncusu lazım. Bunlardan birisi Ledesma olacak gibi görünüyor ki kariyerine ve izklediğim birkaç maçtan aklımda kalanlara göre isabetli bir transfer olacak gibi görünüyor. Neticede, Grella veya Polak'tan çok daha iyi olduğunu düşünüyorum.
Diğer isim içinse "elinde Elano varken aramaya ne gerek var?" diye sorasım geliyor. Rosicky, isminin ilk kez gündeme geldiği 2000 yılından beri yakından takip ettiğim ve beni her daim heyecanlandıran birisi. Gelirse çok mutlu olurum ancak açıkçası son dönem geçirdiği sakatlıklar beni korkutuyor. Onun gelmesi, Elano'nun gidişi anlamına geliyor ve ben çoğunluğun akisne bu koşullarda Elano'yu tercih ediyorum.
Her şeyden önce Elano bir sistem oyuncusu. Saha içinde harikalar yaratacak, Quaresma gibi seri 3-4 çalım atacak bir oyuncu değil ancak doğru kullanıldığında takıma akı(l)cılık kazandıran, seri düşünen, doğru karar veren bir oyuncu.
Forvette ise kanatlarda Arda, dün biraz isteksiz görünse de halihazırda bütün sezon boyunca ne yapabileceğimiz sorusunun cevabının bulunduğu tek adam. Kafa olarak rahat olması sağlanabilirse, takımı tek başına çok ilerilere götürebilecek bir potansiyele sahip. Yenilerden Serdar, Beşiktaş'taki günlerinde fazla dağılmış olacak yeterince hızlı ve akıllarda yer eden bir başlangıç yapamadı. Yedekten girip çevireceği maçlar belki de onun Galatasaray'daki esas misyonu olacak. Pino ise kısa sürede tekniğini iyi kullanan bir oyuncu olduğunu gösterdi. Keita ile karşılaştırılmak onun bu sezonki belası olacak gibi ama şu kadarını söyleyelim, Keita kadar spektaküler olmasa da takım oyununa daha yatkın bir isim gibi görünüyor.
Santfror konusunda ve özellikle Mehmet Batdal hakkında daha detaylı bir şeyler yazmayı planlıyorum.
Neticede dünü kazasız atlattık bakalım. Hele bir play-off taki rakibimiz belli olsun...
Güzel bir yaz
Dünya Kupası'yla ilgili son yazımı grupların hemen sonrasında yazmışım. Şimdi finalin üzerinden neredeyse dört hafta geçti. Maçların çok az bir kısmını kaçırdığım için memnunum. Tereddütlerle başlamış olsak da kupanın beni tatmin ettiğini, damağımda ve dimağımda hoş bir tat bıraktığını söyleyebilirim, neticede hak edenin kazandığını da. Arada izleyip yazamadığım maçlara dönmek için çok geç tabii, nasıl olsa izlediklerimden aklıma işlediklerim diğer maçları yorumlarken saklandıkları yerden çıkıp ufuk açıcı bir etki yapacaklardır.
Ancak, burada değinmeden geçmemem gerekn çok önemli bir nokta var. 1988'de futbola dair hatırladığım ilk anının kahramanları, beni bu oyuna bağımlı yapanlar o tarihten bu yana elde ettikleri en büyük başarıyı kazanadılar. Üç kez final kaybetmek varmış, olsun. Beckett'ın dediği gibi ilerde daha iyi yenilirler belki. 1994'te ve 1998'de onları safdışı bırakan Brezilya'yı nasıl yeneceklerini öğrendikleri gibi kupayı almayı da öğrenirler. Son tahlilde, heyecan dolu bir Temmuz başı ve güzel bir yaz yaşattı bana Portakallar. Teşekkürün ötesinde ne diyebilirim ki?
Geri dönüş
Bir aydan uzun zaman olmuş blogu ihmal edeli. Aslında tam ihmal de sayılmaz. Temmuz başından 26'sına kadar süren tatilde imkan olmadı haliyle. Sonrasında da belki Dünya Kupası sonrasındaki futbol doygunluğundan bir şey yazmak istemedim. Bir yandan da uzun süre yazmayınca paslanma durumu da var, bunu söyleyenler haklıymış insan cümlelerine yabancılaşıyor başlarda.
Neyse geri döndüm artık, yeniden başlıyorum şezlonguma uzanıp maç seyretmeye...
Share |
Neyse geri döndüm artık, yeniden başlıyorum şezlonguma uzanıp maç seyretmeye...
Share |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















